Devletlerin Dostları Olur mu??
- Tarih:
Uluslararası İlişkilerde Dostluk, Duygu ve Hafıza Üzerine
Bir insanın dostunu nasıl seçtiğini sorduğumuzda, cevabımızın içinde mutlaka geçmiş vardır. Bize zor zamanımızda yardım etmiştir. Kimsenin yanımızda olmadığı bir gün yanımızda durmuştur. Söylediğimiz bir şeyi bizden başka kimsenin anlamadığı bir anda anlamıştır. Bazen hiçbir şey yapmamış, yalnızca orada bulunmuştur. Dostluk biraz da budur: Bir insanın varlığının, hayatımızdaki anlamının yalnızca bugün yaptığı şeylerden değil, birlikte yaşanmış zamanlardan oluşması.
Bu nedenle dostluk, basit bir çıkar ortaklığı değildir. İnsanlar dostlarını yalnızca kendilerine ne kazandırdıklarına bakarak seçmezler. Dostlukta hafıza vardır; güven vardır; sadakat, vefa, kırgınlık ve beklenti vardır. Bir dostun bugün yaptığı bir şeyi değerlendirirken, onun dün yaptıklarını da hatırlarız. Bazen yıllar önce yapılmış küçük bir iyilik, bugün verilmesi gereken büyük bir kararın ahlaki zeminini oluşturur.
Peki devletler? Devletlerin dostları olur mu? Uluslararası ilişkiler disiplininin yerleşik diliyle düşündüğümüzde bu sorunun cevabı neredeyse kendiliğinden gelir: Devletlerin dostları değil, çıkarları vardır. Devletler güvenliklerini korur, güçlerini artırır, tehditleri dengeler ve çıkarlarını maksimize etmeye çalışırlar. Bugünün müttefiki yarının rakibi olabilir; bugün yan yana duran iki devletin çıkarları değiştiğinde ilişkileri de değişebilir. Bütün bunlar doğrudur. Fakat belki de eksiktir. Çünkü devletlerin birbirleriyle ilişkilerinde yalnızca ne yaptıklarını değil, “birbirlerini nasıl hatırladıklarını” da hesaba katmak gerekir.
Bir ülke neden başka bir ülkenin yardımını unutmaz? Neden bazı devletler, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen belirli bir tarihsel olayın etkisinden kurtulamaz? Neden bazı halkların acıları, başka toplumlar tarafından yalnızca “onların meselesi” olarak değil, “bizim de anlayabileceğimiz bir acı” olarak görülür? Ve neden bir devletin zor zamanında yanında olmak, bazen hiçbir doğrudan maddi çıkar sağlamasa bile, dış politikanın önemli bir parçası haline gelir?
Belki de uluslararası ilişkilerde uzun süre gözden kaçırdığımız şey, devletlerin yalnızca çıkarları olan siyasal aktörler olmadığıdır. Devletler aynı zamanda “hafızaları, kimlikleri ve bu hafızalardan doğan duygusal yükleri olan toplumsal yapılardır.” Dolayısıyla soruyu biraz değiştirmek gerekiyor: “Devletlerin duyguları var mıdır?” Daha sonra: “Bu duygular devletlerin birbirleriyle kurduğu ilişkileri nasıl değiştirir?” Ve nihayet: “Dostluk, devletler arasındaki bu duygusal ilişkilerin özel bir biçimi olarak düşünülebilir mi?”
Devleti hesap makinesinden kurtarmak
Uluslararası ilişkilerin realist geleneği, devletlerin davranışlarını anlamak için güçlü bir açıklama sunar. Uluslararası sistem anarşiktir; devletlerin üzerinde onları koruyacak merkezi bir otorite yoktur. Bu nedenle devletler öncelikle kendi güvenliklerini düşünmek zorundadır. Güç, bu güvenliğin temel araçlarından biridir. Bu dünya tasvirinde devletin soğukkanlı olması beklenir. Korkmamalı, öfkelenmemeli, incinmemeli, dostluk gibi belirsiz duygularla hareket etmemeli; hesaplamalıdır. Fakat burada garip bir çelişki ortaya çıkar. Devletin kendisini var eden şeylerden biri korkudur.
Hobbes’un siyasal düşüncesinde devletin ortaya çıkışını mümkün kılan temel duygulardan biri korkudur. İnsanlar belirsizlikten ve birbirlerinin yaratabileceği tehditlerden kurtulmak için daha büyük bir otoritenin korumasına ihtiyaç duyarlar. Dolayısıyla devletin doğuşunda bile duygular vardır. Kaynak metninizin işaret ettiği gibi, devlet yalnızca rasyonel bir organizasyonun sonucu değil, korku ve kaygının da biçim verdiği bir siyasal düzen arayışının sonucudur.
Öyleyse devlet ortaya çıktıktan sonra duyguların bir anda ortadan kaybolduğunu varsaymak neden makul olsun? Devletleri oluşturan insanlar korkuyorsa, devletin güvenlik anlayışında korkunun izi neden olmasın? İnsanlar hatırlıyorsa, devletlerin kurumsal hafızası neden olmasın? İnsanlar birbirlerine bağlanıyorsa, devletler arasında zaman içerisinde oluşan bağları neden yalnızca çıkar ortaklığı olarak tanımlayalım? Burada mesele devletlere insan özellikleri atfetmek değildir. Devlet elbette insan değildir. Ama “insanlardan bağımsız da değildir.”
Duygu aklın karşıtı değildir
Duyguların uluslararası ilişkilerdeki yerini tartışmanın önündeki en büyük engellerden biri, duygu ile aklı birbirinin karşıtı olarak düşünmemizdir. Duygusal olanın rasyonel olanın zıddı olduğu fikrine o kadar alışmışızdır ki, bir kararın içinde duygu bulunduğunu söylediğimiz anda onun rasyonelliğini sorgulamaya başlarız. Oysa insan zihni hakkında bildiklerimiz bu ayrımı giderek daha fazla tartışmalı hale getiriyor.
Antonio Damasio’nun çalışmaları bu açıdan çarpıcıdır. Duygusal kapasitesi ciddi biçimde zarar gören insanların yalnızca daha “soğukkanlı” hale gelmedikleri; aksine seçim yapmakta, öncelik belirlemekte ve sosyal ilişkilerini yürütmekte zorlandıkları görülmüştür. Demek ki duygu, kararın karşısında duran bir engel değildir. Bazen karar verebilmenin kendisidir. Çünkü insan her şeyi bilemez. Her ihtimali hesaplayamaz. Her değişkeni ölçemez. Belirsizliğin sonu yoktur.
Tam da bu nedenle duygular, bilinmeyen bir dünyada karar verebilmenin kısa yollarını sağlar. Geçmişte yaşadığımız bir deneyimin bizde bıraktığı his, yeni bir durumla karşılaştığımızda bütün değişkenleri yeniden hesaplamadan hareket etmemize yardımcı olabilir. Devletler için de benzer bir mekanizma düşünülebilir.
Bir ülkenin geçmişte güvenilir olduğunu düşündüğümüz bir devletle bugün iş birliği yapmamız, yalnızca bugünkü ekonomik verilerden kaynaklanmayabilir. Geçmiş deneyimler, bugünkü belirsizliği azaltır. Böylece duygu, aklın yerine geçmez. “Akla geçmişten gelen bir veri sağlar.
Devletlerin hafızası
Devletler geçmişi yalnızca tarih kitaplarında taşımazlar. Geçmiş, kurumlarda yaşar. Dış politika söylemlerinde, diplomatik reflekslerde, güvenlik algılarında, eğitim sistemlerinde, anma törenlerinde, haritalarda, müzelerde ve siyasi konuşmalarda yeniden üretilir. Bir ülkenin başka bir ülkeyle ilişkisini anlamak için bazen bugünün ekonomik ilişkilerinden önce geçmişte ne yaşandığına bakmak gerekir.
Bunun Türkiye ile Pakistan arasındaki ilişkide de belirgin bir karşılığı vardır. Türkiye ile Pakistan arasındaki yakınlık, yalnızca bugün sahip olunan stratejik veya ekonomik çıkarlardan doğmuş değildir. Pakistan’ın kuruluşundan önce Hint Müslümanlarının Türk Kurtuluş Savaşı’na verdiği destek, Türkiye’deki tarihsel hafızada önemli bir yer edinmiş; bu geçmiş daha sonra iki ülke arasındaki ilişkide “kardeşlik” söylemiyle yeniden üretilmiştir. Dolayısıyla burada geçmiş, yalnızca hatırlanan bir tarih değildir. Bugünkü ilişkinin nasıl anlamlandırılacağını belirleyen bir siyasal hafızadır.
Bu örnek, devletlerin geçmişi yalnızca arşivlerde saklamadığını gösterir. Geçmiş, zaman içerisinde diplomatik dile, siyasal kimliğe ve dış politika beklentilerine dönüşebilir.
Kim kimin yanında durmuştu? Kim kimin karşısında yer almıştı? Kim yardım etmişti? Kim sözünü tutmamıştı? Kim zor zamanda ortadan kaybolmuştu? Bütün bunlar zamanla bir “duygusal hafıza” oluşturur.
Devletlerin kimliklerinin inşasında tarihsel, kültürel ve sosyal değerlerin önemini vurgulayan inşacı yaklaşımın açtığı alan burada özellikle değerlidir. Devletler kimliklerini yalnızca kendi içlerinde tanımlamazlar; diğer devletlerle ilişkileri de “biz kimiz?” sorusunun cevabını şekillendirir. Bir ülke, başka bir ülkeyi tehdit olarak gördükçe kendisini de “tehdide karşı duran ülke” olarak tanımlamaya başlayabilir. Ama aynı şey dostluk için de geçerlidir. Bir ülke başka bir ülkeyi dost olarak gördükçe, kendisini de onunla ortak bir tarih, değer veya kader üzerinden tanımlayabilir. “Dostluk, bu anlamda yalnızca iki devlet arasındaki ilişkiyi değil, devletlerin kendilerini nasıl gördüklerini de değiştirebilir.”
Dostluk neden ittifak değildir?
Burada önemli bir ayrım var. Dostluk ile ittifak aynı şey değildir. İttifak çoğu zaman ortak tehdidin veya ortak çıkarın ürünüdür. İki devlet aynı rakiple karşı karşıyaysa birlikte hareket edebilirler. Tehdit ortadan kalktığında ittifakın gerekçesi de ortadan kalkabilir. Dostluk ise daha uzun bir zaman duygusuna sahiptir. Dostlukta geçmiş, geleceğin içerisine taşınır.
Bir devlet başka bir devleti dost olarak görüyorsa, onun bugünkü davranışlarını yalnızca bugünün koşullarıyla değerlendirmez. Geçmişte yaşananlar bir tür güven rezervi oluşturur. Bu nedenle dostluk, uluslararası ilişkiler açısından “zamansal bir ilişki biçimidir.” Bugünkü davranış, dünkü davranışların ışığında değerlendirilir. Ve yarınki davranışın nasıl olacağına ilişkin beklenti de bu geçmişten doğar.
Felix Berenskoetter’in uluslararası ilişkilerde dostluğu bağımsız bir ilişki biçimi olarak ele alması bu nedenle önemlidir. Dostluk, basit bir ittifak veya çıkar ortaklığı değildir; eşitlik, karşılıklılık, aidiyet ve güven gibi unsurları içinde barındıran, aynı zamanda güç ilişkilerini de dönüştürebilen bir ilişkidir. Bu bakımdan dostluğu “duygusal” olduğu için irrasyonel kabul etmek yerine, devletlerin belirsizlikle baş etme biçimlerinden biri olarak görmek mümkündür.
Çünkü güven de nihayetinde bir belirsizlik yönetimidir. Birine güvenmek, gelecekte ne yapacağını tam olarak bilemediğimiz halde onun hakkında olumlu bir beklenti geliştirmektir. Devletler de tam olarak böyle bir dünyada yaşarlar.
Dostluk bir tür diplomatik hafıza mıdır?
Belki dostluğu anlamanın en iyi yollarından biri onu “hafıza üzerinden” düşünmektir. Bir devletin başka bir devlet için “dost” demesi, aslında onunla ilgili belirli bir geçmiş anlatısına sahip olduğunu gösterir.
Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Türkiye ile Japonya arasındaki ilişkidir. 1890 yılında Osmanlı donanmasına ait Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya dönüşünde Kuşimoto açıklarında batması ve Japon halkının kazazedelere yardım etmesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin hafızasında özel bir yer edinmiştir. Bu olay yalnızca tarihte kalmış bir deniz kazası olarak hatırlanmamış; zaman içerisinde iki toplum arasındaki dostluk anlatısının kurucu unsurlarından biri haline gelmiştir. Daha sonraki dönemlerde, özellikle İran-Irak Savaşı sırasında Japon vatandaşlarının tahliyesinde Türkiye’nin üstlendiği rol ve 1999 Marmara, 2011 Japonya ve 2023 Türkiye depremlerindeki karşılıklı dayanışma, bu tarihsel hafızanın yeni krizlerde yeniden üretilmesine örnek oluşturmuştur.
Burada önemli olan yalnızca devletlerin birbirlerine yardım etmiş olması değildir. Önemli olan, geçmişte yaşanan bir olayın daha sonraki davranışlara anlam kazandırmasıdır. Dostluk, tam da bu anlamda, geçmişte biriktirilmiş ve geleceğe taşınmış bir diplomatik hafıza haline gelir.
- “Bizi zor zamanımızda yalnız bırakmadı.”
- “Bağımsızlığımızı destekledi.”
- “Bize yardım gönderdi.”
- “Bizim yaşadığımız acıyı kendi deneyimlerinden dolayı anlayabiliyor.”
Bu cümlelerin her biri diplomatik bir ilişkinin görünmeyen kısmını oluşturur. Ve bu görünmeyen kısım, kriz anlarında görünür hale gelir.
Normal zamanda birbirine dost diyen iki devletin ilişkisi fazla önemli görünmeyebilir. Fakat kriz geldiğinde dostluğun ne anlama geldiği ortaya çıkar. Çünkü kriz, devletlerin yalnızca kapasitesini değil, “ilişkilerinin niteliğini” de sınar. Dostluk tam burada bir tür diplomatik sermayeye dönüşür. Bir devletin geçmişte yaptığı iyilik, gelecekte onun lehine bir beklenti yaratır. Bir başka ifadeyle: “Dostluk, geçmişte biriktirilmiş ve gelecekte kullanılabilecek bir güven sermayesidir.”
Belki dostluğun uluslararası ilişkilerdeki en önemli sınavı budur: Zor zamanda yanında olmak.” Çünkü iyi günlerde herkes birbirinin dostu olabilir. Ekonomiler büyürken, ticaret artarken, diplomatik ilişkiler sorunsuz ilerlerken dostluk kavramının gerçek ağırlığını ölçmek zordur. Asıl sınav krizdir. Savaş çıktığında. Bir ülke uluslararası alanda yalnız kaldığında. Bir toplum büyük bir felaket yaşadığında. Bir ülkenin egemenliği tehdit edildiğinde. İşte o zaman dostluğun diplomatik anlamı ortaya çıkar. Çünkü böyle zamanlarda verilen destek yalnızca maddi bir yardım değildir. Bir devletin diğerine verdiği en önemli mesaj bazen şudur: “Yalnız değilsin.”
Uluslararası siyasetin teknik dili bu cümleyi yeterince açıklamakta zorlanabilir. Ama insanlar için bu cümlenin anlamını biliyoruz. Ve devletleri insanlardan tamamen kopuk yapılar olarak düşünmediğimiz sürece, bu anlamın uluslararası ilişkilerde de bir karşılığının olduğunu kabul etmek zorundayız.
Peki dostluk karşılıksız mıdır? Elbette değildir. Dostluğu romantikleştirmemek gerekir. Devletler arasında hiçbir ilişki bütünüyle çıkardan bağımsız değildir. Bir devlet başka bir devleti desteklerken değerlerini, güvenliğini, ekonomik çıkarlarını veya uluslararası konumunu da düşünür. Ancak burada önemli olan, “çıkarın dostluğu dışlamaması” dır. Tam tersine, dostluk çıkarların nasıl tanımlandığını değiştirebilir.
Nitekim tarihsel dostlukların da bir sınırı vardır. Hindistan ile Sovyetler Birliği ve daha sonra Rusya arasındaki uzun süreli yakınlık bunun önemli örneklerinden biridir. Soğuk Savaş döneminde oluşan savunma, diplomasi ve stratejik işbirliği ilişkileri, Hindistan’ın Rusya’ya yönelik dış politikasında güçlü bir tarihsel hafıza oluşturmuştur. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Hindistan’ın Moskova ile ilişkilerini bütünüyle terk etmemesi, bu tarihsel bağların güncel dış politika tercihleri üzerindeki etkisini tartışmaya açmıştır. Ancak aynı örnek, dostluğun devlet davranışını bütünüyle belirlemediğini de gösterir. Hindistan, Rusya ile tarihsel yakınlığını korurken aynı zamanda Batı ile ilişkilerini geliştirmeye ve kendi stratejik özerkliğini sürdürmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla tarihsel dostluk, dış politikayı belirleyen değişmez bir kader değildir. Daha çok, devletlerin bugünkü çıkarlarını yorumlarken başvurdukları bir hafıza ve beklenti çerçevesidir.
Bir devlet başka bir ülkeyle yakın ilişkileri olduğu için o ülkenin güvenliğini kendi güvenliğinin bir parçası olarak görmeye başlayabilir. Bir devlet başka bir ülkenin acısını kendi tarihsel deneyiminin devamı gibi algıladığı için o meselenin kendi dış politikasının konusu olduğunu düşünebilir. Bu durumda çıkar, duygudan bağımsız bir veri değildir. Duygular bazen “neyin çıkar olduğuna karar vermemize yardım eder.”
İşte burada realist ve inşacı yaklaşımlar arasındaki gerilim de farklı bir biçimde okunabilir. Realizm bize devletlerin güvenlik ve çıkar peşinde koştuğunu söyler. İnşacılık ise bize güvenliğin, çıkarın ve tehdidin ne olduğunun toplumsal olarak anlamlandırıldığını hatırlatır. Duygular ise bu iki dünyanın arasında bir köprü kurabilir.
Empati: Başkasının acısını kendi hafızanda bulmak. Dostluğun belki de en güçlü duygusal biçimi empatidir. Bir toplum başka bir toplumun yaşadığı acıyı anlamaya çalışırken çoğu zaman kendi geçmişine bakar. Bu nedenle bazı uluslararası meseleler bazı devletler için diğerlerinden daha “kişisel” hale gelir.
Güney Afrika’nın Filistin meselesine yaklaşımı bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Antalya Diplomasi Forumu’nda Güney Afrika Cumhuriyeti adına konuşan Mahomed Faizal Dawjee, apartheid deneyiminin Filistin meselesini kendi ülkeleri açısından şahsi bir mesele haline getirdiğini ve kendi toplumlarının “kendi vatanında var olamamanın” ne demek olduğunu bildiğini ifade etmiştir. Güney Afrika’nın tavrını açıklarken tarihsel deneyim ile empati arasında doğrudan bir bağ kurmaktadır.
Burada dış politika açısından önemli bir kırılma vardır. Çünkü mesele artık sadece: “Bunun bize faydası nedir?” sorusuyla açıklanamaz. Bunun yanında şu soru vardır: “Biz bunun ne demek olduğunu biliyor muyuz?” Bir toplumun geçmişte yaşadığı acı, başka bir toplumun acısını tanımasına yardımcı olabilir. Böylece hafıza, empatiye; empati, politik tutuma; politik tutum ise dış politikaya dönüşebilir.
Fakat dostluğun da bir karanlık tarafı vardır. Dostluğu uluslararası siyasetin güzel yüzü olarak anlatmak kolaydır. Ama eksik olur. Çünkü dostluk yalnızca dayanışma yaratmaz; aynı zamanda ‘dışarıda bırakma’ da yaratabilir. “Bizim dostumuz” dediğimiz anda “bizim dostumuz olmayanlar” da belirginleşir. Bir devlet başka bir devletle ne kadar yakınlaşırsa, bu yakınlık başka bir devlet tarafından tehdit olarak algılanabilir. Bu nedenle dostluk, güç ilişkilerinden bağımsız değildir. Hatta bazen yeni güç blokları yaratır. Bir ülkenin dostları onun güvenliğini artırırken, başka bir ülkenin güvenlik kaygısını büyütebilir.
Dolayısıyla dostluk uluslararası düzeni yalnızca yumuşatan değil, aynı zamanda ‘yeniden düzenleyen’ bir ilişkidir. Bu açıdan dostluk, uluslararası siyasetin romantik karşılığı değil, ciddi bir güç ilişkisi olarak düşünülmelidir.
Devletler kırılır mı?
Belki bu yazının en spekülatif ama en ilginç sorusu budur. Devletler birbirlerine kırılır mı? Elbette bunu insan psikolojisinin birebir karşılığı olarak söyleyemeyiz. Fakat devletler arasında kırgınlığın siyasal karşılıkları vardır. Bir ülkenin geçmişteki desteğinin unutulması, verilen sözlerin tutulmaması, kriz anında gösterilmeyen dayanışma veya beklenmeyen bir taraf değişikliği, ilişkilerin yalnızca bugünkü dengesini değil, geçmişin anlamını da değiştirebilir. Dün dost olan bir ülke bugün güvenilmez olarak görülebilir. Dün yapılan bir yardım bugün unutulabilir. Dün yaşanan bir ihanet ise nesiller boyunca taşınabilir.
Bu yüzden dış politika analizlerinde yalnızca şu soruyu sormak yeterli değildir: “Bu devlet neden böyle davrandı?” Bazen daha açıklayıcı olan şudur: “Bu devlet, diğer devletin daha önce ne yaptığını hatırlıyor?”
Duygusal sermaye ve dış politika
Buradan hareketle uluslararası ilişkilerde “duygusal sermaye” kavramını düşünmek mümkündür. Ekonomik sermaye gibi ölçülebilir değildir. Askeri güç gibi sayılabilir değildir. Diplomatik kapasite gibi doğrudan gözlemlenemez. Ama vardır. Yıllar içerisinde biriken güven, dayanışma, sempati, ortak hafıza ve karşılıklı tanınma, devletler arasındaki ilişkilerde görünmeyen bir rezerv oluşturur. Bu rezerv, özellikle belirsizlik dönemlerinde önem kazanır. İki devlet birbirlerinin niyetlerinden emin olamadıklarında geçmişlerine bakarlar.
- Geçmişte nasıl davrandı?
- Sözünü tuttu mu?
- Krizde yanında oldu mu?
- Bizi zor durumda bıraktı mı?
Bütün bu sorular, aslında geleceği geçmiş üzerinden tahmin etme çabasıdır. Bu nedenle dostluk yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda “belirsizliği azaltan bir siyasal mekanizma” dır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, belki devletlerin dostları vardır. Devletlerin insan olmadığını biliyoruz. Onların kalbi yok. Kırılmaları, sevinmeleri veya özlemeleri insanlardaki biçimiyle gerçekleşmiyor. Ama devletler insanlardan oluşuyor. Toplumların hafızalarını taşıyorlar. Tarihsel deneyimlerden kimlikler üretiyorlar. Bu kimlikler üzerinden dost ve düşman tanımlıyorlar. Geçmişte yaşananları bugünkü kararların içerisine taşıyorlar.
Dolayısıyla devletlerin duygularından söz etmek, aslında onların insanlaştırılması değil; “onların toplumsal ve tarihsel niteliğinin kabul edilmesidir.” Belki de devletlerin dostları vardır. Ama bu dostluk, iki insan arasındaki dostluk gibi değildir.
Bir devletin başka bir devletle dostluğu, birlikte geçirilen zamanın, karşılıklı yardımların, tarihsel deneyimlerin, ortak değerlerin ve kriz anlarında gösterilen sadakatin birikiminden oluşur. Bu dostluk çıkarı ortadan kaldırmaz. Çıkarın kendisini yeniden tanımlar. Gücü ortadan kaldırmaz. Gücün nasıl kullanılacağını etkiler. Rasyonaliteyi ortadan kaldırmaz. Rasyonalitenin hangi bilgilerle çalışacağını belirler. Ve belki de en önemlisi, geçmişi bugünün içerisine taşır.
Uluslararası ilişkiler çoğu zaman geleceğe dönük bir disiplin gibi görünür. Devletler gelecekte ne olacak diye hesap yapar; tehditleri, fırsatları ve riskleri öngörmeye çalışırlar. Oysa devletler geleceğe bakarken arkalarında bir geçmiş taşırlar. Ve bazen geçmiş, geleceği düşündüğümüzden daha fazla belirler. Bu yüzden uluslararası siyasetin görünmeyen sorularından biri belki de şudur: “Kiminle aynı çıkarları paylaşıyoruz?” Ama bunun yanında bir başka soru daha vardır: “Kiminle aynı hatıraları paylaşıyoruz?” İlki stratejiyi açıklar. İkincisi ise dostluğu.
Ve belki uluslararası ilişkiler, devletlerin yalnızca ne istediklerini değil, “neyi hatırladıklarını ve bu hatırlamanın onlara ne hissettirdiğini” anlamaya başladığında, dünya siyasetinin bugüne kadar açıklanamayan bazı davranışları da daha anlaşılır hale gelecektir. Çünkü bazen bir devletin başka bir devlet için yaptığı şeyin açıklaması çıkar değildir. Bazen açıklama çok daha eski bir yerde durur: “O gün biz yalnız değildik.” Ve bazı devletler, bunu unutmaz.
7.8.2026-Havza/Samsun




