Picture of Muhammet İkbal Küçükkösen
Muhammet İkbal Küçükkösen

En Sevdiğim Pastam

A+ A-

‘Yalnızlık erken ölümdür’

Bir pazar günü, tam olarak insana kaylule vaktinde olduğunu hissettiren bir zaman diliminde, aldım bu güzel mesajı. “Akşama Kült Teras’ta sinema?” 

Üniversite zamanlarında Kızılay Büyülü Fener’de arkadaşlarla izlediğimiz ve üzerine dakikalarca konuştuğumuz film buluşmalarının heyecanını hissetmiştim biran. Belki de bu heyecanı yine o dönemden bir arkadaşımın teklifi sağladı. Fakat bu kez mekân farklıydı Kült Teras! Ankara Esat’ta bir açık hava sineması. Filmden önce mekânı merak ettim filmi merak etmediğim kadar. Çünkü arkadaşımın film tercihlerine güveniyordum. 

Bu düşüncelerle izlemeye başladım, En Sevdiğim Pastam’ı!

Bir İran filmi olduğunu fark edince daha da ilgimi çekti. Kirazın Tadı, Serçelerin Şarkısı, Cennetin çocukları gibi bende iz bırakan filmler gözümün önüne gelmişti. 

Sabah uzun uzun çalan telefon ve sabaha karşı yeni uyumuş yaşlı bir kadının gösterildiği ilk sahne, filmin yalnızlık üzerine bir konusunun olduğunu hissettirmişti. Tek başına iki lokma kahvaltı yapması, sigara içerken uzun düşüncelere dalması, market alışverişinde gördüğü insanlarla sohbet etmeye çalışması ve arkadaşlarını eve davet ederken yaşadığı heyecan bu düşüncemi sağlamlaştırdı. 

Orijinal adı “Keyke Mahboobe Man” olan ve izledikçe Tahran’da çekildiğini anladığımız film Mahin isminde iki çocuğu olan ve yalnız başına müstakil bir evde yaşayan yaşlı bir kadının öyküsünü anlatıyor. Mahin; bir yandan yalnızlık, yaşlılık ve uyku sorunları ile uğraşırken, bir yandan kalan ömrünün daha renkli geçmesini hayal eden İranlı bir anne olarak resmediliyor. 

Ara sıra görüştüğü arkadaşlarının dışında konuşacak kimsenin olmaması, kendi çocuklarının bile gündelik işlerinden dolayı annelerini ihmal etmeleri, yalnızlık ve yaşlılık üzerine seyirciyi de düşündürüyor. 

Mahin ilk andan itibaren bizden biriymiş gibi bir hisle izletiyor kendini. Giyimi, saçları, konuşması, yaşayışı ile Mahin bizden bir anne gibi; film de Türkiye’de çekilen bir film gibi hissettiriyor. Evin yapısı, eski somyalar, duvardaki küçük camlı tablolara yerleştirilmiş fotoğraflar ve sehpadaki çiçekler 90’lı yıllardaki çocukluğumuzun evleri gibiydi. Bu düşüncelerin üzerine Mahin’in televizyonda izlediği dizinin de bir Türk dizisi “İstanbullu Gelin” olduğunu görünce gülümsedim. 

Her gün aynı duygularla karamsarlık yaşayan Mahin, artık hayatını daha mutlu geçirebilmek adına bir değişiklik yapmak ister. Yalnız yaşadığı yuvasında bir erkek olması fikri, ömrünün kalan kısmında ona iyi geleceğini düşündürür. Peki ama bu istediğine karşılık ne yapmalı? Bu düşüncelerle emekliler lokaline giden Mahin, orada tek başına yemek yiyen Faramarz’ı görür. Faramarz, Mahin gibi 70’li yaşlarında yalnız yaşayan, ordudan emekli olduktan sonra taksi şoförlüğü yapan sakin bir adam olarak karşımıza çıkar. 

Mahin’in onu takip edip taksi durağına giderek evine götürmesini istemesi üzerine tanışırlar. Yolda geçen koyu muhabbetin üzerine Mahin onunla eve gelmesini ister, çekinerek davranan Faramaz kendi yalnızlığı hatırlayarak bu teklifi kabul eder. 

Mahin yemek hazırken Faramarz bu yemeği bahçede yemek istediğini söyler. Lakin bahçedeki lambalar arızalıdır. Aylardır yanmayan bahçe lambasının eve çağrılan bir misafirin (Faramarz) ellerinde tamir edilmesi sadece bahçeyi değil, sadece geceyi değil, birbirlerinin karanlığını da aydınlattır.

Bahçede bir akşam yemeği ve üzerine yavaş bir müzikte dans ettikten sonra çok mutlu olan Mahin, belki de hayatındaki en büyük şoku Faramarz’ın kalp krizi geçirmesiyle yaşar. Tesadüfi bir karşılaşma, ürkütücü ve unutulmaz bir akşama dönüşmüştür. Ahlaki açıdan hoş karşılanmayan ve ülkede belli yaptırımları olan bu olayın üstüne Mahin’in Faramarz’ı bahçeye gömmekten başka çaresi kalmaz. 

30 yıl yalnız yaşamış bir insanın istediği mutluluğu tam yakalayacakken yaşadığı hayal kırıklığı ve donuk bir şekilde sabahlaması sessiz bir çığlık gibi seyirciye geçiyor. 

Sonuç olarak “En Sevdiğim Pastam” ilk andan itibaren samimi ve sade anlatımı, gerçekçi ve vurucu sahneleri ile seyirciyi içine çekiyor. Film her ne kadar sıradan gibi başlasa da anlatım ve oyuncuların performansı ile yalnızlığın ve yaşlılığın yürek burkan yönünü tatlı bir hikayeyle aktarıyor. Filmde sosyalleşmenin ve yalnız olmamanın ne kadar önemli olduğu ve bu durumun yediden yetmişe herkes için geçerli olduğu hissettiriliyor. Öyle ki yapılan bir pasta ne kadar lezzetli olursa olsun, iki kişiyle yenildiğinde daha lezzetlidir diyorsunuz. 

Diğer taraftan filmin yönetmen koltuğunda oturan Maryam Moghadam ve Behtash Sanaeeha’ın başarısından da söz etmeliyiz. Hikâyenin resmedilmesi oldukça başarılı ki oyuncu kadrosu çok kısıtlı olmasına rağmen, yeni yüzler görmek aklınıza bile gelmiyor. Hikâyeyi oldukça doğal işlemişler, filmin hiçbir sahnesinde yapay bir an izliyormuş hissine kapılmıyorsunuz. 

En Sevdiğim Pastam, sadece yalnızlık karşısında iki kişinin mutluluk arayışı değil; İran rejimi, ahlak yasaları, kültür ve insan yapısı üzerine birçok konuya değiniyor ve seyirciyi hem yalnızlık hem rejim üzerine düşündürüyor.