Picture of Mehmet Harputluoğlu
Mehmet Harputluoğlu

Ertelenmiş Hayatlar Çağı

A+ A-

Bir hayatın başlaması için ne gerekir?

Bir tarih mi?

Bir iş mi?

Bir onay mı?

Yoksa yalnızca “artık oldu” diyebilen içsel bir his mi?

Bugün bu soruya net bir cevap vermek zorlaştı. Çünkü birçok insan hayatını yaşarken değil, hayatına hazırlanırken geçiriyor. Ve hazırlık, fark edilmeden bir ömre dönüşüyor.

Yirmili yaşlar uzuyor, otuzlar erteleniyor, kırklara bile sarkan bir bekleyiş hâli normalleşiyor. İnsanlar artık bir yaşta “olmuş” sayılmıyor; sürekli “olacak” bir versiyonlarıyla tanımlanıyor. Bu, görünmez ama güçlü bir değişimdir: insanın varlığı, gerçekleşmiş bir hayat değil, sürekli ertelenen bir ihtimale dönüşmüştür.

Bir zamanlar hayatın mevsimleri vardı. Çocukluk bir başlangıçtı, gençlik bir geçiş, yetişkinlik bir yerleşme hâliydi. Şimdi bu çizgiler silikleşti. İnsanlar büyüyor ama yerleşmiyor; ilerliyor ama varamıyor. Her şey devam ediyor, fakat hiçbir şey tamamlanmıyor.

Bu tamamlanmama hâli, yalnızca bireysel bir huzursuzluk değildir. Toplumsal bir form almıştır. Çünkü artık eğitim, çalışma ve yaşam birbirinden ayrılmış üç alan değil; birbirinin içine geçmiş, birbirini sürekli erteleyen bir döngüye dönüşmüştür.

Okul, hayata hazırlık olarak başlar; fakat çoğu zaman hayatın kendisini geciktirir. Üniversite, bir geçiş kapısı olmaktan çıkar, bir bekleme alanına dönüşür. Diplomanın anlamı, bir varıştan çok bir “bekleyiş hakkı” gibi işlemeye başlar.

Bu yüzden modern gençlik, tek bir kategoriyle açıklanamaz. Ne tam öğrencidir ne tam çalışan. Ne dışarıdadır ne içeride. Daha çok arada bir yerde durur; adı konmamış bir eşikte..

Bu eşik, sessizdir. Ama sessizlik, boşluk anlamına gelmez. Tam tersine, sürekli bir baskı üretir. Çünkü insan beklerken yalnızca zaman kaybetmez; kendisi hakkında bir hikâye üretmeye başlar. “Henüz değilim”, “daha hazır değilim”, “biraz daha çalışmam gerek” cümleleri, zamanla bir yaşam biçimine dönüşür. Fakat burada kritik bir kırılma vardır: insan artık eksik olduğu için beklememektedir. Beklediği için eksik kalmaktadır.

Bu fark, çağın yapısını anlatır.

Bir iş görüşmesinden dönen birini düşünün. Elinde bir dosya, zihninde aynı soru: “Neyi yanlış yaptım?” Oysa çoğu zaman mesele yanlış yapmak değildir. Mesele, doğru yapmanın bile yeterli olmamasıdır. Çünkü sistem artık tamamlanmayı değil, sürekli yeniden hazırlanmayı talep eder.

Bu talep, yalnızca ekonominin değil, kültürün de diline yerleşmiştir. “Kendini geliştir”, “kendini yenile”, “bir adım öne geç”, “fırsatı kaçırma”…

Tüm bu cümleler bir ilerleme çağrısı gibi görünür. Oysa dikkatle bakıldığında, hepsi aynı şeyi söyler: olduğun hâl yeterli değildir.

Böylece insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkar; kendi gelişim sürecinin nesnesine dönüşür.

Evin içinde bir akşamı düşünelim. Aynı odada bulunan insanlar vardır, fakat aynı dünyada değildirler. Her biri farklı bir ekrana bakar, farklı bir zaman akışında yaşar. Birliktelik fiziksel olarak sürer, fakat zihinsel olarak çözülmüştür. Aynı evde yaşamak, aynı hayatı paylaşmak anlamına gelmez artık.

Bu parçalanma yalnızca ilişkilerde değil, kişinin kendisinde de görülür. İnsan bir yandan geleceğini planlarken, diğer yandan bugünü kaçırır. Bir yandan hedeflerini oluştururken, diğer yandan kendi varlığını erteler..

Ve bir noktadan sonra şu sorunun kendisi bile değişir: “Ne yapacağım?” sorusu yerini “Ne zaman başlayacağım?” sorusuna bırakır.

Bu “ne zaman” hâli, modern çağın en görünmez zaman biçimidir. Çünkü artık zaman geçmiyor; erteleniyor..

Bu yapının içinde yeni bir toplumsal gerçeklik oluşur. İnsanlar yalnızca ekonomik sınıflara değil, zamansal konumlara da ayrılır. Kimileri başlamıştır, kimileri devam ediyordur, kimileri ise hâlâ beklemektedir. Ve giderek daha büyük bir grup, bu üçüncü kategoriye yerleşir: bekleyenler..

Beklemek, burada pasif bir durum değildir. Aktif bir hayat biçimidir. İnsan beklerken de çalışır, üretir, çabalar. Fakat bütün bu çaba, bir varışa değil, daha iyi bir bekleyişe yönelir.

Bu yüzden mesele işsizlik değildir yalnızca. Mesele, hayatın ertelenebilir bir şey hâline gelmesidir.

Bir toplumda diploma sayısı artarken hayat daralıyorsa, orada yalnızca ekonomik değil, varoluşsal bir sorun vardır. Çünkü diploma, bir başlangıç vaadi taşır. Fakat bu vaat karşılık bulmadığında, umut kendisiyle çelişmeye başlar. Umut, bir hareket alanı olmaktan çıkar; bir baskı alanına dönüşür. İnsan artık umuduyla ileri gitmez, umuduyla yerinde kalır.

Bu noktada birey, sistemi değil kendisini sorgular. “Ben yeterince iyi miyim?” sorusu, yapısal sorunların yerini alır.

Oysa çoğu zaman mesele bireysel yeterlilik değil, hayatın yapısal olarak geciktirilmesidir.

İşte bu yüzden çağımızın en sessiz krizi, görünmeyen bir bekleme hâlidir.

İstatistiklerde yer almaz.

Raporlara tam olarak girmez.

Ama gündelik hayatın her anına sızar.

Bir genç odasında otururken, aslında yalnızca boş vakit geçirmemektedir; kendi hayatının ertelenmiş bir versiyonunu yaşamaktadır.

Ve belki de en zor fark edilecek şey şudur: insan bunu bir kayıp olarak değil, bir hazırlık olarak deneyimler.

Oysa bazı hazırlıklar, hayatın yerini almaya başladığında artık hazırlık değildir.

Hayatın kendisidir..

Ve o hayat, sürekli ertelenen bir başlangıçtır.