Doç. Dr. Mürsel DOĞRUL ile “Değişen Dünya Düzeninde Güvenlik, Enerji ve Japonya”
- Tarih:
Röportaj: Mürsel Doğrul

Röportajı yapan: Emrullah Öztürk
Uluslararası sistemin bir geçiş ve dönüşüm sürecinden geçtiği, güvenlik kavramının geleneksel sınırlarını aşarak enerji, teknoloji ve ekonomiyle iç içe geçtiği bir dönemdeyiz. ABD-Çin rekabetinden Rusya-Ukrayna Savaşı’na, uzay rekabetinin yeniden canlanmasından Orta Doğu’daki krizlere, yapay zekâ ve siber güvenlik eksenli yeni tehditlere kadar uzanan bu çok katmanlı dönüşüm, devletlerin dış politika ve güvenlik stratejilerini yeniden tanımlamalarını zorunlu kılıyor. Bu süreçte, önemli ve yerleşik bir orta güç olan Japonya’nın savunma politikalarındaki değişim, enerji güvenliği arayışları ve Hint-Pasifik’te üstlendiği rol, küresel siyasetin geleceğini anlamak açısından dikkat çekici bir örnek sunuyor.
Bu söyleşide, Japonya çalışmaları ve uluslararası güvenlik alanındaki akademik birikimiyle öne çıkan konuğumuzla değişen dünya düzenini, Japonya’nın stratejik dönüşümünü, enerji jeopolitiğini, Türkiye’nin Hint-Pasifik vizyonunu ve teknolojinin güvenlik çalışmalarına etkisini ele aldık. Küresel siyasetin bugünü ve geleceğine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler sunan bu röportaj, uluslararası ilişkilerde yaşanan dönüşümü daha geniş bir perspektiften değerlendirmek isteyenler için önemli bir çerçeve ortaya koyuyor.
Son yıllarda uluslararası sistemin tek kutupluluktan çok kutupluluğa evrildiği yönünde güçlü tartışmalar var. Sizce gerçekten yeni bir dünya düzenine mi geçiyoruz, yoksa mevcut düzen sadece bir dönüşüm mü yaşıyor?
Uluslararası sistem, Soğuk Savaş sonrası ABD merkezli gelişen tek kutuplu yapının yetersiz kaldığı ve güç dengelerinin yeniden dağıldığı geçişsel bir dönüşüm süreci yaşamaktadır. Ancak mevcut jeopolitik tabloyu yalnızca basite indirgenmiş bir “çok kutupluluk” kavramıyla açıklamak yetersiz kalır. Küresel siyasetin bugünkü dinamiklerini anlamak ve kavramsallaştırmak adına “çok katmanlı” (multi-layered) tanımı çok daha açıklayıcı bir analitik çerçeve sunmaktadır.
Günümüzde güç, Soğuk Savaş’taki gibi yalnızca iki devasa blok arasında ya da tek bir küresel hegemonun elinde toplanmamaktadır. Askeri, ekonomik, teknolojik ve bölgesel yetki alanlarında farklı aktörlerin öne çıktığı karmaşık bir ağ mimarisi şekillenmektedir. Bu süreçte Birleşmiş Milletler (BM) gibi II. Dünya Savaşı sonrası kurgulanan küresel yönetişim kurumları kriz çözme kapasitelerini yitirirken, büyük güç rekabetinin yanında Türkiye ve Japonya gibi stratejik otonomi arayışındaki “orta ölçekli güçler” (middle powers), sistemdeki boşlukları esnek ve çok yönlü dengelenme politikalarıyla doldurmaktadır.
Sonuç olarak, uluslararası sistem tamamen sıfırdan kurulan yeni bir yapıdan ziyade, mevcut kural, kurum ve güç merkezlerinin teknolojik bağımsızlık, savunma sanayisi kapasitesi ve esnek ittifak ağları üzerinden radikal bir biçimde dönüşüm yaşadığı çok katmanlı bir evreden geçmektedir.

Japonya uzun yıllar “pasifist” dış politika anlayışıyla tanındı. Ancak son dönemde savunma harcamalarını artırması ve güvenlik stratejisini yeniden şekillendirmesi dikkat çekiyor. Bu değişimi nasıl okumak gerekir?
Japonya’nın uzun yıllar benimsediği “pasifist” dış politika anlayışındaki kırılma ve savunma bütçesini artırarak güvenlik stratejisini yeniden şekillendirmesi, anlık bir siyasi tepki değil, içinde bulunduğu jeopolitik durum ve tırmanan bölgesel rekabet gereği planlı bir dönüşümdür. Doğu Asya’da ve Hint-Pasifik genelinde değişen güvenlik ortamı, Tokyo yönetimi için bu stratejik dönüşümü kaçınılmaz bir zorunluluk haline getirmiştir.
Bu dönüşümün başarılmasında en kritik unsur, Japon savunma sanayisi firmalarının sahip olduğu teknolojik birikim ve sermaye gücüdür. Geçmişte de hızlı endüstriyel ve teknolojik adaptasyon yeteneğini kanıtlamış olan Japon sanayi altyapısı, ordunun ve devletin değişen güvenlik ihtiyaçlarına hızla uyum sağlayabilecek boyuttadır.
Japonya, pasifist kısıtlamaların getirdiği kırılganlıkları aşmak adına savunma sanayisini ve güvenlik doktrinini yeniden kurgulamaktadır. Bu adım, Doğu Asya’daki güç dengelerini korumayı ve ülkenin stratejik otonomisini yüksek teknolojiye dayalı caydırıcılıkla pekiştirmeyi amaçlayan bilinçli, altyapısı hazır ve planlı bir jeopolitik dönüşümdür. Ancak bu dönüşümün önce daha tecrübeli NATO üyesi aktörlerle müşterek projelerle başlaması gerekmektedir; nitekim Japonya 6. nesil savaş uçağı (Global Combat Air Programme-GCAP) için Birleşik Krallık ve İtalya ile çalışmaktadır.
ABD-Çin rekabeti Hint-Pasifik’i küresel siyasetin merkezine taşıdı. Bu rekabetin önümüzdeki on yılda uluslararası sistem üzerindeki en önemli etkisi sizce ne olacak?
ABD-Çin rekabeti doğrultusunda Hint-Pasifik’in dünya siyasetinin merkezine oturması, Orta Doğu, Asya ve Avrupa ülkelerini doğrudan etkileyerek küresel siyasetin ağırlık eksenini kaydırmaktadır. Bu süreçte araştırma altyapıları, sermaye akışları ve özellikle yüksek teknoloji konularındaki yatırım merkezleri belirgin bir biçimde bu coğrafyaya doğru şekillenmektedir.
Bölgenin yeni sıklet merkezi haline gelmesiyle birlikte, büyük güç gösterileri, gövde gösterileri ve yeni nesil savaş teknolojilerinin sergilendiği temel alan bundan sonra Hint-Pasifik olacaktır. Bu durum, güç mücadelesinin sahada somut teknolojik ve askeri üstünlük yarışına dönüşmesine yol açmaktadır.
Önümüzdeki on yılda uluslararası sistem üzerindeki en önemli etki ise bölgesel ittifak yapıları üzerinde görülecektir. Hint-Pasifik bölgesinde yer alan orta ölçekli devletler ve müttefikler, kendi aralarındaki ilişkileri ve stratejik konumlanmalarını artık küresel büyük güçlerin bölgedeki emellerini ve rekabetini göz önüne alarak kurgulamak zorunda kalacaktır.

Doktora çalışmanızda Japonya’nın Orta Doğu politikası ile enerji ekonomisini ele aldınız. İsrail-İran gerilimi ve bölgesel krizler Japonya’nın enerji güvenliği politikalarını nasıl etkiliyor?
Japonya, özellikle fosil yakıtlar düşünüldüğünde, enerjide tamamen dışa bağımlı bir aktördür. Nükleer teknolojiden faydalanmasının yanı sıra enerjisinin yaklaşık %8-10’luk kısmını Rusya’daki Sakhalin gibi konsorsiyumlardan karşılasa da[1] petrol ihtiyacını BAE (Birleşik Arap Emirlikleri), Suudi Arabistan, Kuveyt ve Umman gibi Körfez ülkeleriyle yaptığı ticaretle sağlamaktadır. Her ne kadar İran’dan doğrudan bir enerji alımı yapmasa da muhtemel bir krizde Körfez’in ve Hürmüz Boğazı’nın tıkanması enerji fiyatlarını hızla yukarı çekerek Japon ekonomisi üzerinde doğrudan baskı oluşturmaktadır.
Bu durum halk nezdinde ciddi bir endişe kaynağıdır. Zira 1973 petrol krizinde Japon ekonomisinin yaşadığı ağır kırılma hafızalardaki tazeliğini korumaktadır. Japonya, benzer şokları önlemek amacıyla stratejik rezervlerini artırmış olsa da aşırı planlı ve hassas dengelere dayalı ekonomik yapısı gereği öngörülemeyen girdi maliyetleriyle karşılaştığında tüm analizlerini baştan revize etmek zorunda kalmaktadır. Bu belirsizlik yönetimi, Tokyo için sürekli bir kaygı unsuru yaratmaktadır.
Diplomatik alanda ise Japonya, ABD ile müttefiklik ilişkisini sürdürürken, Orta Doğu ülkelerini ve İran’ı rahatsız edecek adımlardan kaçınan hassas bir denge politikası izlemektedir. Doğrudan sert bir duruş sergilemek yerine finansal destekler, bölgesel yatırım teşvikleri sunmakta veya ABD’nin odağını başka alanlara yönlendirmeye çalışmaktadır. Eş zamanlı olarak enerji güvenliğini riske atmamak adına Malezya, Güneydoğu Asya, Avustralya ve Rusya gibi alternatif aktörlerle enerji ticaretini artırarak tedarik hatlarını çeşitlendirmektedir.
Enerji artık sadece ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir güç unsuru olarak görülüyor. Yenilenebilir enerjiye geçiş süreci, ülkeler arasındaki güç dengelerini nasıl değiştirebilir?
Yenilenebilir enerjiye geçiş süreci temel olarak bir kaynak, altyapı ve teknoloji yatırımı meselesidir. Ülkeler arasındaki güç dengelerini değiştiren en büyük zorluk ise teknolojik maliyettir. Yani üretilen enerjinin sağladığı ekonomik getirinin yapılan devasa altyapı maliyetlerini karşılayamaması durumudur. Bu alanda teknolojiyi geliştirip maliyetleri düşürebilen devletler jeopolitik ve ekonomik olarak kârlı çıkacaktır. Ancak çevresel kaygılar henüz yenilenebilir enerjiye dönüşümü tek başına yönlendirmeye yetmemekte ve devletlerin stratejilerinde ciddi kafa karışıklıkları yaratmaktadır. Nitekim Fransa gibi aktörler enerjisinin yaklaşık %60’ını nükleerden karşılayıp nükleeri yeşil enerji olarak görürken, Almanya gibi ülkeler güneş ve rüzgâr gibi doğrudan yenilenebilir alanlara odaklanmaktadır.[2]
Önümüzdeki dönemde güç dengelerini sarsacak en kritik teknolojik kırılmalardan biri hidrojen teknolojisi olacaktır. Enerji denkleminde hidrojen önemli bir girdi haline gelirken, ülkelerin kendi coğrafi koşullarına uygun özgün çözümler üretmesi stratejik önem taşımaktadır. Ancak yenilenebilir enerji talebi ve maliyetleri karşılanamadığında, büyük güçler de dahil olmak üzere pek çok devlet ucuza ve kolayca erişilebilen kömür gibi klasik fosil kaynaklara geri dönmektedir. Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31 sürecinde de görüleceği üzere, bu “enerji tüketim paradoksu” küresel siyasette devletleri en çok zorlayan temel başlık olmaya devam edecektir.
Türkiye son yıllarda Asya’ya yönelik diplomatik açılımlarını artırıyor. Türkiye’nin Japonya ve genel olarak Asya-Pasifik ülkeleriyle ilişkilerinde hangi alanlarda yeni iş birlikleri geliştirilebilir?
Türkiye’nin Asya-Pasifik bölgesindeki diplomatik açılımları, ASEAN ile sürdürülen diyalog ortaklığı süreci ve Hint-Pasifik haritasının şekillenmesiyle birlikte ciddi bir ivme kazanmıştır. Bu doğrultuda Türkiye; Azerbaycan, Pakistan, Malezya, Hindistan ve Japonya gibi aktörlerle ilişkilerini güçlendirerek Asya genelinde önemli bir stratejik zemin inşa etmektedir. İlişkilerin geleceğinde ise “stratejik tamamlayıcılık” (strategic complementarity) ilkesi çerçevesinde hareket edilmesi gerekmektedir. Bu denklemde Türkiye bölge ülkelerinden enerji tedarik ederken, kendi geliştirdiği yüksek teknolojili savunma sanayisi ürünlerini bu ülkelere ihraç edebileceği karşılıklı faydaya dayalı politikalar geliştirebilir.
Bu stratejinin başarıya ulaşması için kafa karışıklığı yaratan çok sayıda bağlayıcılığı düşük mutabakat zaptı (MOU) imzalamak yerine, ülke özelinde terzi usulü reçeteler hazırlanarak birkaç somut ve elle tutulur alan üzerine odaklanılması şarttır. Nitekim Malezya ile ANKA-S ve MİLGEM kapsamında yürütülen savunma sanayisi iş birlikleri, Endonezya ile başlatılan KAAN projesi süreci ve Pakistan ile kurulan derin ortaklıklar bu yaklaşımın başarılı numuneleridir.
Benzer nitelikteki özgün ve nokta atışı modellerin Singapur gibi bölge ülkeleriyle de kurulması hedeflenmelidir. Japonya özelinde ise, henüz üst düzey istişare ve niyet beyanı düzeyinde kalan anlaşmaların somut projelere dönüştürülüp derinleştirilmesi, Türkiye’nin Asya-Pasifik’teki konumunu çok daha sağlam bir zemine oturtacaktır.
Güvenlik kavramı artık yalnızca askerî tehditlerle açıklanmıyor. Siber güvenlik, ekonomik güvenlik, yapay zekâ ve kritik teknolojiler günümüzde güvenlik çalışmalarını nasıl dönüştürüyor?
Dijitalleşmenin ivme kazanmasıyla birlikte güvenlik çalışmaları, geleneksel askerî çerçevenin ötesine geçerek bambaşka bir boyuta ulaşmıştır. NATO’nun “yükselen ve yıkıcı teknolojiler” (emerging and disruptive technologies) olarak tanımladığı yapay zekâ, blokzincir, kuantum ve kritik altyapı teknolojileri, günümüzde devletlerin egemenlik ve caydırıcılık kapasitelerinin ana omurgasını oluşturmaktadır. Buradaki “yıkıcılık” unsurunun temel kaynağı ise kurumların ve toplumların bu yeni teknolojilere yabancı kalması ve teknolojik adaptasyon hızının, tırmanan tehdit ortamının gerisinde kalmasıdır.
Teknoloji güvenlikleştirildiğinde, yapay zekânın karar alma mekanizmalarına entegrasyonu ile siber alanda veri bütünlüğünün korunmasında blokzincirin merkeziyetsiz doğası gibi başlıklar doğrudan güvenlik denklemine dahil olmaktadır. Bu durum, uluslararası ilişkiler uzmanlarının analitik yaklaşımını da radikal bir biçimde dönüştürmektedir. Zira uzmanlar artık yalnızca jeopolitik aktörleri değil, adeta bir bilgisayar mühendisi titizliğiyle teknolojinin potansiyel zafiyetlerini, veri manipülasyon risklerini ve siber tehdit boyutlarını da hesaplamak durumundadır. Dolayısıyla güvenlik tehditleri katmanlaşıp derinleşirken, küresel güç rekabeti de doğrudan bu teknolojik üstünlük alanlarına kaymaktadır.
Bu süreçte ortaya çıkan dışa bağımlılık risklerini bertaraf etmek ve jeopolitik kırılganlıkları aşmak ise ancak teknolojik otonomiyle mümkündür. Nitekim Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) bünyesinde editörlüğünü yürüttüğümüz ve Türkçe–İngilizce olarak yayımlanan Millî Teknoloji Hamlesi eserlerinin de temel çıkış noktası budur: Teknolojiye yalnızca savuşturulması gereken bir güvenlik tehdidi veya pasif bir tüketim nesnesi olarak yaklaşmak yerine, YZ’den siber güvenliğe, sağlıktan eğitime, tarımdan aileye kadar uzanan yerli, millî ve bağımsız bir teknoloji ekosistemi inşa ederek küresel sistemdeki bu katmanlı tehditlere karşı sürdürülebilir bir stratejik yetkinlik kazanmaktır

Rusya-Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu’daki çatışmalar uluslararası kurumların etkinliğini yeniden tartışmaya açtı. Birleşmiş Milletler gibi kurumlar sizce mevcut krizlere cevap verebilecek kapasiteye sahip mi?
Rusya-Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu’daki tırmanan çatışmalar, uluslararası sistemin mevcut yapısını ve küresel kurumların işlerliğini ciddi anlamda sorgulamaktadır. Çatışma ve savaş sayısının sürekli arttığı günümüz jeopolitik ikliminde, BM gibi II. Dünya Savaşı sonrasında kurgulanmış yapıların mevcut krizlere etkin cevap verebilme kapasitesi son derece tartışmalı bir hale gelmiştir. Kuruluşunun yüzyılına yaklaşan BM, yapısal kilitlenmelerle karşı karşıyadır ve bu sorunların mevcut mekanizmalarla aşılabileceğine dair sistemik inanç giderek zayıflamaktadır. Bu tablo, başat güç değişimiyle birlikte “Global Governance Initiative” (Küresel Yönetişim Girişimi) gibi alternatif arayışları ve yeni model önerilerini ön plana çıkarmaktadır.
Sistemdeki bu tıkanıklık karşısında Türkiye’nin kararlılıkla dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” (The world is bigger than five) ilkesi, küresel yönetişimin adil bir zemine kavuşması adına hayati bir vizyon sunmaktadır. Ancak bu söylemin uluslararası alanda karşılık bulması ve sistemi dönüştürecek bir etki yaratabilmesi, arkasında buna haiz somut bir ekonomik güç ve nitelikli savunma sanayisi iş birliklerinin bulunmasına bağlıdır. Dolayısıyla uluslararası kurumların işlevsizleştiği bir dönemde, vizyoner diplomatik söylemler çok önemlidir ve de güçlü bir askerî, teknolojik ve ekonomik otonomiyle desteklendiği ölçüde küresel krizlere karşı gerçek bir alternatif oluşturabilir.
Japonya üzerine uzun yıllardır çalışan bir akademisyen olarak, Türkiye’de Japonya hakkında en fazla yanlış anlaşılan ya da eksik bilinen konu sizce nedir?
Japonya, Türkiye’de popüler kültür (manga, anime vb.) ve iki ülke arasındaki köklü tarihsel dostluk sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha fazla tanınsa da Japon toplumuna ve devlet yapısına dair ciddi bir algı eksikliği ve idealize etme yanılgısı mevcuttur. Türkiye’deki genel algıda Japonya, ekonomik ve siyasi açıdan tamamen sorunsuz, her yönüyle mükemmel işleyen bir ülke olarak görülmektedir. Oysa Japonya, acımasız rekabet duygusu, başarısızlığa karşı yüksek tahammülsüzlük, hızla yaşlanan nüfus, çözülen aile ilişkileri ve düşen doğum oranları gibi kapitalist sistemin getirdiği ağır yan etkilerle ve toplumsal krizlerle boğuşan bir aktördür.
Bu durum sanılanın aksine, Japonya’yı tarih boyunca büyük sıkıntılar çekmiş, teknolojik ve ekonomik ilerlemenin yanında toplumsal seviyede manevi desteğe ihtiyaç duyan bir yapıya dönüştürmüştür. Bu toplumsal sosyolojinin ilginç çelişkilerini görmek mümkündür. Nitekim terör olgusu dünyada genellikle yoksulluk veya radikalleşmeden beslenirken, Japonya’da zengin ve elit kesimin içerisinden çıkan terör yapılarına dahi rastlanabilmektedir.
İki ülke ilişkilerinde en az bilinen ve göz ardı edilen nokta ise Japon toplumunun iletişim ve diplomasi tarzındaki ketumluğudur. Türk tarafında var olan sevgi, saygı ve olumlu yaklaşıma karşılık, Japon insanı ve kurumlarıyla ilişkileri yüzeysel aşamadan çıkarıp derinleştirmek oldukça zor ve zaman alan bir süreçtir. Bu ketum ve temkinli yapıyı doğru okumak, Türkiye’nin Japonya ile ilişkilerini gerçekçi bir zemine oturtması açısından kritik öneme sahiptir.
Akademik çalışmalarınız sırasında Japonya’da uzun süre araştırmalar yürüttünüz. Japon akademi kültürünün sizi en çok etkileyen yönü ne oldu ve Türkiye’deki akademiye hangi yönleri örnek olabilir?
Japon akademi ve bilim kültüründe en çok dikkat çeken yönlerin başında, disiplinler arası çalışma disiplini, gelişmiş üniversite ve kütüphane altyapısı ile araştırma kaynaklarının son derece sistemli kullanılması gelmektedir. Ancak asıl büyüleyici olan tarihsel dönüşümdür. 19. yüzyıla kadar temel bilimlerde belirgin bir varlık gösteremeyen bir ülkenin, günümüzde çok sayıda Nobel Ödülü kazanan, temel bilimler ve nükleer teknoloji gibi alanlarda küresel ölçekte başa oynayan bir güç haline gelmesi sorgulanmalıdır. Japonya bu sıçramayı, 1800’lerin sonundan itibaren özellikle Alman akademik kaynaklarından yaptıkları nitelikli çevirilerle kendi eğitim ve bilim sistemini baştan inşa ederek başarmıştır. Yüksek okuryazarlık oranının da verdiği güçle, farklı dil ve kültür sistemleri içinde hem kendi milli benliğini korumuş hem de Batı tarzı bilim yapma yöntemlerini ustalıkla bünyesine entegre etmiştir.
Bu adaptasyon kabiliyeti, Japon akademisini ve düşünce dünyasını son derece dinamik kılmaktadır. Dünya genelindeki teknolojik, idari ve toplumsal değişimleri yakından takip eden Japonya, küresel standartlara hızla uyum sağlama yeteneğine sahiptir. Aynı zamanda ürettiği bilgiyi, kamu hizmetini ve kültürel ögeleri yalnızca kendi ülkesine değil; Brezilya’dan Rusya’ya, Afrika’dan Amerika’ya kadar tüm dünyada kabul görecek evrensel bir dille kurgulamayı başarabilmektedir.
Türkiye’deki akademi için bu tecrübeden çıkarılacak en kıymetli ders, dışarıdaki bilgi ve bilim birikimini hızla kendi diline ve yapısına adapte edebilme yeteneği, disiplinler arası çalışma kültürü ve yerelden beslenip evrensel standartlarda çıktı üretebilme vizyonudur. Hem kendi özgün kimliğini koruyup hem de küresel bilgi üretimine bu derece uyum sağlayabilen bütüncül akademik yaklaşım, Türk akademisi için son derece ilham verici bir örnek sunmaktadır.
Genç araştırmacılar uluslararası ilişkiler alanında giderek daha karmaşık ve belirsiz bir dünyayı analiz etmeye çalışıyor. Bu alanda çalışmak isteyen lisans ve lisansüstü öğrencilerine hangi yetkinlikleri kazanmalarını tavsiye edersiniz?
Uluslararası ilişkiler disiplininde binlerce yayın ve zengin bir teorik birikim bulunsa da bu literatürün küresel krizleri proaktif olarak önlemek yerine çoğunlukla olaylar gerçekleştikten sonra açıklayan reaktif bir yapıda kalması ciddi sorgulamaları beraberinde getirmektedir. Ancak disiplini asıl bilim haline getiren unsur, çatışmaların ilkelerini masaya yatırabilmek ve ontolojik olarak güvensiz bir dünyada diplomasiyi işletebilmektir. Realist teorilerin ağırlıkta olduğu mevcut küresel düzende güçlünün sözünün geçtiği acımasız bir yapı egemendir. Bu noktada temel hedef, krizleri en az zararla atlatmak ve kurulan sistemik mekanizmalarla zayıf konumdaki aktörleri ile azınlıkları koruyabilmektir. Nitekim tarih, azınlık veya kurban durumuna düşmemek adına mücadele veren halkların başarı hikâyeleriyle şekillenmektedir.
Bu zor ama bir o kadar dinamik alanda çalışacak lisans ve lisansüstü öğrencilerin, disipline yaklaşım tarzlarını radikal bir şekilde genişletmeleri gerekmektedir. Uluslararası ilişkiler artık yalnızca geleneksel sosyal bilim sınırları içine sıkıştırılamaz. Tıptan mühendisliğe kadar her alanın küresel siyasette bir karşılığı vardır. Dolayısıyla genç araştırmacıların temel hedefi, sadece bu bölümü okumak değil, dünyadaki her teknik veya bilimsel konuyu uluslararası ilişkiler perspektifinden analiz edebilecek disiplinler arası bir bakış açısı ve yetkinlik kazanmak olmalıdır.
Ayrıca bu analitik derinliği destekleyecek en kritik araç dil yetkinliğidir. Araştırmacıların İngilizce, Çince, Fransızca, İspanyolca, Almanca veya Japonca gibi küresel siyasette ve akademide ağırlığı olan dilleri öğrenmeleri elzemdir. Bununla birlikte, kendi tarihsel ve coğrafi birikimimizi doğru okuyabilmek adına öncelikle güçlü bir Türkçe hakimiyetine, Osmanlıca bilgisine sahip olmak ve yakın coğrafyamızı doğrudan anlayabilmek için Arapçayı da bilmek onları uluslararası alanda yetkin ve özgün birer araştırmacı kılacaktır.
Önümüzdeki 10 yılı düşündüğünüzde, uluslararası ilişkiler literatüründe bugün yeterince konuşulmayan ancak geleceğin en belirleyici güvenlik meselesi olacağını düşündüğünüz konu nedir?
Önümüzdeki on yılda uluslararası ilişkiler literatüründe yeterince tartışılmayan ancak geleceğin en belirleyici güvenlik meseleleri haline gelecek birkaç kritik başlık öne çıkmaktadır. Bunların başında dijitalleşmenin yarattığı ve YZ ile zirveyi yaşayacak “dijital kolonyalizm” (dijital sömürgecilik) süreci gelmektedir. Belli ülkelerde kümelenen dev YZ ve teknoloji şirketlerinin sermayeyi, veriyi ve altyapıyı tekellerine alarak aşırı merkezileşmesi, diğer devletleri dijital alanda bağımsız hareket edemeyen ve sürekli tüketmeye zorlanan birer koloni haline getirmektedir. Bu durum, ulus devletlerin dijital egemenliğini ve özgür karar alma kapasitesini tehdit eden yeni ve derin bir güvenlik zafiyetidir.
Bir diğer temel kırılma noktası, mevcut kapitalist üretim modelinin ve sürdürülebilirlik krizinin sorgulanması olacaktır. İhtiyacın katbekat üzerinde üretim yapıp serbest piyasa rekabeti adı altında küresel kaynakları tüketen bu yapı, dünyayı kaçınılmaz bir ekonomik ve ekolojik krize sürüklemektedir. Buradaki çözüm, komünist ya da marksist bir modeli savunmak değil, ihtiyaca odaklanan ve “öze dönmeyi” esas alan yeni bir üretim anlayışını küresel ölçekte tartışmaya açmaktır. Buna ilaveten, azalan doğum oranları ve değişen demografik yapılar ulus devletlerin geleceğini tehdit ederken uluslararası siyasetteki etik çöküş, devletlerin bencillikleri ve etnik soykırımlara varan krizler de kronik birer sorun alanı olarak varlığını sürdürecektir.

Tüm bunların ötesinde, en kritik gelecek vizyonlarından biri de uzay jeopolitiği ve uzay yönetişimidir. Günümüzde bilim kurgu gibi görünen uzay çalışmaları, roket teknolojilerindeki hızlı gelişimle birlikte somut bir güvenlik alanına dönüşmektedir. Sınırsız ve sonsuz sanılan evrende parsel parsel çalışma alanlarının ilan edilmesi, yörüngelere ve gezegenlere mekikler yerleştirilerek uzay kolonilerinin kurulması, önümüzdeki dönemde devletler arasındaki güç mücadelesinin ve hegemonya yarışının en üst katmanını oluşturacaktır.
Doç. Dr. Mürsel Doğrul Kimdir?
Uluslararası ilişkiler doçenti olan Mürsel Doğrul, Millî Savunma Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olup güvenlik çalışmaları, uluslararası ilişkiler kuramları ve Asya-Pasifik jeopolitiği alanlarında uzmanlaşmıştır. Akademik üretimi özellikle Japon dış politikasının karar alma dinamikleri, enerji güvenliği bağlamında Japonya’nın ekonomi-politik yönelimleri ve bölgesel stratejik rekabetin yapısal boyutlarına odaklanmaktadır. Yüksek lisans ve doktora çalışmalarında Japonya’nın terörle mücadele yaklaşımını ve enerji politikalarının ekonomi-politiğini inceleyen Doğrul, Japonya’da Meiji Üniversitesi ile Tokyo Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak saha ve arşiv çalışmaları yürütmüştür. Millî Savunma Üniversitesi’ndeki derslerinin yanı sıra çeşitli uluslararası kuruluşlarda güvenlik çalışmaları, enerji politikaları ve küresel risk analizine ilişkin uzmanlık eğitimleri vermektedir. Uluslararası güvenlik, ekonomik güvenlik, eleştirel güvenlik çalışmaları ve bilim diplomasisi temel akademik ilgi alanlarını oluşturmaktadır. 2019’dan bu yana Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Genç Akademi’yi ulusal ve uluslararası düzeyde temsil eden Doğrul, TÜBA Uluslararası İlişkiler Çalışma Grubu üyesi olarak bilim diplomasisi ekosistemine aktif katkı sunmakta; Uluslararası Bilim Konseyi (ISC), Avrupa Akademileri Birliği (ALLEA), Akademiler arası Ortaklık (IAP) ve Global Young Academy (GYA) gibi küresel ağlarda Türkiye’yi temsil etmektedir. Kasım 2025’te TÜBA Akademi Konseyi tarafından TÜBA Genç Akademi Başkanı olarak görevlendirilmiştir. Evli ve bir çocuk babası Dr. Doğrul ileri düzeyde İngilizce ve iyi düzeyde Japonca bilmektedir.
[1] Ukrayna’ya saldırmasından sonra Rusya’ya uygulanan yaptırımlara rağmen Japonya, Sakhalin-1 ve Sakhalin-2 petrol/doğalgaz projelerindeki hisselerini devretmemiş ve konsorsiyumda kalmıştır.
[2] Fransa: Elektrik üretiminin yaklaşık %60-70’ini nükleer santrallerden karşılamaktadır. Fransa’nın yoğun lobicilik faaliyetleri sonucunda AB, nükleer enerjiyi taksonomi kural setine dahil ederek “yeşil/sürdürülebilir yatırımlar” kapsamına almıştır. Almanya: Tam tersi bir stratejiyle Nükleer Çıkış (Atomausstieg) kararı almış, son nükleer santrallerini kapatmış ve rüzgâr/güneş gibi doğrudan yenilenebilir kaynaklara yönelmiştir.




