Durgun Suya Düşen Taş: Anlamın Kendi Menziline Yolculuğu
- Tarih:
Bir düşünürün zihninden dökülen kelime, aslında kendi mutlak hakikatinden kopup yabancı bir iklime sürgün edilen bir mülteci gibidir; o, kendi iç evreninde tam ve bütünken, muhatabın idrakine ulaştığı an parçalanmaya ve yeniden inşa edilmeye mahkumdur. Bizim anlama dediğimiz süreç, aslında düşünürün kastettiği ile bizim kapasitemizin trajik ve bir o kadar da estetik uzlaşmasıdır; çünkü insan dünyayı olduğu gibi değil, olduğu kadar ve olduğu haliyle görür. Türk düşünce geleneğinde, özellikle tasavvufi neşveyle harmanlanmış irfanda bu durum, lafzın ötesindeki manayı avlamak, yani kabuğu kırıp öze ulaşmak olarak betimlenir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın huzur arayışında ya da Nurettin Topçu’nun isyan ahlakında gördüğümüz üzere, bir fikir dile geldiği, yazıya döküldüğü andan itibaren artık sahibinin özel mülkü olmaktan çıkar. Tıpkı sakin bir gölün sinesine bırakılan bir taş gibi, fikir ilk temas anında bir merkez oluşturur ancak o merkezden yayılan dalgalar, kıyıya vurana dek artık taşın ağırlığından, renginden veya ilk düşüş hızından bağımsız bir hayat sürer. Dalga, suyun kendi doğasına, derinliğine, içindeki akıntılara ve çarptığı engellere göre şekil alır; yani düşünür taşı atar ama halkanın genişliği, yönü ve nihai menzili artık suyun, yani muhatabın ve zamanın ruhunun insafına teslim edilmiştir.

Anlamanın mümkünlüğü meselesi, bu noktada bir aynileşme beklentisinden ziyade bir yankılanma meselesine dönüşür. Düşüncenin haysiyeti tam da burada, onun bu özgürleşme ve başkalaşma kapasitesinde yatar. Eğer bir fikir, sadece söylendiği gibi kalsaydı ve zihinlerde hiçbir kırılmaya uğramasaydı, o bir hayat belirtisi değil ancak cansız bir dogma olurdu; oysa haysiyetli bir düşünce, yanlış anlaşılmayı ve kendi sınırlarını aşmayı göze alabilecek bir iç kudrete sahiptir. Yargılamak ise bu akışkan ve canlı süreci dondurma girişimidir. Yargı, dalgayı durdurup suyun hareketini bir fotoğrafa hapsetmeye çalışmaktır ki bu da düşüncenin haysiyetine vurulan en büyük darbedir. Cemil Meriç’in kamusu namus olarak nitelemesi, kelimenin haysiyetini koruma çabasıyken, aynı zamanda o kelimenin toplumun hafızasında nasıl hoyratça kırılmalara uğradığının da bir ağıtıdır. Yargılamak, düşünürün attığı taşın neden olduğu dalgayı bir cetvelle ölçmeye çalışırken suyun ıslaklığını ve serinliğini unutmaktır. Oysa gerçek bir entelektüel ilişki, fikrin otonomisini, yani kendi başına buyrukluğunu baştan kabul etmeyi gerektirir.
Fikir, merkezinden bağımsızlaştıkça ve düşünürün elinden çıkıp anonim bir rüzgara dönüştükçe gerçek gücüne kavuşur. Bu güç, artık yazarın ne dediğiyle değil, o sözün binlerce farklı zihinde hangi yaralara dokunduğu veya hangi karanlık odaları aydınlattığıyla ölçülür. Dolayısıyla anlama, bir kopyalama işlemi değil, bir yeniden üretimdir; yargı ise bu üretimin önüne çekilen, kibri ve durağanlığı temsil eden bir settir. Düşüncenin haysiyeti, onun her türlü peşin hükme ve yargıya rağmen kendi dalgasını sürdürebilme, başlangıçtaki niyetten fersah fersah ötede bile bir ruhu sarsabilme yeteneğinde gizlidir. Dalga kıyıya vurduğunda taş çoktan derinlerde sessizliğe gömülmüştür ama suyun yüzeyi artık hiçbir zaman eski durgunluğuna dönemeyecektir.




