Picture of Mehmet Harputluoğlu
Mehmet Harputluoğlu

Emanetin Sessiz Kaybı

A+ A-

​İnsan, kendisini ne zaman kaybettiğini bilir mi?

Kaybolmak, çoğu zaman bir anda gerçekleşen bir hadise değildir. Kimse bir sabah uyandığında aynaya bakıp “Artık kendim değilim.” demez. İnsan, kendisini büyük kırılmalarla değil; küçük vazgeçişlerle kaybeder. Önce bakmayı bırakır. Sonra düşünmeyi. En sonunda da bütün bunların eksikliğini hissetmemeyi öğrenir.

Hayatın en derin kayıpları gürültü çıkarmaz.

Bir ağacın gölgesi çekildiğinde dünya kararmaz. Bir çeşmenin suyu azaldığında şehir hemen susamaz. Fakat gölge yavaş yavaş eksilir, su damla damla çekilir. İnsan da böyledir. İç dünyası bir anda çoraklaşmaz. Hakikate açılan yollar, her gün biraz daha ihmal edilerek kapanır. Bu yüzden yaşadığımız çağın en büyük meselesi, insanın ne kadar bildiği değildir; neyi artık fark edemediğidir.

Sabah erkenden açılan fırının önünden geçerken ekmeğin kokusunu duymamak..

Göç mevsiminde gökyüzünü yaran kuşların yönünü hiç merak etmemek…

Yağmur başlamadan önce toprağın içine çöken o ağır sessizliği fark etmeden yürüyüp gitmek…

Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünür. Oysa insan, önce bu ayrıntılarla bağını kaybeder. Ardından hayatın bütünüyle. Çünkü insanı hayata bağlayan şey yalnızca nefes almak değildir. Hayret edebilmektir..

Modern dünyanın en büyük başarısı da tam burada saklıdır. İnsanlardan hakikati zorla almıyor; onu görünmez hâle getiriyor. Kimseye ‘Bakmayacaksın’ demiyor. Fakat bakılacak o kadar çok şey gösteriyor ki insan, gerçekten görmesi gerekeni unutuyor.

Kimseye ‘Düşünmeyeceksin’ demiyor. Fakat zihni, durmadan yeni uyaranlarla doldurarak düşünmeye ayrılan sessizliği ortadan kaldırıyor. İnsan böylece zincire vurulmuyor, yalnızca meşgul ediliyor. Böylelikle meşguliyet, zincirden daha güçlü bir esarete dönüşüyor. Çünkü zincir, insanı yürümekten alıkoyar. Sürekli meşgul edilen insan ise nereye yürüdüğünü unutur. İşte itirazımız burada başlıyor.

Çünkü biz yalnızca emeğin sömürülmesinden söz etmiyoruz. Daha derin bir dönüşümün içinden geçiyoruz. İnsanın yaratılışına emanet edilen zaman, dikkat, ilişki, hatta yalnızlık bile yavaş yavaş ekonomik değere çevriliyor. Eskiden pazarlarda buğday, kumaş ve demir alınıp satılırdı. Bugün ise görünmeyen şeyler dolaşıma giriyor. Dikkat satılıyor. Merak satılıyor. Güven satılıyor. Dostluk, görünür olabildiği ölçüde değer kazanıyor; sessizlik ise verimsiz ilan ediliyor. Oysa insan, üretmeden önce gören bir varlıktır.

Kazanmadan önce anlam arayan, konuşmadan önce dinleyebilen ve bütün bunlardan önce, kendisine emanet edilen hakikati arayabilen bir varlık…

İnsan fıtratını kaybettiğinde yalnızca yönünü kaybetmez. Neyi araması gerektiğini de unutur. Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu tam burada başlıyor. Çünkü insan, kaybettiği şeyi hatırlamadığında, onu aramayı da bırakıyor.

Hakikatin sesi hiçbir zaman yükselmedi..

Ona ihtiyaç duyan insan, sustuğunda onu duyulabildi.

Bir pınarın suyu, şelale kadar gürültü çıkarmaz; ama susayan, yönünü yine pınara çevirir. Çünkü hayatı çoğu zaman en yüksek ses değil, en derinden gelen ses taşır.

İnsan da böyledir.

Kendisini en çok konuşurken değil, dinleyebildiği zaman tanır. Bu yüzden çağımızın en büyük kaybı sessizlik değildir.

Sessizliğin insana söyledikleridir..

Eskiden insanlar yalnız kaldıkları için düşünmezlerdi; düşündükleri için yalnız kalmayı göze alırlardı. Şimdi ise yalnız kalmaktan korkan bir insan, düşünmekten de uzaklaşıyor. Çünkü insanın kendi içine açılan kapıları, dışarıdan gelen gürültü değil; içeride hiç sönmeyen meşguliyet kapatıyor.

Meşguliyet…

Çağımızın en zarif ikna biçimlerinden biri.

İnsanı durmadan hareket ettiriyor; fakat nereye yürüdüğünü unutturuyor. Bir gün boyunca yaptıklarımızı düşündüğümüzde bunu fark etmek zor değildir.

Sabah aceleyle evden çıkıyoruz. Yolda yürürken bir ağacın gölgesi omzumuza düşüyor; fark etmiyoruz. Fırından yükselen ekmek kokusu burnumuza değiyor; durmuyoruz. Bir serçe, kaldırımın kenarında kırıntı topluyor; bakmıyoruz. Yaşlı bir adam, parkta aynı banka oturmuş, uzun uzun uzak dağlara bakıyor. Yanından yüzlerce insan geçiyor. Kimse onun neyi seyrettiğini merak etmiyor. Çünkü artık bakmak ile görmek aynı şey değil. Gözlerimiz açık. Fakat dikkatimiz sürekli başka yerlere çağrılıyor. İnsan, dikkatini kaybettiğinde önce ayrıntıları kaybeder. Oysa hayat, büyük hakikatlerini ayrıntıların içine gizler.

Bir çocuğun annesinin elini sıkıca tutuşunda güveni…

Yağmur başlamadan önce toprağın derinlerinden yükselen kokuda rahmeti…

Yaşlı ellerin ekmeği ikiye bölerken gösterdiği özende bereketi…

Bütün bunlar, hayatın insana her gün yeniden söylediği cümlelerdir. Fakat aynı cümle, acele eden kulağa ulaşmaz..

İşte tam burada görünmeyen bir değişim başlıyor.

İnsan artık yalnızca neyi gördüğünü değil, neyi görmeye değer bulduğunu da başkalarından öğreniyor. Bir ağacın gölgesi, dinlenilecek bir yer olmaktan çıkıp üzerine bina yapılacak bir arsa hâline geliyor.

Bir nehir, su olmaktan önce enerji hesabına dönüşüyor. Toprak, üzerinde secde edilen yeryüzü olmaktan çok metrekareye indirgeniyor. İnsan ise yavaş yavaş kendisini de aynı gözle okumaya başlıyor.

Ne kadar ürettiği…

Ne kadar tükettiği…

Ne kadar görünür olduğu…

Ne kadar kazandığı…

Sanki bütün değeri bunlar belirliyormuş gibi..

Oysa bir medeniyet, insanın neye sahip olduğundan önce, neye değer verdiğiyle anlaşılır.

Çünkü değer, bakışın ahlâkıdır.

Bakış bozulduğunda şehirler büyüyebilir; fakat yurt küçülür. Bilgi çoğalabilir; fakat hikmet azalır. İmkân artabilir; fakat insan, kendisine giden yolu yine de kaybedebilir.

Belki de bu yüzden yaşadığımız çağın en büyük meselesi teknoloji değildir.

Teknoloji yalnızca aynadır.

Asıl soru şudur:

O aynaya bakan insan, hâlâ kendisini mi görüyor; yoksa kendisine gösterileni mi?

Ve bu sorunun cevabı, yalnızca bugünü değil, yarının nasıl bir medeniyet üzerine kurulacağını da belirleyecek..

İnsan, değer verdiği şeyi korur.

Bir çiftçi, tohumu rastgele toprağa bırakmaz. Mevsimini bekler. Toprağı dinler. Yağmuru gözetir. Çünkü bilir ki emanet edilen her şey, ancak özenle büyür.

Gariptir..

İnsan, bahçesini korumayı öğrenmiştir.

Evini korumayı…

Parasını…

Hatıralarını…

Peki ya kendisini?

İnsan, kendisine emanet edilen ömrü kimden koruyor?

Kim bilir belki de asıl soru budur.

Çünkü yaşadığımız düzen, artık insanın kapısını kırarak içeri girmiyor. İçeri davet ediliyor. Üstelik çoğu zaman misafir gibi geliyor. Hayatı kolaylaştırma vaadiyle… Daha hızlı yaşama sözüyle, daha görünür olma arzusu ile…

Fakat her davetin görünmeyen bir bedeli vardır. İnsan, kolaylaşan hayatın içinde derinleşmeyi unutabiliyor.

Hızlanan zamanın içinde beklemeyi, konuşmanın çoğaldığı yerde dinlemeyi,

kalabalığın ortasında yalnız kalabilmeyi ve en önemlisi, kendisine dönebilmeyi…

Çünkü insanın iç yolculuğu, hiçbir zaman gürültüyle başlamadı.

Hakikat, kalabalıklardan çok mağaraları seçti.

Vahiy, çarşıların ortasında değil; Hira’nın sessizliğinde yankılandı. Hz. Yusuf’un yürüdüğü yol da bunun başka bir hatırlatmasıydı. Açılan her kapı, yalnızca bir mekândan çıkış değildi; nefsin bir perdesini daha geride bırakmaktı. İnsan bazen dünyaya doğru yürüdüğünü zannederken kendisinden uzaklaşır; bazen de dünyadan bir adım çekildiğinde hakikate yaklaşır.

Belki bu yüzden en büyük özgürlük, istediğini yapabilmek değildir. İnsanı kendisinden uzaklaştıran her şeye ‘hayır’ diyebilmektir.

Bugün bize sürekli daha fazlası teklif ediliyor.

Daha fazla seçenek…

Daha fazla hız…

Daha fazla tüketim…

Daha fazla görünürlük…

Fakat hiçbir teklif, şu sorunun yerini tutmuyor:

Bütün bunların sonunda daha çok insan mı oluyoruz?

Çünkü insanı yoksullaştıran yalnızca elinden alınanlar değildir. Kendisinden uzaklaştırılanlardır..

Fıtratından koparılan her şey önce metaya dönüşür. Sonra ise sermayeye…

En sonunda da insan, kendi elleriyle ürettiği düzenin müşterisi hâline gelir.

İşte itirazımız tam burada başlıyor.

Biz, yalnızca emeğin sömürülmesine değil; insanın yaratılışına emanet edilen her şeyin değere çevrilmesine itiraz ediyoruz; zamanın, dikkatin, vicdanın, merhametin, dostluğun, sessizliğin…

Çünkü bunlar piyasanın değil, insanın dilidir.

Bir medeniyet, en yüksek binaları yaptığı için büyük olmaz.

En güçlü orduları kurduğu için de…

En hızlı teknolojiyi ürettiği için hiç olmaz.

Bir medeniyet, insanın içindeki emaneti koruyabildiği ölçüde büyüktür..

Günün sonunda geriye şu soru kalacaktır:

İnsan, yeryüzünde daha çok şeye sahip olmayı başardı.

Peki kendisine de sahip kalabildi mi?

Çünkü bütün çağlar, insana aynı soruyu farklı kelimelerle sordu.

Ve belki de her medeniyet, bu tek soruya verdiği cevap kadar insan kaldı.

Kimbilir..