Değişimin Gerçekliği
- Tarih:
Amaca yönelik bir fikir, ancak örgütlü bir yapıyla varlık kazanabilir ve rüzgâra karşı durabilir. Fakat bu yapılar sonsuza kadar aynı dirençle ayakta kalamaz; her organizasyonun bir kurumsal ömrü vardır. Bazı yapılar tarih sahnesinden çekilir, bazıları ise dramatik bir şekilde henüz yaşarken ölürler. Zamanla ya fikir eskir ya da o fikri taşıyan insanlar etten ve kemikten barikatlara dönüşür. Bunun temel sebebi, gücü elinde tutanın kaçamadığı o sinsi yozlaşmadır. Bu yozlaşmayı aşmak için verilen mücadelenin adına değişim diyoruz. Yozlaşmayı fark etmek, içinde bulunulan çürümeyi teşhis etmek ve buna karşı bir değişim talebinde bulunmak gayet makuldür. Siyasetin olağan akışı bunu gerektirir. Ancak bu süreçte asıl makul olmayan şey, o yapının gerçekliğini ve değişime karşı direncini kabullenememektir.
Değişim mücadelesi kurumsal yapılarda genelde üç farklı yöntemle verilir. İlki, keskin ve radikal bir kadro geçişiyle yönetimi tamamen yenilemektir. Siyasi tarihte bu durumla çok nadir karşılaşılır. Çünkü yozlaşmış yapıların fikir babaları, kurucu iradeleri ve statükodan beslenen elitleri genelde böyle bir tasfiyeye asla müsaade etmezler. Bu tip bir değişim bir şekilde gerçekleşse bile, belirli bir zaman sonra o eski fikir babaları, yozlaşmış örgüt mensupları tarafından arkadan dolaşılarak yeniden ikna edilir. Sonuçta sistem eski kodlarına geri döner ve değişim hüsranla sonuçlanır.
İkincisi, yapının içinde kalıp sanki hiçbir sorun ya da değişim talebi yokmuş gibi davranarak yürütülen mücadeledir. Bu durum, kurumsal yapıya tam olarak oturmasa da siyasi literatürde bir nevi “takiyye”, “mış gibi yapma” ya da daha doğru bir ifadeyle “örtülü uyum” stratejisidir. Değişim talebinde bulunan insanlar, statükonun şimşeklerini üzerine çekmemek için değişimi yüksek sesle dillendirmezler. Yozlaşmış ana fikri çok kurcalamadan, sessiz icraatlar ve alttan gelen hamlelerle yapıyı dönüştürmeye çalışırlar. Ne var ki bu yöntem de kalıcı değildir, tamamen dönemsel bir rahatlamadan ibarettir. Er ya da geç yapının başkanı veya tepedeki irade bu gizli dip dalgasını fark eder. Hemen ardından gelen sert bir tasfiye ile değişimin önü tamamen kesilir. Bu baskı ve tasfiye süreci belki uzun vadede başkana da yaramaz, yapıyı küçültür; lakin makamını ve gücünü koruma hırsı, değişimin sağlayacağı kolektif avantajların her zaman önündedir.
Üçüncüsü ise en kesin, en pürüzsüz olan tek çözümdür: Fikrin lideri eğer bizzat kendisi değişim isterse süreç sancısız bir şekilde atlatılır. Bu dönüşüm fikirsel anlamda ne kadar keskin ve radikal olursa olsun, liderin arkasındaki yapı düne kadar savunduğu her şeyi bir anda unutabilir. Bugün ülkemiz siyasetinde AKP ve MHP gibi, genel başkanların hareketin tartışmasız doğal lideri olduğu yapılar bu duruma en büyük örnektir. Lider ‘yönümüz burasıdır’ dediği an, koca bir mekanizma hiçbir iç hesaplaşmaya girmeden yeni fikre boyun eğer.

Değişim talebinde bulunanlar, ilk iki seçeneği sonuna kadar denemeye mahkûmdur. Çünkü statükoya karşı sonrasında verilecek o kaçınılmaz mücadele için kitlelerin gözünde meşru bir gerekçe lazımdır. Önce ‘denedik ama izin vermediler’ diyebilmek gerekir. Bu mahkûmiyet, değişimin gerçekliklerinden ilkidir. Ancak gözden kaçan ikinci ve asıl acı gerçeklik şudur: O eski yapının içinde bu değişimin asla gerçekleşmeyeceğidir. Yapıların içinde değişim arayan insanlar, bu gerçekliğin sadece ilkini kabul ederler. İkincisini, yani o yapının artık değişmeyeceğini kabul ettiklerinde ise zaten zihnen değişimi sağlamış ve prangalarından kurtulmuş olurlar. Çünkü bir fikrin kitleselleşmesi ve yaşaması örgütlenmeye bağlı olsa da değişimin kendisi tamamen şahsidir, bireysel bir uyanıştır. Sürekli eski yapıyı değiştirmeye odaklanmak, bu şahsi gerçekliği görmezden gelmenin en konforlu yoludur.
Fikrin ve o fikri taşıyan insanların zamanla yozlaşmasını sağlayan asıl etken, ironik bir şekilde büyümektir. Büyümek ve kitleselleşmek, örgütlü yapıların tabii ki en temel amacıdır. Fakat bu büyümenin getirdikleri kadar, yapıdan koparıp götürdükleri de olur. En büyük götürü olan yozlaşma, tam da büyümenin pik noktasına ulaştığı yerde başlar. Çünkü artık zihinlere şu tehlikeli algı oturmuştur: ‘Bu fikir ve bu yöntemler bizi buralara kadar getirdi, o halde bu çizgiden asla dönülemez.’ Bu dogmaya inanmayan, zihinleri henüz körelmemiş olan kesim ise iki yola sapar: Ya içeride kalıp değişim talebinde bulunur ya da yapıyla yollarını tamamen ayırır. Ayrılık dalgasından sonra geriye kalan tek şey; eski fikirler, eski yöntemler ve koltuğuna yapışmış eski insanlardır. Böyle yapıların fiziken ölmesi çok uzun sürer. Siyasette uzun yıllar süren bir koma hali baş gösterir. Ne içeridekiler ne de dışarıdakiler o fişi çekmek istemez. İşte yaşarken ölmekten kastım tam olarak budur. İkinci seçeneği deneyip “sessizce değiştirebilirim” umuduyla yapıda kalmaya devam eden insanlar, bir süre sonra o çarkın dişlisi haline gelirler. Zamanla değişim talebi yerini, elde edilen makamı yani konfor alanını koruma güdüsüne bırakır.
Bu fikrî sabitlik durumunun sebebi, yapının bir fikir üzere kurulması değildir; asıl sorun yapının sadece o katı fikir üzere yönetilmesidir. Eğer dogmatik fikirler yerine, esnek ve evrensel ilkeler üzerine inşa edilmiş bir yönetim anlayışı tercih edilirse, bu yozlaşma sorunu kısmen de olsa engellenebilir. Ama bu sefer de başka bir handikap ortaya çıkar: İlkeli yapıların fanatik taraftar sayısı az olur, dolayısıyla yapının büyümesi ve kitleselleşmesi çok daha yavaş gerçekleşir. Siyaset ise hız ve kitle ister. Oysa fikirler; sürekli büyüyen insan zihni, değişen sosyoloji ve gelişen dünya karşısında değişmeye, revize edilmeye muhtaçtır. Fikrin hiçbir zaman değişmeyeceğine inanmak büyük bir yanılgıdır. Değişmemesi ve sarsılmaması gereken tek şey duruştur, ahlaki çizgidir. Fikirler, o fikrin kitlelere ulaştığı propaganda dili de dâhil olmak üzere her yönüyle sürekli revize edilmelidir. Ne var ki bu hayati revizyon, eskiyen yapının içindeki yapısal bir değişimle maalesef gerçekleşemez.
Peki, neden bir değişim olmayacaktır?
Fikrin yaşaması, onun kılcal damarlara kadar örgütlenmesine bağlıdır. Örgütlenmeyi sağlayan şey ise o fikrin sunduğu vaatlerin gücü ve kitleler tarafından benimsenmesidir. Bunun için örgütlü yapılar, içeride yoğun bir “fikri benimsetme ve homojenleştirme” çalışması yürütürler. Bu dehlizin sonunda öyle bir nokta gelir ki, fikrin en alttaki savunucuları o yapıyı yöneten liderlerden çok daha fanatik hale gelirler. Yönetici olmak, doğası gereği her zaman reel politik bir arayışın içinde olmayı, esnekliği gerektirir. Bu arayışın sonucu kaçınılmaz olarak bir değişimi dayattığında ise acı gerçekle yüzleşilir: Bu değişimi, aşağıda kendi elleriyle besledikleri o fanatik kitleye anlatmanın ne kadar zor olacağı gerçeği. Tepedeki aktörler fanatiklerin gazabından korktukları an, değişimin o ilk iki etkisiz seçeneği devreye girer. Bu seçeneklerin de statükoyu yıkmakta hiçbir sonuç vermeyeceğini zaten anlatmıştık. Sonrasında ise kimsenin fişi çekmeye cesaret edemediği, içi boşalmış ama tabelası duran bir yapı ortaya çıkar.
Çözüm aslında apaçık ortadadır. Zamana ayak uydurarak değişen ya da revize edilen her fikir, aslında özünde yepyeni bir fikir demektir. Yeninin ise eskinin içinde kendine yaşam alanı bulamayacağı sosyolojik bir gerçektir. Yeni fikir, ancak ve ancak yeni bir yapı, taze bir organizasyon ile hayat bulabilir. Aynı yozlaşma hatalarına yeniden düşmemek adına, bu yeni oluşum katı fikirler üzere değil, evrensel ilkeler üzere bir yönetim anlayışını benimsemelidir. Bu durum belki fanatik bilincini azaltacak ve hızlı büyümeyi engelleyecektir ama yapının ömrünü ve ahlaki kalitesini uzatacaktır. Bugün değişim talebinde bulunanların yeni yapılar kurmaktan kaçınması, harcanan yıllanmış emeklerin boşa gitmesi korkusuyla yorumlanabilir. Ancak bu yorum, statükonun konforuna sığınan kaçamak bir cevaptan başka bir şey değildir. Aslında kurulan her yeni yapı, yıllanmış emeklerin boşa gitmesi değil; o emeklerin verdiği en taze meyvedir. Tıpkı yaşlanmış, gövdesi çürümeye yüz tutmuş ulu bir ağaçtan taze bir aşı alıp, onu yeni bir fidan olarak toprağa dikmek gibi… Burada ise asıl mesele o aşıyı yapacak cerrahi cesaret ve sonrasında o fidana bakacak sabırlı emektir. İşte kurumsal yapıların içinde “değişim” diye bağıranların bir türlü fark edemediği trajik nokta tam olarak budur. Bahanelerin arkasına gizledikleri şey, aslında yeni bir yapı kuracak cesaretlerinin ve sıfırdan emek verecek güçlerinin olmayışıdır.
Bu kurucu cesaretin ve dinamik gücün olduğu daha genç kadrolar aslında her yapıda vardır. Lakin mevcut siyasi arenada henüz bir karşılıkları olmadığı için, bırakın bir değişim gerçekleştirmeyi, bunu yüksek sesle dillendirmeleri bile neredeyse imkânsızdır. İşte tam bu noktada tarihsel bir sorumluluk devreye giriyor: Mevcut yapıların içinde samimiyetle değişim isteyen ama o statüko fişini tek başına çekmeyi göze alamayan tecrübeli kadroların, kendi siyasi karşılıklarını ve sermayelerini bu genç kadroların önünü açmak için feda etmeleri gerekmektedir. Kendilerinin şahsi siyasi kariyerleri bu radikal hamleyle son bulabilir. Ama kurumuş bir gövdeyi beklemektense, yeni bir fidanı büyütmenin vereceği o kurucu haz, vazgeçilen muvakkat makamların hazzından her zaman daha önde, daha haysiyetlidir.
İşte bu asil tercih yapılmadığı, kimse elini taşın altına koymadığı için yıllardır ülkemiz siyasetinde aynı isimler, aynı yüzler ve aynı bayat fikirler dönüp dolaşmaktadır. Yıllar önceki tartışma konuları tekrar tekrar alevlenmektedir. Kimi yapılarda isimler değişse de o katı fikrî sabitlik her defasında yeniden baş göstermektedir. Bu ülkenin her türlü ideolojik değerden önce, senden sonrasını düşünen cesur insanlara ihtiyacı olduğu açıktır. Çünkü gerçek cesaret, senden sonrasından korkmamaktır.
Aslında tüm bu satırlar boyunca sadece tek bir hakikati anlatmaktı maksadım; değişimi beklemek beyhudedir. Değişmeyeceğini kabullenmek, zihinlerdeki asıl büyük değişimi ve yeni geleceği başlatacaktır.




