Eylemsiz Bilgi, Bilme Sayılır Mı?
- Tarih:
“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır.”(Yunus Emre)
Biz gerçekten bilginin altın çağında mıyız? Her istediğimiz bilgiye çaba göstermeden anında ulaşmak, doğru ya da yanlış ayrımı olmadan dünyanın öbür ucundaki insanların bir konu hakkındaki düşüncesinin bir tuşla hemen önümüze dökülmesi gibi bir sürü unsur, bilginin altın çağında olduğumuzu mu gösteriyor? Ya da ulaşılabilirlik ve çokluk olgusu o şeyi değerli hale mi getiriyor? Tam tersi; emek harcanmayan, kolay elde edilen şeylerin, emek verilen ve çaba sarf edilen şeylere göre daha az değerli olduğu öğretilmedi mi bize?
Çünkü öğrenmek ve bilgi edinmek; kişinin merakı, istemesi ve bu konuda çaba sarf etmesiyle ortaya çıkan bir eylemdir. Kişinin bu konudaki talebi, onu gitmek istediği yöne doğru yönlendirir. Her sunulanı zihnimize boca etmek, bilme eylemini karşılamakta eksik kalıyor. Asıl öğrenme, kişi üzerinde tesiri olan bir davranış değişikliğine sebep olmak zorundadır. Davranışa dönüşmeyen, hayatta bir karşılık bulmayan hiçbir bilgi, gerçek anlamda öğrenilmiş sayılmayı hak etmez.
Dünya artık devasa bir bilgi kazanına dönüşmüş durumda. İnsanlar sizin ne kadar bildiğinizle ilgilenmiyor artık. Çünkü bilgi her yerde. Bu bilginin ne kadarının eyleme geçtiğini, hayatımıza ne kattığını ve var olan bilginin bizde ne gibi değişiklikler yaptığını sorguluyor. Günün sonunda bizi değerli kılacak olan şey, ekranlardan ve kitaplardan zihnimize taşıdığımız verilerin çokluğu değil; o verilerin karakterimizde ve yürüyüşümüzde başlattığı somut değişimdir. Yoksa herkes bilgisinin çokluğuyla övünür durumda.
İnsanların bu bilme ve eylem çelişkisinden en çok etkilenen çocuklar oluyor. Evde, okulda, kitaplarda devamlı doğru bilgiyi ve davranışı öğretmeye çalışıyoruz. Sonra çocuk gerçek yaşama çıktığında sorguluyor. Doğruyu öğretmeye çalışan insanların eylemlerinin doğruyla çeliştiğini görüyor. Yetişkinlerin bir şeyin kötü ya da yanlış olduğunu bile bile o eylemi yapmaya devam ettiğine şahit oluyor.
Tam da bu noktada akla o meşhur bal yeme hikayesi geliyor. ‘Bir anne, sürekli bal yediği için hasta olan çocuğunu dönemin büyük alimine götürür ve “Çocuğuma bal yememesini söyleyin, sizi dinler” der. Alim ise “Çocuğu kırk gün sonra getirin” diyerek onları geri gönderir. Kırk gün sonra çocuk tekrar huzura geldiğinde alim çocuğun gözlerine bakar ve sadece “Evladım, bir daha bal yeme” der. Çocuk o günden sonra bir daha bal yemez. Anne merakla alime sorar: “Bunu ilk gün de söyleyebilirdiniz, neden bizi kırk gün beklettiniz?” Alimin cevabı tam olarak bilginin eylemle olan bağını özetler: “O gün ben de bal yemiştim. Kendim eyleme dökmediğim, vazgeçmediğim bir doğruyu çocuğa öğretmeye çalışsaydım, sözümün çocuk üzerinde hiçbir tesiri ve inandırıcılığı olmazdı. Önce kendi davranışımı değiştirmem gerekti” der.
İnsan bildiğini hayatına uygulamadığında da sözünün etkisi azalıyor. Yunus Emre’nin “Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır” diyerek sarsarak sorduğu soru, tam olarak bu eylemsizliğe bir feryattır. Kendini değiştirmeyen, insanı dönüştürmeyen bir öğrenme boşa kürek çekmektir. Bilgi; insanın elinde, dilinde ve tercihinde somut bir eyleme dönüşmediği sürece yeşermeyen bir daldan farksızdır. Bir şeyi gerçekten biliyorsanız, o şey artık sizin yeni davranışınız olması gerekir. İşte bu yüzden bilgi, sadece nicelik bakımdan çokluk değil, davranış değişikliğidir; hayata ve eyleme sızmayan hiçbir veri bilgi sayılmaz. Eğer bildiklerimiz bizi kendimizi bilmeye ve değiştirmeye götürmüyorsa, hangi çağda olduğumuzun da pek bir önemi kalmıyor.




