Picture of Mümtaz Nizam
Mümtaz Nizam

Çoğunluk Psikolojisi

A+ A-

Popülizm, Çoğunluk Psikolojisi ve Temsili Demokrasinin Sınırları

Temsili demokrasilerde toplumun geniş kesimleri – özellikle mukallitler, kesin inançlılar ve avam – çoğu zaman karizmatik ve popülist liderlerin etkisine açık bir psikoloji sergiler. Bu durum, demokratik işleyiş üzerinde derin etkiler yaratmakta; çoğunluk iradesinin sağlıklı tecellisini engelleyebilen yapısal sorunlara işaret etmektedir. Nitekim çağdaş siyaset bilimciler, popülizmin yükselişini çoğunluk psikolojisi, seçmen davranışının zaafları ve temsili demokrasinin açmazları üzerinden açıklamaya çalışmaktadır. Bu bölümde, Türkiye, ABD ve Avrupa örneklerine de değinilerek, çoğunluğun psikolojisi, temsilin sınırları ve popülizmden otoriterliğe geçişkenlik konuları kuramsal çerçevede değerlendirilecektir.

Toplumların çoğunluğunu oluşturan kitle, farklı motivasyon ve bilinç düzeylerine sahip kesimlerden meydana gelir. Bu bağlamda literatürde dikkat çeken üç grup şöyle özetlenebilir: Mukallitler (Taklitçiler): Kendi fikir ve kimliklerini inşa etmek yerine, mevcut inanışları veya liderleri sorgusuz taklit eden bireylerdir. Bu kişiler otorite figürlerinin yönlendirmelerine kolayca uyum sağlar. Örneğin, düşünür Eric Hoffer “topluma uyanlar” dediği bu tip kişilerin genellikle yaratıcı yetenekleri olmadığını ve kendi yetersizliklerinin ezikliğinden kurtulmak için kişiliklerini kitle hareketleri içinde eritip ‘yıkıcı olmayı özgürlük sayan’ kimselere dönüştüğünü belirtir. Başka bir deyişle, kendi benliklerini güçlü bir grubun parçası olarak tanımlayıp, kendileri yerine başkalarını taklit etmeye yönelirler. Bu psikoloji, popülist bir liderin güçlü söylemleri arkasında sorgusuz hizalanmayı kolaylaştırır.

Kesin İnançlılar (İdeolojik Sadakatli Kitle): Bu grup, belirli bir inanç veya ideolojiye fanatik bir bağlılık gösteren, “gerçek dava adamları” olarak da nitelendirilebilecek kitleyi ifade eder. Kesin inançlılar, amaç uğruna kendini feda etmeye hazır, katı bir sadakat ve inançla hareket ederler. Hoffer, “Kesin İnançlılar” (The True Believer) eserinde bu tip insanların ortak özelliğinin kendini adamak, birleşmek ve kendinden feragat etmek olduğunu vurgular. Kitle hareketleri, bu kesin inançlı bireylerin coşkusuyla beslenir; çünkü böylesi fanatik kitleler lidere körü körüne inanç ve sadakat duyarak, onun telkin ettiği aşırı öğretileri, umutları veya nefret söylemini sorgusuz benimser. Nitekim Hoffer’a göre her kitle hareketi, taraftarlarında “ölümü göze alma” duygusunu tetikleyerek kesin inançlıların sayısını artırır; bu hareketler onlardan mutlak bir iman ve bağlılık talep eder. Bu profil, popülist liderlerin “çekirdek destekçi kitlesi” olarak görülebilir: Lider ne yaparsa yapsın savunan ve karşıt görüşleri tamamen reddeden bir kitle.

Avam (Sıradan Halk Kitleleri): Toplumun geneli veya “sessiz çoğunluk” diyebileceğimiz bu kesim, yoğun ideolojik bağlılıkları olmayan, gündelik kaygılarla hareket eden geniş kitleyi kapsar. Avam, eğitim ve bilgi düzeyine bağlı olarak siyasete sınırlı katılım gösterir; çoğu seçmen için politika, yalnızca periyodik oy verme eyleminden ibarettir. Rasyonel cehalet kavramıyla açıklanabileceği üzere, bireyler ayrıntılı politik bilgiyi takip etmek yerine basit sloganlara, ekonomik çıkarlarına veya kimlik temelli çağrılara daha açık hale gelir. Bu nedenle avam, doğru koşullar altında kitle psikolojisinin sürükleyiciliğine kapılabilir. Gustave Le Bon’un klasik “kitle ruhu” analizinde belirttiği gibi, kalabalıklar içinde bireyler eleştirel muhakeme yetisini yitirip duygularla hareket edebilir; sorumluluk duygusu dağılır ve telkine yatkınlık artar. Modern toplumlarda medya ve sosyal medya aracılığıyla yayılan basit, duygusal mesajlar avam kitle üzerinde güçlü etki yapabilmektedir.

Bu üç kesim elbette keskin çizgilerle ayrılmasa da, temsili demokrasilerde çoğunluğun davranış dinamiklerini anlamak için yararlı bir ayrım sunar. Mukallitler popülist lideri sorgusuz takip ederken, kesin inançlılar lidere adeta kült düzeyinde bağlılık gösterir; avam ise çoğunluk rüzgârına kapılarak zaman zaman eleştirel düşünceden uzaklaşabilir. Sonuç itibariyle, çoğunluğu oluşturan bu kitle psikolojisi unsurları, karizmatik ve popülist bir liderin etki alanına girmeye oldukça müsaittir. Özellikle ekonomik sıkıntı, toplumsal kriz veya belirsizlik dönemlerinde, bir kurtarıcı arayışı çoğunluk psikolojisini şekillendirir. Hoffer, insanların hayatlarını anlamsız bulduklarında radikal değişim ve aidiyet sunan hareketlere çekildiklerini, “hayal kırıklığına uğramış kişilerin bu dünyayı temelden değiştirmek istemeye meylettiğini” belirtir. İşte popülist liderler, tam da bu ruh halindeki kitlelere bir amaç, bir aidiyet ve kolay çözümler vaadiyle hitap ederler.

Popülist Liderlerin Cazibesi ve Seçmen Davranışı

Modern demokrasi tarihinde karizmatik popülist liderler, geniş halk kitlelerini kendilerine çekebilmiş; çoğunluğun duygularını harekete geçirerek iktidara yürümüştür. Popülist liderlerin cazibesi birkaç temel unsura dayanır:

Popülistler, siyaseti basit bir ikilik üzerine inşa eder: “Halk” vs. “elitler”. Kendilerini “moral açıdan saf ve homojen halk kitlesinin tek gerçek temsilcisi” olarak sunarken, rakiplerini ve mevcut kurumları “yozlaşmış, ahlaken aşağı elitler” diye damgalarlar. Jan-Werner Müller’in vurguladığı üzere popülist liderler yalnızca kendilerinin halkı temsil etmeye meşru olduğunu iddia eder ve bu yönüyle çoğulculuğu reddederler. Bu söylem, özellikle sistemden dışlandığını düşünen veya statüko karşısında öfke duyan kitlelerde güçlü bir yankı bulur. Örneğin, ABD’de Donald Trump kendisini “unutulmuş çoğunluğun sesi” olarak tanımlarken, muhaliflerini ve medyayı “halkın düşmanları” olarak hedef almıştır. Türkiye’de de Recep Tayyip Erdoğan yıllarca kendi kitlesini “millet iradesi”nin yegâne taşıyıcısı olarak tanımlayıp seküler ve aydın kesimleri elitist, hatta milletin değerlerine yabancı olarak resmetmiştir. Bu temsilde tekel iddiası, muhalefetin gayri meşru ilan edilmesine kadar varabilir ki Müller’e göre bu tavır popülizmin anti-demokratik özünün göstergesidir, zira demokraside meşru temsil iddiası birden fazla aktör tarafından paylaşılmalıdır.

Popülist hareketler genellikle belirgin bir lider figürü etrafında şekillenir. Bu lider, kitleyle duygusal bir bağ kurar ve şahsi karizması sayesinde bir kurtarıcı imajı yaratır. Liderin karizması, kitlede bir güven ve hayranlık duygusu oluşturur; rasyonel değerlendirmelerin önüne geçer. Popülist liderler çoğu kez mesihvari bir retorik kullanarak “halkı kurtarmak” misyonunu vurgular. Bu çerçevede lider kültü, demokrasinin kolektif akıl ve kurumsal denge ilkelerine meydan okuyabilir. Nitekim Müller, popülist partilerin lider merkezli ve hiyerarşik yapıda olduğunu, iç işleyişlerinde bile otoriter eğilimler sergilendiğini belirtir. Karizmatik lider çevresinde kenetlenen kitle, lidere koşulsuz itaat ve sadakat göstermeye meyleder ki bu da yukarıda sözü edilen “kesin inançlılar” kitlesini besler. Liderin çağrısı, kitlede bir görev aşkı yaratabilir: Hoffer, başarılı bir liderin en büyük maharetlerinden birinin taraftarlarına “muhteşem bir görev yaptıkları” duygusunu vererek, uğrunda ölmek ve öldürmek gerekse bile bunu yüce bir amaç uğruna yaptıklarına inandırmak olduğunu söyler. Hitler’in milyonlara üniforma giydirip onları “kanlı bir opera”ya sürükleyebilmesi, bu lider-kitle hipnozunun uç bir örneğidir.

Popülist liderler, seçmen davranışında rasyonel hesapları ikinci plana iten duygusal temalar kullanırlar. Toplumsal korkuları, öfkeyi, hayal kırıklığını ustaca politik enerjiye dönüştürürler. Örneğin bir ekonomik kriz yaşanıyorsa suçu “dış güçlere” veya “içimizdeki hain elitlere” atarak bir günah keçisi yaratırlar. Göçmen krizleri, terör tehditleri gibi konular da benzer şekilde kitleleri korku ve tepki etrafında birleştirmek için araçsallaştırılır. Popülist retorikte sıkça görülen, “ülke elden gidiyor” veya “varoluşsal bir tehdit altındayız” vurguları, halkın temel korkularına dokunarak safları sıklaştırmayı amaçlar. Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt, otoriter hevesli liderlerin özellikle savaş, terör gibi güvenlik tehditlerini antidemokratik tedbirleri meşrulaştırmak için kullandığını belirtir: “Sözde demokrasiyi savunma ihtiyacı, sıklıkla demokrasiyi baltalamanın bahanesi yapılır”. Bu tür olağanüstü hal söylemleriyle kitleler, özgürlüklerin kısıtlanmasını dahi kabul edecek hale getirilebilir.

Popülistler, karmaşık siyasal meseleleri basite indirger ve kolay, doğrudan çözümler vaat eder. “Halk iradesi”ne dayanan doğrudan demokrasi çağrılarını sıkça duyururlar; bürokrasi, meclis veya yargı gibi aracılara gerek olmadan halkın isteğinin derhal hayata geçirilebileceğini iddia ederler. Bu söylem, temsili demokrasinin yavaş ve müzakereci yapısından bıkkınlık duyan seçmenler için çekicidir. Örneğin, Avrupa’da referandumlarla veya plebisiter yöntemlerle halka doğrudan soracağını söyleyen liderler (Macaristan’da Viktor Orbán’ın bazı politikaları referanduma götürmesi, İtalya’da Beppe Grillo’nun internet üzerinden sürekli halk oylaması vaadi gibi) temsilî kurumlara karşı güvensizliği kendi lehlerine çevirirler. Bunun bir ayağı da “teknokratik elitlerin” halkın gerçek çıkarlarını görmezden geldiği iddiasıdır.

Popülist lider kendisini sıradan insanın sağduyusunun sesi olarak konumlandırır ve karmaşık politikaları “halk anlasın diye” basitleştirdiğini savunur. Bu da seçmen davranışında liderin güvenilir bir halk adamı olarak algılanmasını sağlar. Özellikle eğitim düzeyi veya siyasi bilgi seviyesi düşük seçmenler nezdinde, popülist söylemin anlaşılır ve doğrudan oluşu bir avantajdır.

Popülist stratejinin bir diğer yönü, toplumu keskin bir biz-onlar ayrımına zorlayarak kendi tabanını konsolide etmektir. Bu kutuplaşma, siyasi tartışmayı rasyonel politika zemininin dışına çıkarır ve kimlik sadakatine indirger. Seçmen davranışı da böyle bir ortamda takım tutar gibi bloklaşmaya dönüşür. Örneğin ABD’de Trump dönemi siyasetinde toplumsal fay hatları (liberal vs. muhafazakâr, kentli kozmopolit vs. taşra milliyetçisi vb.) belirgin şekilde keskinleşmiştir; seçmenler parti tercihini adeta kimliklerinin bir yansıması haline getirmiştir.

Ülkemizde de de uzun süredir seküler-muhafazakâr, Türk-Kürt gibi eksenlerde kimlik siyaseti yoğun olduğundan, popülist liderler bu ayrımları derinleştirerek kendi taraflarını tahkim etmektedir. Artık klasikleşmiş, “yerli ve milli” olanlar ve “ötekiler” ayrımı, her zaman kullanışlı bir araç olan kendi partisinden olmayanları ifade etmek için kullanılan “hain” söylemi vb.  kitlelerin rasyonel değerlendirme yapmasını zorlaştıran bir partizan kimlik atmosferi yaratır. Bu durumda seçmen davranışı, somut politika performansından ziyade “kimlik aidiyetleri”ne göre biçimlenir. Aşırı kutuplaşmış seçmen, liderin yanlışını da görmezden gelir, çünkü öbür tarafa koz vermek istemez; bu da popülist iktidarların hesap verebilirliğini azaltır.

Tüm bu unsurlar, popülist liderlerin çoğunluk psikolojisini etkileyip yönlendirmesini sağlar. Seçmen davranışının duygusal ve sosyal kimlik boyutları, popülist siyasetin “akıl çelen” etkisine açıktır. Rasyonel tercihler yerine duygusal tepkiler ağır bastığında, kitleler demokratik değerlere aykırı söylem ve eylemleri bile destekleyebilir hale gelir. Örneğin, korku ve güvensizlik ortamı yaratıldığında, insanlar güçlü bir lidere sığınma ihtiyacı hissedebilir; öfke ve tepki mobilizasyonu ise cezalandırıcı bir oy davranışına yol açar (mevcut düzeni yıkmak için herhangi bir alternatifin desteklenmesi gibi). Nitekim 2016’da ABD’de birçok seçmen “Washington bataklığını kurutacağını” iddia eden Trump’a, geleneksel siyasetçilere duydukları öfke nedeniyle yönelmiştir. Avrupa’da da işsizlik ve göç krizleri karşısında Fransa’dan İtalya’ya pek çok ülkede seçmenler ana akım partileri cezalandırıp radikal sağ/sol popülistleri tercih etmişlerdir. Bu açıdan, popülist dalga bir semptomdur: Seçmen davranışındaki tepkisellik ve rahatsızlık, temsili demokrasinin eksiklerinin sinyalini verir. Bir sonraki yazımızda temsili demokrasinin eksikliklerinin tehlikeleri üzerinde duracağız…