Ev Hanımına Hakkını Vermek
- Tarih:
Bir toplumun neye değer verdiğini anlamak için önce hangi emeği görünür kıldığına bakmak gerekir.
Bugün sabah evinden çıkıp bir iş yerine giden, belirli saatler boyunca çalışan ve ay sonunda ücret alan insan “üretken” kabul ediliyor; buna karşılık bir çocuğun ilk kelimelerini öğreten, korktuğunda ona sığınacak bir omuz olan, hastalandığında başında sabahlayan, evin düzenini kuran ve aile içindeki tüm dengeleri belirleyen ve kırgınlıkları onarmaya çalışan insanın emeği çoğu zaman “çalışmamak” diye tarif ediliyor.
Çünkü çağımız, emeğin değerini hayatı ne kadar ayakta tuttuğuna göre değil, piyasaya ne kadar kazanç sağladığına göre ölçüyor. Para kazandıran emek görünür oluyor, hayatı mümkün kılan emek ise görünmezleşiyor.
Bir fabrikanın üretimi hesaplanıyor, fakat bir annenin yetiştirdiği insan hesaplanmıyor. Bir şirketin büyümesi başarı sayılıyor, fakat bir evin huzuru, bir çocuğun güven duygusu ve bir ailenin korunmuş saadeti ekonomik bir karşılık taşımadığı için aynı değeri görmüyor.
Belki de ev hanımlığının giderek “hayatın dışında kalmak”, “kendini geliştirememek” ya da “ıskarta olmak” gibi anlaşılmasının sebebi budur.
Sistem önce insanın değer ölçüsünü değiştiriyor, sonra değiştirdiği ölçüyü ‘ilerleme’ diye sunuyor. Böylece insanın değeri, kurduğu bağlarla değil kazandığı parayla; yetiştirdiği insanlarla değil tüketim gücüyle; hayatı koruyan emeğiyle değil piyasaya sunduğu verimle ölçülmeye başlanıyor.

Kadın da bu yeni değer cetvelinin içinde yeniden tanımlanıyor. Onun bilgeliği, anneliği, ailesine verdiği emek ve geleceğe bıraktığı insanlardan çok, ekonomik hayata ne kadar katıldığı üzerinden değerlendirilmesi isteniyor. Sanki ücret almayan emek, emek değilmiş; sanki evin içinde geçen yıllar hayata eklenmiş değil, hayattan eksilmiş yıllarmış gibi…
Oysa kadının eğitim alması, meslek edinmesi, kendi ayakları üzerinde durması ve çalışma hayatına katılması elbette önemlidir. Ekonomik bağımsızlık, birçok kadın için yalnızca gelir değil; kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmanın, yeteneklerini geliştirmenin ve toplumsal hayata katılmanın da imkânıdır.
Fakat kadının çalışma hayatına katılmasını savunmakla ev hanımlığını değersiz görmek aynı şey değildir.
Bir kadının mesleği olması değerlidir, fakat ailesini ve çocuklarını öncelemesi de değersiz değildir. Kamusal hayatta yer alması önemlidir, fakat evin içinde kurduğu hayat küçümsenemez. Mesele kadını bir tercihe zorlamak değil, hangi hayatı seçerse seçsin emeğini ve insanlık onurunu koruyabilmektir.
Çünkü özgürlük, kadına yalnızca tek bir hayat biçimi sunmak değildir.
“Çalışırsan değerlisin.” demek de bir dayatmadır, “Yalnızca evinde kalmalısın.” demek de…
Gerçek özgürlük, insanın kendi hayatını kendi iradesiyle kurabilmesi ve yaptığı tercih ne olursa olsun toplumsal saygınlığından eksilmemesidir.
Ancak modern hayatın gözden kaçırdığı başka bir gerçek daha var: Kadın çalışma hayatına girdiğinde evin yükü çoğu zaman ortadan kalkmadı, hatta iki katına çıktı.
Kadın gün boyunca iş yerinde çalıştı, akşam eve döndüğünde annelik, eşlik, ev düzeni ve bakım sorumlulukları büyük ölçüde yine onun omuzlarında kaldı. Böylece bazı kadınlar için özgürleşme, iki ayrı hayatın yükünü aynı anda taşımaya dönüştü; iş yerinde başlayan mesai, evde başka bir biçimde devam etti.
Fakat mesele yalnızca kadının yükü değildir.
Modern hayattaki çalışma düzeni, insanın emeğini satın alırken zamanını da çalmaya başladı. Anne ve baba sabah evden çıkıyor, çocuk günün büyük bölümünü okulda, kreşte, bakıcıyla ya da ekranların karşısında geçiriyor. Akşam herkes aynı eve dönüyor, fakat günün yorgunluğu çoğu zaman insanları birbirine yaklaştırmak yerine birbirinden uzaklaştırıyor.
Çocuk anlatmak istiyor, yetişkin yorgun oluyor; eşler birbirini duymak istiyor, fakat günün yükü konuşmaya bile izin vermiyor. Aynı evin içinde yaşayan insanlar, birbirlerinin hayatına yetişemiyor.
Böylece aile, birlikte yaşamanın değil, aynı çatı altında birbirine zaman bulamamanın adı hâline gelebiliyor.
Fakat bu tablonun sorumluluğunu çalışan kadınlara yüklemek kolaycı ve haksız olur. Çünkü bugün birçok aile için iki kişinin çalışması bir tercih değil, ekonomik zorunluluktur. Hayat pahalılığı, yüksek kiralar, borçlar, eğitim giderleri ve bitmeyen geçim kaygısı aileleri iki gelirli bir hayata mecbur bırakabiliyor.
Bu durumda asıl soru, “Anne neden çalışıyor?” değildir.
Asıl soru şudur:
Bir toplum, neden tek gelirle bir ailenin insanca yaşayabilmesini mümkün kılamıyor?
Sistem hayatı pahalılaştırıyor, aileyi iki maaşa ihtiyaç duyar hâle getiriyor, anne ve babanın zamanını çalışma hayatına bağlıyor; sonra çocukların yalnızlaşmasını, aile bağlarının zayıflamasını ve evliliklerin yıpranmasını yalnızca bireylerin başarısızlığı gibi gösteriyor.
Oysa uzun çalışma saatleri, güvencesiz işler, yetersiz ücretler ve sürekli geçim kaygısı yalnızca insanın cebini değil, ilişkilerini de yorar.
Bir insan günün büyük bölümünü hayatını kazanmak için harcıyorsa, hayatını paylaşmaya ne kadar zamanı kalır?
Bir çocuk yalnızca iyi bir okula değil, kendisini dinleyen bir anneye, babaya veya güven duyduğu bir yetişkine de ihtiyaç duyar. Yalnızca bakım görmek yetmez, görülmek gerekir; yalnızca ihtiyaçlarının karşılanması yetmez, dinlenmek gerekir; yalnızca güvenli bir yerde bulunmak yetmez, ait olmak gerekir.
Çocuk, kendisine ayrılan zamanın içinde büyür. İlk adalet duygusunu evde öğrenir, merhameti kendisine gösterilen merhametten tanır, güveni kurduğu ilk bağlarda kazanır, sevgiyi ise kendisine nasıl davranıldığından anlar.
Bu nedenle aile, yalnızca aynı soyadı taşıyan insanların oluşturduğu bir birlik değil, insanın hayata hazırlandığı ilk yerdir.

Yarının öğretmeni, doktoru, işçisi, sanatçısı, yöneticisi ve düşünürü önce bir evin içinde büyür. O insanın kalbinde neyin kök salacağını ise yalnızca aldığı eğitim değil, gördüğü sevgi, yaşadığı güven ve kurduğu bağ belirler.
Bu bakımdan ev hanımlığı “çalışmamak” değildir. Ev hanımlığı, hayatın en temel fakat en az görünür emeğidir.
Bir ev hanımı yalnızca yemek yapan, temizlik yapan veya evin günlük işlerini yürüten kişi değildir. O, çoğu zaman ailenin hafızasını taşır, çocukların ihtiyaçlarını bilir, evin duygusal iklimini korur, kırılan gönülleri onarmaya çalışır; hastalığı, yorgunluğu ve eksikliği çoğu zaman herkesten önce fark eder. Geleceği yetiştirirken kendi emeğini görünmez kılar.
Fakat bu fedakârlığı romantikleştirmek de doğru değildir. Çünkü hiçbir kadın yalnızca fedakârlık yapmaya mecbur bırakılmamalıdır. Annelik büyük bir sorumluluk olabilir, fakat annenin ihtiyaçlarını, eğitimini, hayallerini ve kişiliğini yok saymanın gerekçesi hâline getirilemez.
Ev hanımlığı değerliyse, bu emeği veren kadının da sosyal güvencesi, ekonomik güvenliği, toplumsal saygınlığı ve kendi hayatı üzerinde söz hakkı olmalıdır.
Bir toplum anneliği överken anneleri yalnız bırakıyorsa, aileyi kutsarken ailelerin geçim yükünü görmüyorsa, ev hanımlığını değerli saydığını söylerken onların emeğini hiçbir güvenceyle desteklemiyorsa; sözleriyle hayat arasında derin bir çelişki var demektir.
Çünkü değer vermek, yalnızca övmek değildir; korumaktır, desteklemektir, güvence sağlamaktır, emeği görünür kılmaktır.
Bu nedenle mesele, kadının çalışmasına karşı çıkmak değildir. Mesele, insanı ve aileyi piyasanın ihtiyaçlarına teslim etmemektir.
Ekonomi insan için vardır, insan ekonomi için değil.
Çalışma hayatı aileyi desteklemeli, aile çalışma hayatından arta kalan zamana mahkûm edilmemelidir. Çocukların ihtiyaçları şirketlerin çalışma takvimlerinden daha önemsiz görülmemeli, annelik kariyerin önünde bir engel gibi sunulmamalı, babalık da yalnızca eve para getirmekten ibaret sayılmamalıdır.
Çocuk yetiştirmek yalnızca annenin değil, babanın, toplumun, işverenin ve kamusal düzenin de sorumluluğudur.
Belki de bugün yeni bir aile anlayışından önce, yeni bir ekonomi anlayışına ihtiyacımız var; insanı yalnızca üretici ve tüketici olarak görmeyen, ailenin huzurunu ekonomik büyümenin karşısına koymayan, çocuğun ihtiyaçlarını piyasanın hızına kurban etmeyen, kadının emeğini yalnızca aldığı ücret üzerinden değerlendirmeyen bir anlayışa…
Anneliği yücelterek kadını görünmezleştirmeyen, kadının özgürlüğünü savunurken aileyi değersizleştirmeyen bir anlayışa…
Çünkü mesele, kadının evde mi yoksa işte mi olduğu değildir. Mesele, insanın hangi hayatın içinde gerçekten var olabildiğidir.
Bir toplum kadına yalnızca “Çalış ve üret.” diyorsa, onu özgürleştirmiyor olabilir; yalnızca emeğini piyasanın hizmetine sunuyordur.
Bir toplum kadına yalnızca “Evinde kal.” diyorsa, onun iradesini ve yeteneklerini sınırlandırıyor olabilir.
Adalet, kadını tek bir hayatın içine hapsetmekte değildir.
Adalet; anneliği, aileyi, eğitimi, emeği, mesleği ve toplumsal katılımı insan onuruna uygun bir dengede buluşturabilmektir.
Çünkü aile, ekonominin devamı için var olan bir kurum değildir. Ekonomi, insanın ve ailenin daha huzurlu, daha güvenli ve daha onurlu yaşayabilmesi için vardır.
Bir toplum, geleceğini yetiştiren insanların emeğini değersiz gördüğünde yalnızca kadınları değil, kendi geleceğini de yoksullaştırır.
Ev hanımı hayatın dışında kalmış bir kadın değildir.
O, hayatın başladığı yerde duran kadındır.
Ve geleceği yetiştiren hiçbir emek, görünmez bırakılacak kadar değersiz değildir.




