Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Gazze’de Ölümün Anatomisi

A+ A-

Bir baba düşünün. Adını bilmiyoruz, çünkü uluslararası medya onun adını öğrenmeye değer bulmamıştır. Ama görüntüler var: Bir baba, beyaz bir kefene sarılı küçük bir cesedi kucağına almış, koşuyor. Cesedin başı yok. Bombardımandan sonra bulunabilen parçalar birleştirilmiş. Baba koşarken, çocuğunun kopmuş başının olması gereken yere bakıyor — boşluğa bakıyor. O boşluk, şiddetin en doğrudan ifadesidir: Bazı çocukların başları, bazı çocuklardan daha koparılabilirdir.

Bir insanın, bir çocuğun başını koparan bir bombanın “hassas” veya “keskin nişancı” adlarıyla anılması. Dronelar, F-16’lar, helikopterler — hepsinin gövdesinde bir “medeniyet” amblemi var. Ama hepsinin altında parçalanmış çocuk başları var. Sömürgeci tahakküm, teknolojiyle buluştuğunda, kopardığı başlara “hedef” der, annesinin gözyaşlarına “terörist sempatisi” der, babasının çığlığına “aşırı tepki” der. Bu söylem, bir şiddet biçimidir. Çünkü adlandırmak, tanımak, yas tutmaktır. Ve sömürgeci düzen, asla kendi eliyle öldürdüğü çocukların yasını tutmak istemez. Onun çocuğu, “bizim çocuklarımız”dan değildir. Kopmuş başların hiyerarşisi budur işte: Kimin evladının başı kopunca bir ulus yas tutar, kimin evladının başı kopunca bir istatistik güncellenir.

Bir kadın düşünün. Adı Leyla olsun, çünkü adı yoksa belki de hiç yaşamamıştır. Evinin enkazından çıkarıldığında, bir eli havadadır. Sonradan anlaşılır: O el, ölüm anında çocuğunu korumaya çalışırken havada kalmış, yıkıntıların altında donup kalmıştır. Kadının kendi bedeni paramparçadır, ama o el — o el bütündür. Sanki ölüm, onun anneliğini koparamamıştır. Ama ölüm, gerisini koparmıştır. Bacakları, kaburgaları, yüzü — yok. Yalnızca o el, çocuğuna uzanır gibi havada.

Bu kadının cesedini gören bir doktor, “Gördüğüm en insani şeydi” demiş. İnsani. Sömürgeci düzen, bu kadının cesedine “insani” diyebiliyor ama yaşarken onun varlığını “insan” saymıyordu. Çünkü sömürgeci epistemenin mantığı şudur: Ölünce “insan” olabilirsin, çünkü artık tehdit değilsindir. Yaşarken ise hep “öteki”sin, hep “şüpheli”sin, hep “güvenlik riski”sin. Bu kadın, yaşarken bir kontrol noktasında saatlerce bekletilmiş, belki bir askerin elinde aşağılanmış, belki çocuğunun okuluna düzenlenen saldırıda “yanlış yerde bulunduğu” için suçlanmıştır. Ama şimdi, enkaz altından çıkarılan bir kol olarak, “insani” olma onuruna erişmiştir.

Hem anne, hem “şüpheli” hem komşu, hem “hedef”. Sömürgeci şiddet, bu yarılmanın bedende açtığı yaradır. Ve o yara, ölümle birlikte kapanmaz; enkazdan çıkarılan bir kolun havadaki duruşunda sonsuza dek açık kalır.

Üç ceset düşünün: Biri yaşlı bir kadın, biri yedi yaşında bir çocuk, biri bir sokak kedisi. Üçü de aynı bombada parçalanmış. Üçü de beyaz kefenlere sarılmış, üçü de yan yana yatırılmış. Gazze’de bir caminin avlusunda çekilen fotoğraf, dünyayı dolaştı. Ama dünya, bu fotoğrafa bakarken ne gördü? Bir savaşın “kaçınılmaz sivil kayıplarını” mı? “Acımasız çatışmanın trajik sonuçlarını” mı? Oysa fotoğrafın anlattığı daha basit, daha yıkıcı bir şeydi: Sömürgeci şiddet, yaşlı ile kediyi aynı kefene koymayı başarmıştı. İkisi de aynı ölümdü. İkisi de aynı değersizlikti.

Yaşlı kadın, bir ömür boyunca o topraklarda yaşamış, belki 1948’i hatırlar, belki 1967’yi, belki birinci intifadayı, belki ikincisini. Onun bedeni, direnişin yürüyen hafızasıydı. Ama sömürgeci mantık için hafıza, en çok yok edilmesi gereken şeydir. Çünkü hafıza, “biz her zaman buradaydık” der. Ve “biz her zaman buradaydık” demek, işgalin meşruiyetini çökerten en tehlikeli cümledir. Bu nedenle yaşlı kadınlar, bombaların öncelikli hedefleri arasında değilmiş gibi görünse de aslında tam da bu yüzden hedeftir: Bellek yok edilmelidir.

Kedi ise, belki de en trajik figürdür. Çünkü kedi, hiçbir siyasi kimliği olmayan, hiçbir bayrağı savunmayan, hiçbir ideolojiyi temsil etmeyen bir canlıdır. Sadece orada, o sokakta yaşıyordu. Bombalar, ideolojilerin sınırlarını tanımaz derler; oysa bombalar ideolojilerin tam da kendisidir. Kedinin parçalanmış bedeni, şiddetin ne kadar “kör” olduğunu değil, ne kadar “seçici” olduğunu gösterir: Sömürgeci şiddet, ideolojisi olmayanı da öldürür, çünkü onun ideolojisi, var olmasıdır. Ve sömürgeci düzen, bazı varlıkların var olma hakkını elinden alır.

Bir baba düşünün — bu kez farklı bir baba. Sırtında beş yaşında bir çocuk, koşuyor. Çocuk ağlıyor. Babanın bacağından kan akıyor. Arkalarında duman. Önlerinde — boşluk. Açık alan. Hedef olmak için mükemmel bir alan. Babanın adı Muhammed, çocuğun adı Yüsra. İsimlerini biliyoruz, çünkü baba koşarken bir gazeteci onlara yetişmiş, sormuş: “Nereye gidiyorsunuz?” Baba nefes nefese, “Hiçbir yere,” demiş. “Sadece koşuyoruz.”

Bu cümle, sömürgeci tahakkümün özetidir: Sadece koşuyoruz. Nereye? Hiçbir yere. Güvenli bir yer yok. Okullar bombalanıyor, hastaneler bombalanıyor, BM binaları bombalanıyor, gazetecilerin olduğu binalar bombalanıyor. “Güvenli bölge” diye bir şey yok, çünkü sömürgeci şiddet, güvenliğin ta kendisini hedef almıştır. Sırtında çocuğuyla koşan bir babanın gölgesi, bir insandan çok bir hayalete benzer. O gölge, sömürgeci epistemenin ürettiği en yaygın figürdür: Yaşam ile ölüm arasında, adı konulmamış bir bölgede sıkışmış, toprağa bile düşmeyen bir gölge.

Fanon’un “yeryüzünün lanetlileri” diye adlandırdığı o insanlar, işte bu gölgelerdir. Yere basamazlar, çünkü toprak onların değildir. Gökyüzüne bakamazlar, çünkü gökyüzü dronelarla doludur. Sadece koşarlar. Koşmak, onların varoluş biçimidir. Ve bu koşu ne bir kaçıştır ne de bir direniş. Sadece bir hayatta kalma refleksidir. Ama sömürgeci düzen, bu refleksi bile “terör” olarak adlandırabilir. Çünkü sömürgeci dil, kurbanın her hareketini suça dönüştürme kapasitesine sahiptir.

Bir ses düşünün. Enkazın altından gelen bir çocuk sesi: “Anne, çok sıcak. Anne, su ver. Anne, karanlık.” Bu ses, üç gün boyunca devam etti. Kazı ekipleri duydu, ama ulaşamadı. Beton bloklar, çelik kolonlar, her yer moloz. Üçüncü günün sonunda ses kesildi. Dördüncü gün cesedi bulundu. Küçük bir kız. Yanında ölü annesi, kızın üzerine kapanmıştı. Annesi, belki de son nefesinde kızının üzerine kapanarak onu korumaya çalışmıştı. Ama bomba, ikisini de almıştı.

“Anne, çok sıcak.” Bu cümle, bir çocuğun ölümden önce söylediği son şey. Sıcak. Sıcak, bombaların yarattığı ateş topunun sıcaklığı. Bir bombanın yüz derecelik sıcaklığı. Ama bu sıcaklık, hiçbir askeri raporda geçmez. O raporda yalnızca “hedef imha edildi” yazar. Hedef, bir çocuktu. Onun adıydı. Onun “anne” diye seslenişiydi. Onun “çok sıcak” diye fısıldayışıydı.

Bombayı atan pilot için sıcak, motorun egzozudur; enkazın altındaki çocuk için sıcak, ölümün ta kendisidir. Ama bu iki sıcaklık, hiçbir zaman aynı cümlede yan yana gelmez. Çünkü sömürgeci epistemoloji, fail ile kurbanı aynı dilin içinde barındırmaz. Fail, “operasyon” dilini konuşur; kurban ise “acı” dilini. Ve bu diller asla birbirine tercüme edilemez.

Bugün Gazze’de direniş… Kucağında kopmuş bir baş tutan baba, enkaz altında kalan “anne çok sıcak” diyen çocuk, beş yaşındaki Yüsra’yı sırtında taşıyan Muhammed — hepsi birer ayaklanmadır. Onların varlığı, sömürgeci epistemenin “hedef”, “sivil kayıp”, “hata” gibi soğuk kategorilerini paramparça etmektedir.

Césaire’in dediği gibi, “biçimsel hümanizmin sonunda Hitler vardır.” Bugün, biçimsel insan hakları söyleminin sonunda, kucağında başı kopmuş bir çocuk taşıyan babalar vardır. Bu manzarayı görmeyen gözler, sömürgeci epistemolojinin körleştirdiği gözlerdir. Ve bu manzaranın karşısında “tarafsız” kalmaya çalışan diller, sömürgeci dilin ta kendisi olmuş dillerdir.

Felsefe yapmanın anlamı, belki de tam buradadır: Ölümün evrensel sessizliğinde, enkazın altından gelen o son cümleyi duyabilmek: “Anne, çok sıcak.” Ve bu cümleyi, bütün sömürgeci inkâr mekanizmalarına rağmen, haykırabilmek. Ya biz bu çöküşü izleyeceğiz ya da onun enkazı altında kalacağız. Ve cevap, Gazze’nin tozlu sokaklarında, bir babanın kucağında, kopmuş bir başın boşluğunda yatıyor.