Picture of Ali Güneş
Ali Güneş

Dijital Demans ve Vicdanın “Fren Mesafesi”

A+ A-

Fransız düşünür Paul Virilio’nun o ürpertici sözünü hatırlamanın tam vaktidir: “Gemiyi icat eden, gemi kazasını da icat etmiştir. Uçağı icat eden, uçak kazasını da…”

Peki, “Sonsuz Kaydırma”yı icat eden neyi icat etmiştir? Bu sorunun cevabına rahatlıkla Ahlaki Unutkanlığı (Dijital Demans)’ı diyebiliriz.

Bugün Ahlak Krizi’ni niyetlerde veya karakterlerde arıyoruz ama yanlış yere bakıyoruz. Asıl suç aleti parmaklarımızın ucunda. Ekranı aşağıya doğru her kaydırdığımızda, sadece görüntüleri değil, o görüntülerin bizde bırakması gereken “anlamı” da kaydırıp çöpe atıyoruz.

Çünkü ahlakın bir fiziği vardır ve ahlak, “durmayı” talep eder. Bir haksızlık gördüğünüzde durursunuz, düşünürsünüz, öfkelenirsiniz ve harekete geçersiniz. Ama dijital akış durmanıza izin vermez. Akışın tek bir emri vardır: “Sonrakine geç!”

200 km Hızla Giden Bir Araç Vicdan Yapabilir mi?

“Ahlaki Kapasite” kavramını bir araba metaforuyla düşünelim. Eğer 30 km hızla gidiyorsanız ve önünüze bir kedi çıkarsa; frene basar, durur ve o kediyi kurtarırsınız. Kapasiteniz buna yeter. Ama otobanda 200 km hızla gidiyorsanız, o kediyi görmezsiniz bile. Görseniz de duramazsınız.

İşte dijital dünyadaki hızımız budur. Ekranımızda bir saniye önce Gazze’den bir enkaz görüntüsü var. Üzülüyoruz. Parmağımızı kaydırıyoruz (Hızlanıyoruz). Bir saniye sonra komik bir kedi videosu. Gülüyoruz. Bir saniye sonra bir siyasi skandal. Öfkeleniyoruz. Bir saniye sonra arkadaşımızın tatil fotoğrafı. Kıskanıyoruz.

Beynimiz ve kalbimiz, bu kadar zıt duygular (Dehşet-Neşe-Öfke-Haz) arasındaki geçişleri milisaniyeler içinde yapabilecek kapasiteye sahip değildir. Bu duygusal hız treni, vicdanın “Fren Mesafesi”ni yok eder. Duramayan zihin, hissedemez. Hissedemeyen zihin, ahlaki bir özne olamaz.

Nasırlaşan Ruhlar ve Dijital Demans

Bu aşırı hızın sonucu, tıbbi bir terimle açıklanabilir: Nasırlaşma. Elimiz çok çalıştığında nasıl nasır tutuyorsa, ruhumuz da bu duygu bombardımanına karşı kendini korumak için nasır tutar.

Artık acı bizi acıtmaz. Skandal bizi şaşırtmaz. Ölüm bizi durdurmaz. Sadece “izleriz” ve “geçeriz.” Buna “Dijital Demans” diyoruz. Bu, telefon numaralarını unutmak gibi bir hafıza sorunu değildir; bu, olayların “anlamını” unutma sorunudur.

Bir felaket olduğunda 3 gün yas tutup 4. gün hiçbir şey olmamış gibi kahve fotoğrafı paylaşmamızın sebebi, kötü insanlar olmamız değildir. Sebebi, dijital hızın bize yas tutacak, o acıyı sindirecek ve hafızaya kazıyacak “zamanı” tanımamasıdır. Hız, hafızayı siler. Hafızası olmayan bir toplumun ise ahlakı olamaz; sadece refleksleri olur.

Scroll’a Karşı Direniş: Yavaşlık Hakkı

Peki ne yapacağız? Telefonları atıp mağaraya mı çekileceğiz? Hayır. Ama hız pedalından ayağımızı çekeceğiz.

Ahlakı yeniden inşa etmek istiyorsak, önce “Yavaşlama Hakkı”nı savunmalıyız.

  • Bir acı haberi okuduğunda, hemen “sonrakine” geçme. Telefonu masaya koy. Camdan dışarı bak. O acının içinde en az 5 dakika kal. Bırak canın yansın. Çünkü o yanma hissi, vicdanının hâlâ canlı olduğunun ispatıdır.
  • Algoritmaların seni sürüklediği o otobandan çık. Kendi patikanı çiz.
  • Ve en önemlisi; MUS (Minimum Uygulanabilir Sorumluluk) ilkesi gereği, etki alanını yavaşlat. Masadaki sohbette herkes telefona bakarken, telefonu cebine koyup göz teması kuran kişi sen ol. O küçük “duraklama”, o masadaki ahlaki iklimi değiştirecek tek devrimdir.

Sonuç: Hızın Kölesi mi, Zamanın Efendisi mi?

Milan Kundera, “Yavaşlık ile hafıza, hız ile unutuş arasında gizli bir bağ vardır” der. Dijital çağda ahlaklı kalmanın tek yolu, o unutuş tünelinden çıkıp, hafızanın yavaş patikasına dönmektir.

Çünkü dünyayı, timeline’ı hızla kaydıranlar değil, o akışın ortasında durup “Bir dakika, burada bir yanlışlık var” diyebilenler kurtaracak.

Unutmayın: Şeytanın en sevdiği zaman dilimi, “Hemen Şimdi”dir. Vicdanın zamanı ise “Sabır”dır.