Dünyayı “Utanç” Kurtaracak
- Tarih:

“Bazen her şey tıpkı bir rüya gibi geliyor. Benim gördüğüm bir rüya değil, rol almak zorunda olduğum, bir başkasının rüyası… Peki bizi rüyasında gören kişi uyandığında ve “utanç” duyduğunda ne olacak?”
Tarkovsky‘in Solaris filminde şöyle bir replik geçiyor:
Ingmar Bergman’a sormuşlar;
“Gidişat kötü, dünya nasıl kurtulacak?” “Utanç” demiş Bergman.
“Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir!”
Peki utancın diğer duygulardan farkı nedir? Bergman şöyle diyor: “Çünkü utanmak “kibir” denilen en büyük günahın panzehiridir. Yalanın, iftiranın, hırsızlığın, pişkinliğin, arsızlığın önündeki en büyük engeldir.”
1968 yapımı “Utanç (Skammen) filminin amacını “Sinematografi İnsan Yüzüdür” kitabında şöyle açıklıyor Bergman: “Utanç’ın amacı, “aşağılamanın, insan onurunu çiğnemenin, ona maruz kalan kimseler üzerinde nasıl bir insanlık kaybına yol açtığını göstermekti.”
ABD-İsrail ortaklığında başlatılan İran Savaşının görüntülerini izlerken, aklıma takılan birçok sorudan biri olan “Dünya nasıl kurtulacak?” sorusuna verilen cevapları düşündüm. Vicdan mı? Güzellik mi? Aşk mı? Yoksa Bergman’ın dediği gibi utanç mı?
Elbette savaşın iki türlü şiddeti var; dış şiddet ve iç şiddet. Bombalar, yangınlar, yıkılan evler, parçalanmış çocuk cesetleri, siyasal açıklamalar, meşruiyet propagandaları, medyatik manipülasyonlar, barış söylemleri ve distopik senaryoların yanında bir de insan psikolojisinin yaşadığı (iç şiddet) bireysel yıkımlar var.
“Utanç” filmi, iki bölümden oluşuyor. Jan ve Eva’nın sade ve basit yaşamını allak bullak eden ilk yarısında savaşın dış şiddetini yansıtan savaş görüntüleri izliyoruz. Dış dünyanın yıkımı toplumsal düzeni alt üst ediyor. İkinci bölümde ise Jan ve Eva’nın iç dünyasındaki değişimi, şiddetin sonuçları olarak izliyoruz. Bergman bu iki karakterin iç dünyasında meydana gelen yıkımdan yola çıkarak izleyiciye şu soruyu soruyor: Şiddet kapıyı çaldığında, sanat ve aşk bizi kurtarabilir mi?
İki Ruhun Anatomisi
Jan ve Eva, bir adada yaşayan ve bir zamanlar senfoni orkestrasında çalan iki müzisyendir. Jan (Max von Sydow), duygusal olarak kırılgan, fiziksel acıya toleransı düşük ve hatta biraz “çocuksu” bir karakterdir. Eva (Liv Ullmann) ise ilişkinin rasyonel ve dayanıklı tarafıdır.
Savaş patlak verdiğinde, bu iki karakterin rolleri dramatik bir biçimde değişir. Jan’ın başlangıçtaki korkaklığı, hayatta kalma güdüsüyle birleşerek korkunç bir zalimliğe evrilir. Bergman, savaşın insanı “iyileştirmediğini” veya “kahramanlaştırmadığını”, aksine içindeki en ilkel ve karanlık dürtüleri uyandırdığını Jan üzerinden gösterir. Eva ise vicdanı ile hayatta kalma arzusu arasında sıkışırken, sevdiği adamın bir canavara dönüşmesini izlemenin dehşetini yaşar.

“Utanç” Kavramının Katmanları
Sosyal medyada Dostoyevski’ye aitmiş gibi görünen ama Ali Şeriati’ye ait olan “İyi sandığınız insanların çoğu, eline fırsat geçmemiş kötülerdir.” sözü, en çok da savaş zamanı kendini gösterir. Savaş insanı değiştirir. İlkelleştirir, sertleştirir, duygusuzlaştırır. Görünen kimliğimizin ardındaki gerçek kimliğimiz ortaya çıkar. Sağduyu ve toplumsal normlar kaybolur, içgüdüler güçlenir. Jan ve Eva da savaşın yaşattığı bu iç şiddetten nasibini alarak değişirler. Bu bağlamda, “Utanç”, izleyiciye üç farklı düzlemde sunulur:
Bireysel Utanç: Jan’ın kendi canını kurtarmak için bir başkasını (hatta arkadaşı Jacobi’yi) feda etmesiyle başlayan süreç. Bu, insanın hayvansal hayatta kalma içgüdüsü karşısında medeni kimliğinden duyduğu utançtır.
İlişkisel Utanç: Eva ve Jan’ın birbirlerine karşı duydukları saygının yitimidir. Birbirlerinin en zayıf ve en iğrenç hallerine tanık olmaları, aralarındaki sevgiyi bir utanç kaynağına dönüştürür.
Varoluşsal Utanç: Eva’nın meşhur rüya anlatısında geçen şu cümle: “Bazen her şey bir rüyaymış gibi geliyor. Biz değil, başkasının gördüğü bir rüya. Ve o rüyayı gören kişi uyandığında utanç duyacak.” Bergman burada suçluluğu sadece eylemlere değil, var olmanın kendisine yükler.
Belediye Başkanı Jacobi, savaşın yarattığı ahlaki boşluğun bir sembolüdür. Gücü elinde bulunduranın, başkalarının hayatları ve bedenleri üzerinde nasıl bir tasarrufa sahip olduğunu temsil eder. Jacobi’nin Eva’ya para teklif ederek onunla birlikte olması, sadece bir sadakatsizlik hikayesi değil, savaş ekonomisinin insan onurunu nasıl metalaştırdığının kanıtıdır. Jacobi’nin infaz edilmesi gerektiğinde Jan’ın tetiği çekmesi, Jan’ın masumiyetini nihai olarak kaybettiği andır.

Siyasi Bağlam: Tarafsızlığın İmkansızlığı
“Utanç” filminin çekimleriyle aynı döneme rastlayan1968 yılı dendiğinde akla gelen ilk imge, sokaklara dökülen gençler ve “savaşa hayır” sloganlarıdır. Ancak Bergman, “Utanç” filminde madalyonun diğer yüzünü, yani bu büyük siyasi türbülansın ortasında kalan “küçük burjuva” sanatçısının felaketini işler. Film, 1960’ların sonundaki ideolojik kutuplaşmanın birey üzerindeki yıkıcı etkisini üç ana eksende ele alır:
1. Vietnam’ın Yankısı ve Medya Manipülasyonu
Filmde gördüğümüz isimsiz iç savaş, Vietnam Savaşı’nın Avrupa sinemasındaki bir izdüşümüdür. Özellikle Jan ve Eva’nın ordu tarafından yakalanıp zorla bir propaganda videosunda konuşturuldukları sahne, 1968’in en büyük tartışma konularından biri olan “medya ve dezenformasyon” kavramına doğrudan bir eleştiridir. Bergman, gerçeğin savaşın ilk kurbanı olduğunu gösterir. Jan ve Eva neye hizmet ettiklerini bilmeden, sadece hayatta kalmak için ekrana bakıp yalan söylerler. Bu, o dönemdeki ideolojik aygıtların bireyi nasıl bir “araç” haline getirdiğinin sarsıcı bir tasviridir.
2. Apolitik Olmanın Suçluluğu
1968 hareketleri, “Kişisel olan politiktir” mottosunu savunuyordu. Bergman’ın karakterleri Jan ve Eva ise tam tersine, dünyadan izole bir adada, radyolarını bozarak ve gazete okumayarak siyasetten kaçmaya çalışırlar. Onlar için tek gerçek “müzik” ve kendi küçük çiftlikleridir. Ancak savaş, kapılarını kırarak içeri girdiğinde Bergman şu sert mesajı verir: Siyasetle ilgilenmiyor olmanız, siyasetin sizinle ilgilenmeyeceği anlamına gelmez. Jan’ın filmin başındaki pasifliği ve “Ben sadece bir müzisyenim” savunması, filmin sonunda eline silah alıp cinayet işlemesiyle yerle bir olur. Bu, dönemin entelektüellerine yönelik bir eleştiridir: Fildişi kulelerinde oturan sanatçı, kaosun içine düştüğünde ahlaki pusulasını en hızlı kaybeden kişidir.

3. İdeolojilerin Belirsizliği: Kim Haklı?
Filmin en radikal siyasi tercihi, savaşan tarafların kim olduğunun asla açıklanmamasıdır. Kimin “özgürlük savaşçısı”, kimin “işgalci” olduğu belirsizdir. Her iki taraf da aynı dili konuşur, aynı şiddeti uygular ve aynı sorgulama tekniklerini kullanır. Bu tutum, 1968’in keskin ideolojik ayrımlarına (Sağ-Sol, Doğu-Batı) karşı Bergman’ın duyduğu derin güvensizliği yansıtır. Bergman’a göre şiddet ideolojiden bağımsızdır; güç el değiştirdiğinde sadece “ezen” ve “ezilen” yer değiştirir, ancak zulüm baki kalır.
“İmgeler” kitabında Bergman, filmini şöyle değerlendirir: “Bugün Utanç’ı izlediğim zaman iki bölümde değerlendirebileceğimi düşünüyorum. Savaş olaylarına ilişkin birinci yarı kötü. Savaşın etkilerine ilişkin ikinci yarı iyi. Birinci yarı sandığımdan çok daha kötü, ikinci yarı ise anımsadığımdan çok daha iyi. Birinci yarıda bölük pörçük iyi yerler var: Film iyi başlıyor. Çiftin durumu ve arka plan iyi düzenlenmiş. Filmin iyi yarısı, savaşın bittiği ve yan etkilerin acısının ortaya çıktığı an Liv Ullmann ve Max von Sydow’un bir patates tarlasında boğucu bir sessizlik içinde yürümeleriyle başlıyor. İnsan, bir tomar banknotun birkaç kez el değiştirmesini de içeren bir düzenle filmin ikinci yarısının özgünlüğünün yitirildiğini düşünebilir. Bu düzen 1950’lerin Amerikan dramaturgi etkilerini yansıtır. Utanç’ı yapmadan önce uzun bir süre bir sınırda süregelen “küçük bir savaş” üzerinde düşüncemi odaklaştırmaya çalışmıştım. Bir sınır savaşı, büyük bir karışıklık yaşanıyor ve kimse aslında neler olup bittiğini bilmiyor. Eğer senaryoyu yazarken daha sabırlı olsaydım bu “küçük savaşı” çok daha iyi betimlerdim. Ne var ki bu sabır bende yoktu.”
Bergman, aynı eserinde filmi iyi yapan unsur olarak, dış şiddetten sonra meydana gelen iç şiddetin insan ruhunda yaşattığı değişime vurgu yapıyor:
“Dış şiddet bitip iç şiddet başlayınca “Utanç” iyi bir film oluyor. Toplum artık işlevini yerine getiremeyince ana karakterler bir yargı ya da karar verilmeden önce bilinmesi gereken koşulları yitiriyorlar. Toplumsal ilişkileri bitiyor. İnsanlar parçalanıp ufalanıyorlar. Filmdeki zayıf erkek acımasız oluyor. Güçlü kadın göçüyor. Her şey bir düş oyununun içine kayıp bir göçmen gemisinin içinde son buluyor.”




