Picture of Mustafa Arslan
Mustafa Arslan

Ev Neresi? Göç, Sınır ve Aidiyetin Kırılgan Coğrafyası

A+ A-

Suriyeli bir çocuğun cesedi 2015 yılının Eylül ayında Ege sahilinde herhangi bir yere vurduğunda, dünya buna birkaç gün baktı. Herhangi bir haberdi ve herhangi bir annenin kollarından suya düşen herhangi bir çocuktu. Oysa en kötüsü hayallerin suya düşmesi olmalıydı. Sonra başka şeyler oldu. Alan Kurdi’nin adı bir süre daha telaffuz edildi; ardından o da gündemin derinliklerine battı. Oysa o küçük beden, modern dünyanın en büyük ahlaki sorusunu sahile taşımıştı. Bir insan nereye ait olmak zorunda? Ve ait olamadığında ne olur?

Üzgün Portakallar Diyarı

Ghassan Kanafani 1936’da Akka’da doğdu. 1948’de 12 yaşındayken, ailesinin erkeklerinin silahlarını teslim edip mülteci olduğunu izledi. O utancı ömrü boyunca taşıdı. Aile önce Lübnan’a, ardından Şam’a sığındı. Kanafani orada mülteci çocuklarına öğretmenlik yaptı ve onların hikâyelerini yazmaya başladı.

Üzgün Portakallar Diyarı adlı kısa denemesinde sürgünün ilk anlarını aktardı. Anlattığı şey siyasi bir tespit değil, bedensel bir kopuştu. Portakalların kokusu, evin avlusundaki ses, sabah güneşinin taş duvarlara vuruşu. Bunları bir daha hiç yaşamadı. Sonraki yıllarda yazdığı Güneşteki Erkekler’de üç Filistinli işçi Kuveyt çölünde bir tankerin su deposunda boğularak ölür. Romanın son sorusu şudur: “Neden tankın duvarlarına vurmadınız?” Bu soru bir edebi figür değil, görünmez olanların görünmek için çırpınışının bir ölüm belgesidir.

Kanafani 1972’de Beyrut’ta arabasına yerleştirilen bir bombayla hayatını kaybetti. 36 yaşındaydı. Filistin’e hiç dönemedi. Yalnızca kelimeler döndü. Kelimeleri beyaz badana ile boyanmış sıvaları dökük duvarlarda yer aldı. Duvarlar ise cesedi kadar soğuk değildi. Ancak kelimeleri sesinden daha gür, ve gençliğinden daha canlıydı. “Hayatım boyunca hep bir İngiliz askerinin suratına tokat atmak istemişimdir’’ Kelimeleri sınırları aşmıştı. Önce Filistin’e sonra Britanya’ya yansımıştı taş duvarlara vuran güneş ışınıyla.

Lübnan’daki mülteci kamplarından çıkan yazarlar, kampların dar sokaklarını, komşu şehitlerini, kırmızı kefiyenin ipliklerini anlatıyor. Her hikâye tekil ama her hikâye Filistin tonuyla konuşuyor.

Sirkeci’den Münih’e Üç Günlük Yolculuk

1961 yılının Ekim ayında Batı Almanya ile Türkiye arasında bir anlaşma imzalandı. Almanya işçi istiyordu; Türkiye’nin Anadolu’su işsiz erkeklerle doluydu. Böylece Gastarbeiter — “misafir işçi” — çağı başladı.

Sirkeci’den kalkan tren Münih’e iki ile üç gün arasında ulaşıyordu. Anadolu’nun dört bir yanından gelen insanlar bu trende tanışıyor, öğünlerini paylaşıyor, arkadaşlık kuruyordu. Çoğu ilişki varış istasyonunda sona eriyordu. Yalnızca birkaçı mektupla sürdü.

İşçiler iki yıllığına gelecekti, ailelerini getiremeyecekti, sözleşme bitince dönecekti. “Misafir” denildi onlara; ama karşılarında onları bekleyen yalnızca tulumlar, madenci lambaları ve kazmalardı.

Ailelerini Türkiye’de bırakıp 1970’lerde Duisburg’a, Berlin’e, Münih’e geldiler. Sekiz ila on kişilik yatakhanelerde kaldılar. Bu yatakhanelere Almanca Heim (Yurt) denilmekte. Almanca anavatan ise ‘Heimat’ olarak geçer sözlüklerde.  Yurdundan uzak bir yurtta kalmak biraz ironik gelebilir. Yine sözlükler zaten ‘ironi’ kelimesinin “Yunanca “eironeia” sözcüğünden geldiğini  ve “Kandırmak” fiilinin Yunancasından türetildiğini yazıyor.

Aileleri ile yalnızca mektupla haberleşebildiler. Okuma yazma bilmeyenler eşlerinden, çocuklarından gelen mektupları utanarak arkadaşlarına okuttu. Cevapları kendi dillerinden sözler ve başkalarının kalemlerinden akan mürekkeplerle sevdiklerine yolladılar. Almanya’nın en güncel Türkçe gazetesini bulmak için şehir merkezine kilometrelerce bisiklet kullanarak gittiler. Çoğu zaman iki gün öncesinin gazetesiydi ama onlara büyük bir nimet gibiydi. İki gün önce ne olmuştu diye okumak, eve ait olmaya çalışmanın en küçük, en insan hali.

Zamanla bu insanlar Almanya’da küçük işletmeler kurdu; dükkanlar, restoranlar, sinemalar, camiler açtı. 1970’lerde Almanya işçi alımını durdurdu; 1980’lerde “geri dönüş teşvik yasaları” çıkardı. Ama pek çoğu kalmayı seçti. Bir süre sonra “memleket” çoğunlukla yaz tatillerine gidilen bir yere dönüştü.

Ve o zaman tuhaf bir şey oldu: Ne tam Almanlılar ne tam Türklüler. Bir tanıklık, bunu şöyle özetliyor: “Onlara benzemiyor olduğumuzu ya da yabancı olduğumuzu anlıyorlar. Ama Türkiye’ye gittiğimde orada da ait olmadığımı fark ediyorum.”

Ev Nedir?

Gaston Bachelard, Mekanın Poetikası’nda evin bir yer değil, bir deneyim olduğunu söyler. ‘’Ruhumuz bir konuttur. Evleri, odaları hatırlayarak kendi içimizde konaklamayı öğreniriz.’’ Kapının sesi, mutfaktan gelen koku, pencerenin ışığı ev bunların toplamıdır.

Göçmen bunu kaybeder. Bedensel bir hafıza kaybeder. Yeni dilin kelimeleri bu boşluğu dolduramıyor. Bir Afganlı kadının bir röportajda söylediği şu söz, belki her şeyi anlatıyor: “Rüyalarımda hâlâ Farsça konuşuyorum. Gündüz başka bir dilde yaşıyorum, gece kendi dilime dönüyorum.” Gündüz ile gece arasında sıkışmış bir hayat. Sanki gece gündüzle aynı dili konuşmuyor. Aralarında anlaşamıyorlar. Ve belki bu yüzden zıtlık ortaya çıkıyor. Karanlı ve aydınlık.

Kanafani’nin portakalları çürüdü çoktan. Zaten üzgünlerdi. Almancıların mektupları sarardı. Çünkü yol uzundu. Sirkeci treni artık o güzergahtan geçmiyor. Ama o yolculuklar bitmedi. Sahile vuran her beden, gönderilen her mektup, rüyada konuşulan her dil, aynı soruyu tekrarlıyor:

Ev neresi? Ve hiçbir sınır bu soruya cevap veremiyor.