Picture of Mehmet Ali Reçper
Mehmet Ali Reçper

…FUENTEOVEJUNA…

A+ A-

“Kim öldürdü? Cevap verin!”

Mahkeme salonunda derin bir sessizlik vardı. Yargıç’ın sesi taş duvarlarda yankılanıyordu.

Tekrar sordu.

“Komutanı kim öldürdü?”

Bir anlık sessizliğin ardından, kadınlar, erkekler, yaşlılar ve gençler aynı anda ayağa kalktı.

Hep bir ağızdan tek bir cevap yükseldi:

“Fuenteovejuna öldürdü.”

Yargıç artık dayanamıyor etrafına bakıyordu. Silahlı muhafızlar şaşkın bir şekilde kendilerine gelecek bir emir ile halka saldırmaya hazır bir şekilde bekliyordu.

Tekrar sordu..

“Peki hanginiz?”

Yine aynı cevap…

“Fuenteovejuna.”

Takvimler 1476 yılını gösteriyordu.

İspanya’nın güneyinde, Endülüs’ün bereketli toprakları arasında saklanmış küçük bir kasaba vardı: Fuente ovejuna.

Güneş, sabahın ilk ışıklarıyla taş evlerin kiremit çatılarını altın sarısına boyardı. Dar, taş döşeli sokaklar gecenin serinliğini hâlâ üzerinde taşırken, pencerelerin ahşap kepenkleri yavaş yavaş açılırdı. Avlulardan taze ekmek kokusu yükselir, bacalardan ince dumanlar gökyüzüne doğru süzülürdü.

Kasabanın çevresini meşe ağaçları, zeytinlikler ve uçsuz bucaksız kırlar sarardı. İlkbaharda kır çiçekleri rüzgârla dans eder, serçelerin ve saka kuşlarının cıvıltısı sessizliği bozan tek ses olurdu. Uzaklarda çobanların bağırışları, koyun sürülerinin boyunlarında takılı çanlara karışır; berrak gökyüzünde süzülen şahinler vadileri selamlardı.

Dışarıdan bakan biri için burası huzurun resmiydi.

Taş binalar yüzyıllardır dimdik ayaktaydı. Dar sokaklardan geçen insanlar birbirlerini isimleriyle tanır, çocuklar meydanda oynar, akşam olduğunda aileler aynı çeşmenin başında buluşurdu.

Fakat bazen en güzel görünen kasabalar, en büyük sessizlikleri saklar.

O taş duvarların ardında yıllardır büyüyen bir korku vardı.

Kuşlar özgürce uçuyordu ama insanlar ise korkularının gölgesinde yaşıyordu.

Ve bir gün, adaletin sustuğu yerde bütün bir kasaba konuşacaktı…

Her kasabanın bir yöneticisi vardır. Fuente ovejuna’nın da vardı.

Fernán Gómez de Guzmán

Kraliyetin verdiği yetkiyi, halkı korumak için değil; halkı kendisinden korkutmak için kullanan bir komutandı. Omzundaki makam, zamanla vicdanının önüne geçmiş, elindeki mühür, adaletin değil; keyfiliğin sembolüne dönüşmüştü.

İktidar bazen insanı değiştirmez; yalnızca içinde sakladığını görünür hâle getirir.

Fernán Gómez de Guzmán da sahip olduğu yetkiyi, hukukun sınırları içinde tutmak yerine, hukuku kendi sınırlarının içine hapsetmeye çalıştı.

Onun için insanların hakkı, kendi iradesinden daha değerli değildi.

Bir köylünün emeği…Bir babanın onuru…Bir annenin gözyaşı…Sevgilisine aşık gencin dayanılmaz acıları… ve Genç bir kızın iffeti

Hepsi, makamının gölgesinde önemsizleşmişti.

İnsanlar artık onun adını duyunca şapkalarını çıkarmıyor, başlarını eğiyorlardı. Saygılarından değil; korkularından dı…

Zamanla kasabada insanlar kanunları değil, komutanın öfkesini hesap ederek yaşamaya başladı. Kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse itiraz etmiyor, herkes birbirine aynı cümleyi fısıldıyordu:

“Başımıza iş almayalım.”

İşte adaletin ilk yenilgisi burada başlar. İnsanlar hakkını aramaktan değil, hakkını aramanın sonucundan korkmaya başladığında..

“Yetki, adaletle sınırlandırılmadığında makam olmaktan çıkar; korkunun üniformasına dönüşür.”

O gece Fuente ovejuna’nın üzerine alışılmadık bir sessizlik çökmüştü. Ne rüzgârın uğultusu vardı ne de meydandaki çeşmenin su sesi duyuluyordu. Sanki bütün kasaba aynı anda nefesini tutmuştu. Evlerin kapıları kapalı, pencerelerin ardında insanlar birbirlerine bakıyor ama konuşmuyordu. Çünkü bazen kelimeler, yaklaşan fırtınayı anlatmaya yetmez.

Yıllardır biriken öfke… Yıllardır biriken korku… Yıllardır cevapsız kalan çığlıklar…

İnsan, ruhunda görünmez bir baraj kurar ve her barajın bir dayanma sınırı vardır. O gece kimse kimseyi çağırmadı. Kilise de çanlar çalmadı. Meydanda bildiriler okunmadı. Ama herkes aynı şeyi biliyordu. Artık geri dönüş yoktu. 

Fernán Gómez de Guzmán, o gece kendi sarayının duvarları arasında halkın öfkesiyle karşılaştı. Olanlar birkaç dakika sürdü. Fakat o birkaç dakika, yılların sessizliğinin kırıldığı andı.

Ertesi sabah Fuente ovejuna’da yalnızca bir komutan ölmemişti.

Korkunun mutlak hâkimiyeti sonlanmıştı…

Yargıç: “Komutanı kim öldürdü?”

“Fuenteovejuna.”

Yargıç: “Hanginiz?”  

Yine aynı cevap :

“Fuenteovejuna.”

Asıl mesele komutanın ölümü değildi. Asıl mesele, bir kasabanın neden tek bir isim altında birleşmek zorunda kaldığıydı…

Bu satırlara konu olan kasaba, bugün hâlâ İspanya’nın Córdoba şehrine bağlı Fuente Obejuna kasabasıdır. Beş asır önce yaşanan bu olay, İspanyol edebiyatının en güçlü eserlerinden biri olan Fuenteovejuna ile ölümsüzleştirilmiştir. Lope de Vega’nın 1619 yılında kaleme aldığı bu eser yalnızca bir İspanyol tarih ve dans anlatısı değildir;

Bu eser, Aşk, ihtiras, adalet, hukuk ve toplum vicdanı üzerine bugün de düşündürdüğü için Türk seyircisiyle buluşmayı hak ediyor düşüncesindeyim.

Çünkü iyi tiyatro, yalnızca izlenmez; üzerine düşünülür.

Düşünen okurlara selam olsun…