Picture of Mehmet Aycı
Mehmet Aycı

En Aksi Çocuk

A+ A-

On iki kardeşin yedincisiyim. Zeliha ablam yedi yaşında menenjit hastalığından rahmetli olduğundan şimdi on bir kardeşin ortancasıyım. “On iki çocuk büyüttüm/Vay bir tükenmez can ile” annemin ağıtlarından iki dize. İkişer yıl, üçer yıl arayla on iki çocuk. On iki kardeşin en yaramazı, en huysuzu, en çok ağlayanı benmişim.  Her gün saatlerce ağlarmış, ağlaya ağlaya kendimden geçermişim. En çok da geceleri. Annem, bebekliğimden bahsederken benden çok çektiğini söylerdi. Annem geceler boyu, kundağımı çözer bağlar, sırtımı pışpışlar, yalancı memeyi şerbete batırır beni avutmaya çalışırmış. Babam hep sessiz. Gündüzleri annemin işi gücü var. Beşiğimi gözleri kör olmuş, ev dışına yardımsız çıkamayacak derecede kötürüm olan ancak hafızası zehir gibi, zekâsı keskin Hava Ana’m sallar, susmam için belleğinde ne varsa saatler boyunca söyler, bazen kendisi uydurur, beni avutmaya çalışırmış. Annem aralıklarla emzirirmiş. Emzirirken susar, meme ağzımdan çekilince yeninden ağlamaya başlarmışım. Beşiğimi sallayan Hava Ana’m benim için şu dörtlüğü söylemiş.

“Ben seni neyleyim seni

Yordun, dayandırdın beni

Ben ölmem de sen büyürsen

Mehmet, ödeşirim bunu.”

Kaç ay öyle gece gündüz ağladığımı annem hatırlamıyor. Herhalde aç olduğumu “mama istediğimi” ifade edebilene kadar. Benden sonraki kardeşimde bebeğin kendinden doymadığını fark etmiş annem. Yine de kulağımda kalmış, başka bir rivayet: Adı aklımdan çıkmış, annemin akranlarından bir kadın, “bacı, bu çocuk aç, senden doymuyor” dediğinde annem ilave gıda takviyesi yapmış bana; keçi sütü içirmeye başlamış. Hafızamı zorladığımda her ikisinin de bana söylendiğini hatırlar gibiyim.

Aksi, huysuz, yaramaz oluşum, bebeklik dönemimin yarı aç geçmesinden, doymamamdan kaynaklanmış olabilir mi? Bilmiyorum. Hem, bebekken sürekli ağlamak aksiliğimi, huysuzluğumu, yaramazlığımı anlamlandırmamda yetersiz kalıyor.  Hatırlayabildiğim ilk çocukluk günlerimde diğer kardeşlerimden daha farklı, daha söz dinlemez, daha asabi olduğumu biliyorum. Bunda diğer kardeşlerime göre daha fazla şımartılmamın ektisi olabilir.

Çok sevilenlere özgü bir özgüven, bir hesapsızlık vardı bende. Adımdan olsa gerek diye düşünüyorum. Babamın ve amcanın hatırlamadığı dedemin adını taşıyordum. İki babaannemin “doyamadıkları” kocalarının, adı Mehmet olan Balkan ve Çanakkale gazisi Aycı Hoca’nın. Doğmadan üç ay önce ölen babasının adını taşıyan babamın adını da. Babama “Aga” derdi herkes, babamın adının Mehmet olduğunu çok sonra öğrenecektim. Babam sevgisini göstermesini bilmezdi. Annem hiçbir kardeşime ayrıcalık tanımadan pek az insanda görülen bir sevgi ve özgüven aşılayıcısıydı. Havva ve Koca Ana’mın bana ayrıcalıklı davrandığını, beni diğer kardeşlerimden daha farklı sevdiklerini şimdi anlayabiliyorum. Bu bir ayrımcılık olarak görülmezdi diğer kardeşler arasında, sadece ben hissederdim.

Küçük de olsa kendime ait bir alanım vardı. Diğer kardeşlerimin ilgisini çekmeyen oyuncaklarım, tabii objelerim, taşlarım, cam ve kiremit parçaları, doğadan bulup canlı hayvanlara, geyiğe, tavşana, ata benzettiğimi ağaç kökleri vardı.  Bunlara kimseyi dokundurmazdım. Sürekli kendime ait, sadece kendimin olduğu bir alan düşler, bu alanı yaşadığım coğrafyadan ayrı düşünemezdim. Uzaklarda, yalnız benim olan, yalnız benim yaşadığım ancak, aynı ardıç ağaçlarının, aynı kayaların, aynı meşeliklerin olduğu bir dünya inşa eder, o dünyada “özgür” yaşamanın tadını çıkarırdım. Orada atlarım vardı. Her gün birine biner soluk soluğa koştururdum. Orada derelerim olurdu. Ürpertici serin sularında tek başıma yıkanır, sırtımı küçük bir kayaya yaslayarak bana ait olan dağları seyreder, orada çadırlar kurardım.

Sofrada çoğu zaman herkesin ayrı tabağı olurdu ancak bazı günler ortak tabaktan yemek gerekirdi. Ortak tabaktan yenmesi için çocuk olmama rağmen benim rızam alınırdı; yoksa yemezdim.

Diğer kardeşlerim aklına gelen her şeyi söylerler miydi bilmiyorum. Sanki bana söylemezlermiş, sadece ben aklıma geleni, söylemek istediğim her şeyi söylermişim gibi gelirdi.  Sözümün dinlendiğini, ciddiye alındığımı hissederdim. Bazen gülerlerdi ancak, bu gülme kesinlikle “alay” ihtiva etmez, takdir ihtiva ederdi. Yaylaya çıkarken, at üstünde, babamın kucağında, kayanın yüzeyinde gördüğüm ardıç köklerine “baba bak, Allah’ın telleri” dediğimde, anlatılan bir masalın, bir Köroğlu hikayesinin arasına girip beklenmeyen çocukça bir soru sorduğumda, bu ve buna benzer durumlarda olurdu bu “gülme.”

Bir şey istediğimde o şey olana kadar ısrar eder, mutlaka istediğimi alırdım.

Benden büyük kardeşlerimin nezdinde bir ayrıcalığım yoktu ancak, onlara göre de inatçı, yaramaz ve huysuzdum.

Keçileri hâlâ çok sevmem bundan olsa gerek.