Picture of Mehmet Ali Reçper
Mehmet Ali Reçper

ÇOK GEZEN Mİ? ÇOK OKUYAN MI BİLİR?

A+ A-

Sıkça sorulan, bolca tartışılan, yılların eskitemediği saçma sapan bir sorudur bu:

Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir?”

Kimine göre dünyayı dolaşan, kültürleri gözlemleyen, sokak aralarında çay içen, pazarlarında pazarlık eden… Bilir.

Kimine göre ise kitaplar içinde kaybolan, tarihi belgelerle konuşan, filozofların aklıyla düşünen… Bilir.

Peki ben ne diyorum;

Boş boş gezen de, Anlamadan okuyan da bilmez…bilemez…

Gezmek dediğin; turistik bir selfie yarışına dönmüşse, her şehir bir Instagram gönderisine sıkışmışsa, insanlarla göz göze gelmeden, bir çocuğun tebessümü fark edilmemişse… Neyi görmüş oluyorsun?

Okumak dediğin; sadece kelimeleri yutmak, kapağını kapattığında içeriğini hatırlamamaksa, karşındakine de bir şeyler verememekse… Neyi anlamış oluyorsun?

Bilmek için; Yaşamak. Anlamak. Düşünmek. Hissetmek gerekmez mi?

Bir köy kahvesinde içilen çayın sıcaklığı ile bir romanın satır aralarındaki insan hikâyesinin sıcaklığını aynı kalple hissedemiyorsan…

Ne gezdiğin sana bir şey katar, ne okuduğun…

O nedenle devamla diyorum ki:

“Çok gezen de bilmez, çok okuyan da bilmez…” Eğer içinde “Anlama” arzusu yoksa.

Yani Bilmek, Anlamayı Gerektirir.

Gezmek yalnızca yer değiştirmek değildir ki.

Sokaklarını adımlamalı, kokusunu duymalı, İnsan yüzlerine bakmalı. Bakmalı ki duygularındaki anlamlarını çözebilmeli insan.

Duvar yazısında, yürürken yanından geçtiğin yaşlı bir kadının bakışında, senden para isteyen dilencisinde, “buyrun.. buyrun..” diyen lokantacısı, kasabı ve dükkanında. Durarak, bakarak ve düşünerek…

Okumak da öyledir. Her cümlede durmayı bilmek gerek. Yazar sadece ne anlatmış değil, ben ne anladım? Da diye sormalı kendine. Kitaplar öğretmez, biz öğreniriz…

Kapıyı aralayan kitaplardan içeri girmek bizim görevimizdir..

Toplum olarak da bu yanılgının hep içerisindeyiz.

“Geziyorum, o halde biliyorum.”

“Okuyorum, o halde anlıyorum.”

Ne biliyorsun… Hiç..

Ne anlıyorsun… Hiç..

Hiçlikler içinde bir Hiç

Bilgi sadece biriktirilmek için değil, o bilgiyi dönüştürerek insanlığa verebilmek içindir.

Hep dediğim gibi Malın zekatı varsa, Fikrinde zekatı vardır diye.

Gezen çok olur, ama içini gezemeyen kalabalık bir yığın olur

Okuyan çok olur, ama zihnini açamayan… zihnini açamayan… zihni… yahu okuyan yok ki.. ben neyi anlatıyorum.. neyse..

Okuyan çok olur, ama zihnini açamayan bir birey olur…

Okuduğunu, yaşadığını, gördüklerini, sorgulayamıyorsan anlayamaz ve bilemezsin..

Bu yüzden Şahin de olmalı ve

Uçmayı bilmelisin…

Gökyüzünün sükûnetini delen keskin bakışla düşünerek süzülmelisin.

O zaman ne Rüzgar engel olur, ne de mesafeler.

Kanatlarında taşıdığın yalnızlığın bir sitem değil; özgürlüğünün en yalın hali olmalı… Liderlikle.

Yüksekte sadece hükmetmek için değil görmek için olmalısın… Yücelikle.

Kudretin ve sessizliğin gözlerinin derinliğinde gizli kalmalı… Duygularınla.

Sadece avını değil, doğayı, hareketi, korkuyu ve cesareti aynı anda seyretmelisin… Keskin bakışlarınla.

Yeri geldiğinde bir ağaç dalında bekleyişin, zamanla yarışan bir sabra dönüşmeli… Azimle.

Ne acele etmeli, ne tereddüt etmelisin… Sakince.

Avına yönelişin bir öfkeyle değil, asil bir kararla örtüşmeli… Tecrübeyle.

Sonuçta kanatlarının büyüklüğü değil, bilgeliğinin büyüklüğü çıkar meydana…

Yani gezmekle, okumakla edinilen her şey; eğer insanı daha adil, daha vicdanlı, daha empatik kılmıyorsa, sadece bir bilgi yükü taşırız omuzlarımızda…

Söylediğim gibi bitirmek istiyorum:

Eğer okuduğun ve gördüğün hayatı, bastığın yerleri sorgulamıyorsan.

Eğer insan olmanın ne demek olduğunu düşünmüyorsan.

**Çok gezsen de bilemezsin, çok okusan da … **

Yani Uçmasını da bileceksin…

Ve ben ise:

Gezdiğim yerleri ve okuduğum satırları birleştirerek sadece bir şey öğreniyorum:

Ne kadar az bildiğimi

Kıyıda köşede kalmış Notlarının olduğunu bilenlere ve bu notları okuyarak iç geçiren güzel insanlara selam olsun…