Devletin Bir Bildiği Vardır
- Tarih:
“Devletin bir bildiği vardır.” Bu cümleyi kaç kez duyduk? Öyle bir cümledir ki bu, insanı düşünmeden önce susturur. Soruyu gereksizleştirir. Şüpheyi ayıp hâle getirir. İtirazı tehlikeli gösterir… Çünkü devlet biliyorsa bizim bilmemize gerek yoktur. Devlet görüyorsa bizim görmemiz gereksizdir. Devlet karar vermişse bizim yalnızca kabullenmemiz gereklidir.
“Devlet aklı” bazen böyle yerleşir insanın zihnine. Önce bir kavram olarak gelir. Sonra bir ön kabule dönüşür. En sonunda da sorgulanması güç bir inanca… Devletin görünmeyen bir aklı vardır. Her şeyi herkese söylemez. Her şeyi herkes bilmez. Bazı kararların arkasında bizim göremediğimiz hesaplar vardır.
“Derin devlet” denilen şey de tam burada belirir: Görünen devletin arkasında görünmeyen bir devlet; görünen kararların arkasında görünmeyen kararlar; görünen yöneticilerin üzerinde görünmeyen yöneticiler…
Ve tüm bunların üzerinde, sorgulanması neredeyse ayıp/günah/suç sayılan bir “devlet aklı”.
Bu durumda insana düşen ise anlamak değil, inanmaktır. Sormak değil, susmaktır. Hesap sormak değil, “Vardır bir bildikleri.” demektir.
Böylece insan, farkına varmadan kendi aklını bir başkasına teslim eder.
Belki de asıl mesele, “derin devlet”in gerçekten nerede olduğunu bulmak değildir.
Asıl mesele, insanların neden böyle görünmeyen bir gücün varlığına ihtiyaç duyduğudur. Çünkü yönetmek yalnızca güç kullanarak olmaz. İnsanı yönetmenin en kolay yolu, ona gücün neden haklı olduğunu anlatmaktır.
Korku bunun için kullanılır. Beka bunun için kullanılır. Devlet bunun için kullanılır. Millet bunun için kullanılır. Düşman bunun için kullanılır. Bazen din bile bunun için kullanılabilir.
İnsana önce büyük bir tehdit gösterilir. Sonra o tehdide karşı büyük bir güç gerektiği söylenir. Ardından o gücün sorgulanmaması gerektiği anlatılır. Böylece insan, kendi özgürlüğünü koruduğunu sanırken itaatinin sınırlarını genişletir.
Kendisine sunulan kafese “güvenlik” der. Boyun eğmeye “sadakat” der. Susmaya “hikmet” der. Sorgulamamaya “devlet aklı” der. İşte aldanmışlık bazen böyle başlar…
Ama insan yalnızca aldatılmaz. Bazen aldatılmaya da hazırlanır. Çünkü bazı kavramlar zihinde öylesine büyütülür ki insan, artık o kavramların ardındaki gerçeği sorgulamayı aklından bile geçirmez.
Oysa insanlık tarihine başka bir yerden de bakabiliriz. Adaleti merkeze alan büyük yürüyüşlere…
Peygamberlere, hakikatin peşinden giden önderlere ve zulmün karşısında duran insanlara…
Onların bıraktığı mirasa baktığımızda karşımıza önce “Devlet nasıl güçlenir?” sorusu çıkmaz.
“İnsan nasıl adil olur?” sorusu çıkar. “İktidar nasıl korunur?” sorusu çıkmaz. “Zulüm nasıl sona erer?” sorusu çıkar. “Tebaa nasıl itaat eder?” sorusu çıkmaz. “İnsan nasıl özgürleşir?” sorusu çıkar.
Orada devlet aklından önce bir ahlâk vardır. İktidardan önce bir vicdan, güçten önce adalet vardır. Çünkü insanı insan yapan şey, hangi devletin vatandaşı olduğu değildir. Hangi bayrağın altında yaşadığı da değildir. Hangi iktidara bağlı olduğu hiç değildir. İnsanı insan yapan, başkasının hakkını kendi hakkı kadar gerçek görebilmesidir. İşte yeryüzünün ve tüm insanlığın saadeti de buradan başlar. Her insanın bir devleti olmasından değil; behemehal her insanın hakkının korunduğu bir ahlâkın yeryüzünde karşılık bulmasından…
Burada çok önemli bir ayrımı yeniden hatırlamak gerekir. İnsanın kula kulluğunu meşrulaştıran hiçbir düzen, hakikatin düzeni değildir. İnsanın gerçek anlamda kul oluşu, başka bir insana köleleşmesi değil; hakikate ve Yaratıcı’ya karşı sorumluluk taşımasıdır.
Bu ayrım kaybolduğunda yönetici efendiye, toplum tebaa, insan da yönetilecek bir nesneye dönüşür. Sonra da iktidarın etrafında kutsal bir alan oluşturulur. Yönetici eleştirilemez. Karar sorgulanamaz. Devlet yanılmaz. Devletin aklı açıklanamaz.
Hâl böyle olunca derinlerde bir yerde herkesin üzerinde çalışan görünmez bir ruh olduğuna inanılır. Ve o ruh adına yapılan her şey, ahlâkî sorgulamanın dışına çıkarılır. Böylece siyasî iktidarlar yalnızca yönetmez. İnsanın vicdanına da hükmetmeye başlar. Asıl tehlike de budur… Çünkü adaletin olduğu yerde görünmez bir akla ihtiyaç azalır. Adalet kendisini gizlemek zorunda değildir. Hukuk karanlıkta çalışmaz; hak, sırrın arkasına saklanmaz. Eşitlik bir ayrıcalık, özgürlük bir lütuf değildir.
İnsan hakkı, yönetenin merhametine ise bırakılamaz. Bunların hepsi açık olmak zorundadır.
Çünkü adaletin gücü gizliliğinden değil, herkes için aynı ölçüde uygulanabilmesinden gelir. Bu yüzden gerçek bir toplumsal düzenin ölçüsü “Devlet ne kadar güçlü?” sorusu değildir.
İnsan ne kadar güvendedir? Hakkı ne kadar korunuyor? Adaletsizlik karşısında sesi ne kadar duyuluyor? Güç sahibi olan da hukuk karşısında sıradan insan kadar sorumlu mu? Sorular bunlardır…
Belki de “devlet aklı” dediğimiz kavramı yeniden düşünmenin zamanı çoktan gelmiştir.
Devlet aklı, devletin çıkarını insanın önüne koyan bir akıl olmamalıdır. Çünkü devletin çıkarı adına insanı feda ettiğiniz anda, koruduğunuz şeyin gerçekten ne olduğunu sormak gerekir.
Bir devletin bekası için bir insanın hakkı yok sayılıyorsa…Güvenlik adına masumiyet eziliyorsa… Birlik adına farklılıklar susturuluyorsa… Düzen adına özgürlüklerden vazgeçiliyorsa… Devlet adına adalet erteleniyorsa… Orada sorun devletin yeterince güçlü olmaması değil, gücün adaletin önüne geçmesidir.
Ve güç adaletin önüne geçtiğinde “devlet aklı” adı altında söylenen her söz biraz daha kutsallaşır. Kutsallaşan her ne ise hesap vermez. Hesap vermeyen güç, zamanla kendisini hakikatin sahibi sanmaya başlar. Oysa olması gereken bambaşka bir akıldır.
İnsanı yönetecek bir akıl değil, insanın hakkını koruyacak bir vicdan. İtaat üretecek bir düzen değil, sorumluluk üretecek bir hayat. Korkuyla bir arada tutulan bir toplum değil, adaletle birbirine bağlanan insanlar. Böyle bir dünyada insan yalnızca kendisine yapılan haksızlığa itiraz etmez. Başkasına yapılanı da kendisine yapılmış bilir.
Çünkü adalet, “Bana dokunmayan” bir şey değildir. Özgürlük, yalnızca benim konuşabilmem değildir. Eşitlik, yalnızca benim eşit muamele görmem değildir. İnsan hakkı, yalnızca sevdiğim insanların hakkı değildir. Adalet, başkasının hakkını savunabildiğim yerde başlar. Bu yüzden yeryüzünün saadeti, bütün insanların ayrı ayrı güçlü devletlere sahip olmasıyla kurulamaz.
İnsanın başına daha büyük bir güç koyarak insanlığı kurtaramayız. Daha büyük duvarlar örerek adaleti sağlayamayız. Daha büyük ordular kurarak vicdanı büyütemeyiz. Daha derin devletler kurarak adil bir dünya yaratamayız. İnsanın ihtiyacı, kendisini yönetecek daha görünmez bir güç değil; gücünü sınırlayacak daha güçlü bir ahlâktır. Öyle bir ahlâk ki yönetenin de yönetilenin de üzerinde olsun. Öyle bir adalet ki güçlüye başka, güçsüze başka davranmasın. Öyle bir vicdan ki kendi insanının acısını görüp başkasının acısına körleşmesin. Öyle bir hukuk ki iktidarın aracı değil, insanın sığınağı olsun.
Öyle bir özgürlük ki yalnızca konuşma hakkını değil, başkasının konuşma hakkını da korusun. Ve öyle bir insanlık anlayışı ki yeryüzünü “bizimkiler” ve “ötekiler” diye bölmesin. Çünkü insanlığın saadeti, herkesin kendi devletinin güçlü olmasından değil; kimsenin hakkının güçlü olanın insafına bırakılmamasından geçer. Belki de artık “Devletin bir bildiği vardır.” demeyi bırakıp başka bir cümleyi hatırlamanın zamanıdır: İnsanın da bir hakkı vardır.
Ve o hak, devletin bildiği her şeyden önce gelir. Çünkü devlet unutabilir. İktidar yanılabilir. Kurumlar yozlaşabilir. İnsanlar aldatabilir. Ama adaletin ölçüsü değişmez: İnsana, insan olduğu için hakkını vermek. Devlet aklı bunun önüne geçiyorsa akıl değildir. Derin devlet bunun üzerinde duruyorsa derin değildir. Kim bunu kutsallaştırıyorsa orada devlet değil, sadece güç büyüyordur. Ve insanlığın asıl meselesi, gücü büyütmek değil; gücün karşısında insanı yeniden ayağa kaldırmaktır.




