Picture of Merve Nalbant Işık
Merve Nalbant Işık

Gecikmiş Bir Kurban Bayramı Yazısı: Hêvî Fatıma’ya Kalan Bayram

A+ A-

Bu yazı aslında bayram sabahı yazılacaktı.

O sabahın garip telaşı içinde. Bir yanda çocukluk bayramlarından kalma eski bir sevinç, bir yanda dünyanın insanın içine oturan ağır haberleri, bir yanda Avrupa’da Müslüman olmanın gündelik sıkışmışlığı… Yazmak istemiştim. Hatta zihnimde birkaç cümle de dönüp duruyordu. Bayramın artık eskisi gibi olmadığına, bizim bayramlarımızın biraz eksik, biraz buruk, biraz da dirençli yaşandığına dair.

Ama hayat bazen insanın kurduğu cümlelerin arasına kendi büyük cümlesini bırakıyor.

Hêvî Fatıma doğdu.

Ve ben bir anda bayramı dışarıdan izleyen, onun üzerine düşünen, onun eksikliğine serzenişte bulunan biri olmaktan çıkıp, bayramı bir çocuğun geleceği üzerinden düşünmeye başladım. Çünkü insan anne olunca bazı sorular değişiyor. Daha doğrusu, aynı sorular daha ağır hale geliyor.

Biz neyi kurban ediyoruz?

Neyi koruyoruz?

Neyi çocuklarımıza miras bırakıyoruz?

Ve en önemlisi, onlara nasıl bir dünya bırakıyoruz?

Kurban Bayramı sadece bir ibadet takvimi değil. Sadece etin pay edilmesi, akrabanın aranması, büyüklerin ziyaret edilmesi, çocuklara harçlık verilmesi de değil. Bunların hepsi kıymetli. Hepsi insanı bir yere bağlayan, hayatın hoyratlığı içinde kalbi yumuşatan şeyler. Ama kurbanın asıl sorduğu soru daha derin: İnsan neye teslim olur? Neyi gözden çıkarır? Hangi sevgisini, hangi korkusunu, hangi konforunu Allah’ın emrinin önüne koymaz?

Bugün bu soruyu kendimize sormadan bayramı tamamlamış sayılabilir miyiz?

Çünkü biz çoğu zaman kurbanı kesiyoruz ama konforumuzu kesemiyoruz. Suskunluğumuzu kesemiyoruz. Kendi küçük hesaplarımızı, cemaat içi kırgınlıklarımızı, birbirimize karşı sertliğimizi, ümmete karşı ilgisizliğimizi kesemiyoruz. Bazen öfkemizi bile kutsal bir şeymiş gibi taşıyoruz. Bazen kendi mahallesini savunmayı adalet zannediyoruz. Bazen de haksızlık karşısında susmayı akıllılık sanıyoruz.

Bayram sabahı güzel kıyafetler giyiyoruz ama kalbimizin eskiyen yerlerini değiştirmekte zorlanıyoruz.

Oysa kurban, sadece bıçağın hayvana değdiği an değildir. Kurban biraz da insanın içindeki putlarla yüzleşmesidir. Kendi benliğine, kendi kibirlerine, kendi güvenli alanlarına bakabilmesidir. Belki de en zor olan budur. Çünkü insan başkasının yanlışını kolay görür. Kendi alışkanlıklarını ise çoğu zaman “hayatın gereği” diye savunur.

Avrupa’da bayram biraz daha başka yaşanıyor. Hele bizim gibi göç hikâyesinin çocukları için bayram, çoğu zaman iki dünyanın arasında kalmış bir duygu. Bir tarafımız memleketteki kalabalık sofralarda. Bir tarafımız burada, işe yetişmeye çalışan insanların, okul takvimine sıkışmış çocukların, kısa telefon konuşmalarına sığdırılmış bayramlaşmaların içinde.

Evlerde bayram var ama sokaklarda yok.

Kalpte bayram var ama takvimde çoğu zaman yok.

Aile WhatsApp gruplarında bayram var ama çocukların okul çantasında yok.

Sabah erkenden kalkıp bayram namazına giden babalar, eve döndüğünde belki aynı gün işe yetişiyor. Anneler bir yandan kahvaltı hazırlıyor, bir yandan Türkiye’deki akrabaları arıyor. Ekranın bir ucunda “Bayramınız mübarek olsun” diyen sesler var; diğer ucunda yetişmesi gereken faturalar, randevular, çocukların dersleri, şehir hayatının soğuk düzeni.

Bizim bayramlarımız bu yüzden biraz parçalı. Biraz evin içine sıkışmış. Biraz da inatla yaşatılan bir hatıra gibi.

Çünkü burada bayram yapmak sadece sevinmek değil; varlığını hatırlamak demek. Çocuklarına “bizim de bir zamanımız, bizim de bir hafızamız, bizim de mukaddesimiz var” diyebilmek demek. İçinde yaşadığın toplum seni çoğu zaman sadece göçmen, Müslüman, Türk, yabancı, entegrasyon meselesi ya da seçim dönemlerinde hatırlanan bir kitle olarak görürken, senin kendi kendine “ben bundan ibaret değilim” diyebilmen demek.

Ama tam burada başka bir soru beliriyor: Biz bu hafızayı çocuklarımıza nasıl aktarıyoruz?

Bayramı sadece “erken kalk, güzel giyin, büyüklerin elini öp, et dağıt” diye mi anlatıyoruz? Yoksa bayramın ardındaki ahlâkı da verebiliyor muyuz? Merhameti, infakı, adaleti, kardeşliği, emanet bilincini, dünyaya karşı sorumluluğu…

Çünkü çocuklar ritüelleri görür ama en çok ahlâkı miras alır.

Hêvî Fatıma büyüdüğünde ben ona nasıl bir bayram anlatacağım? Sadece kesilen kurbanları mı? Yoksa kurban sayesinde birbirine yaklaşan insanları mı? Sadece sofraları mı? Yoksa o sofraya oturamayanları da düşünen bir kalbi mi? Sadece “biz böyle yaparız” cümlesini mi? Yoksa “biz bunu niçin yaparız” sorusunun cevabını mı?

Belki de bizim kuşağın en büyük sorumluluğu burada başlıyor. Çünkü biz artık ilk gelenlerin çocukları değiliz sadece. Biz aynı zamanda burada doğan, burada büyüyen, burada çocuk büyüten bir kuşağız. Bizim için Avrupa artık geçici bir adres değil. Memleket de sadece dönülecek bir yer değil. İki tarafın arasında gerilmiş bir hayatın içinde, çocuklarımıza hem kök hem ufuk vermek zorundayız.

Ama kök vermek, onları geçmişe hapsetmek değildir. Ufuk vermek de onları hafızasız bırakmak değildir.

Biz bunu çoğu zaman karıştırdık. Köklerimizi koruyalım derken bazen içimize kapandık. Çocuklarımız kaybolmasın diye onlara dar bir dünya kurduk. Cemaatlerimizi, derneklerimizi, camilerimizi sığınak yaptık. İlk yıllar için bu belki anlaşılırdı. Dil bilmeyen, sistem tanımayan, yalnız kalan insanlar için o yapılar nefes alınacak yerlerdi. Fakat zaman değişti. Biz de değiştik. Çocuklarımız da değişti.

Artık sadece korunmak yetmiyor. Artık sadece “biz bize yeteriz” demek yetmiyor. Çünkü bayramın ahlâkı da bunu söylemiyor zaten. Bayram insanı yalnızca kendi evine çağırmaz. Komşuya, yetime, yoksula, uzak olana, unutulana da çağırır. Kurbanın eti nasıl evin içinde tutulmuyorsa, bayramın anlamı da sadece kendi çevremizde tutulamaz.

Bugün Avrupa’daki Müslüman varlığı tam da bu sorunun eşiğinde duruyor. Biz burada sadece kendi çocuklarımızı mı koruyacağız, yoksa bulunduğumuz toplumda adalet, merhamet ve insan onuru adına bir söz de mi üreteceğiz? Sadece kendi kimliğimizi savunmakla mı yetineceğiz, yoksa bu kimliğin başkaları için de güven veren bir ahlâka dönüşmesini mi sağlayacağız?

Bazen düşünüyorum: Bizim bayramlarımız neden bu kadar mahcup? Neden sevinirken bile özür diler gibi seviniyoruz? Neden çocuklarımızın okullarında, iş yerlerimizde, şehirlerimizde bayramlarımız daha görünür, daha normal, daha insanca karşılanmasın? Neden bir Müslüman çocuğun bayram sabahı okula gitmediğinde bunu uzun uzun açıklaması gereksin?

Bu sorular sadece Avrupa’ya dönük değil. Bize de dönük.

Çünkü biz de çoğu zaman kendi bayramlarımızı yeterince derin yaşayamıyoruz. Onları ya nostaljiye sıkıştırıyoruz ya da şekle. Eski bayramları anlatıp duruyoruz ama yeni bayramları nasıl kuracağımızı pek konuşmuyoruz. Çocukluğumuzdaki kalabalıkları özlüyoruz ama çocuklarımız için nasıl anlamlı kalabalıklar oluşturacağımızı düşünmüyoruz. Bayramı hatıra olarak seviyoruz ama gelecek olarak inşa etmekte zorlanıyoruz.

Oysa Hêvî Fatıma’nın ve onun kuşağının bizim nostaljimizden fazlasına ihtiyacı var.

Onların, Müslüman olmayı sadece savunulması gereken bir kimlik olarak değil; yaşanabilir, taşınabilir, güzelleştirici bir ahlâk olarak görmeye ihtiyacı var. Onların, bayramı sadece Türkiye’deki akrabalarla yapılan görüntülü konuşmalarla değil, yaşadıkları şehirde de hissedebilmeye ihtiyacı var. Onların, ne sadece “buraya ait değilsin” diyen dış sese ne de “fazla karışma, kendini koru” diyen iç sese mahkûm olmadan büyümeye ihtiyacı var.

Belki de bu yüzden bu bayram bana daha ağır geldi.

Çünkü bir çocuğun doğumu insana sadece sevinç vermiyor. Aynı zamanda büyük bir hesap da açıyor. İnsan bir bebeğin yüzüne bakınca, dünyanın bütün dağınıklığı daha görünür hale geliyor. Savaşlar, yoksulluklar, ırkçılık, İslamofobi, yalnızlık, parçalanmış aileler, dağılmış topluluklar… Hepsi bir anda daha yakıcı oluyor. Çünkü artık bunlar sadece haber değil. Çocuğunun içine doğduğu dünyanın gerçekleri.

Ve insan ister istemez soruyor: Biz bu dünyayı böyle mi teslim edeceğiz?

Kurban Bayramı tam da burada bir imkân olabilir. Bize yeniden başlamayı hatırlatabilir. Paylaşmayı, sadeleşmeyi, kendimizden vazgeçmeyi, başkası için alan açmayı öğretebilir. Ama bunun için bayramı tüketmemek gerekiyor. Onu sadece birkaç güne, birkaç fotoğrafa, birkaç tebrik mesajına sıkıştırmamak gerekiyor.

Bayram bir hatırlama biçimi olmalı. Kim olduğumuzu, kime karşı sorumlu olduğumuzu, kimin acısına kör kalamayacağımızı, hangi dünyaya razı olamayacağımızı hatırlama biçimi.

Bu yazı geç kaldı. Bayram geçti. Sofralar toplandı. Telefonlar sustu. Çocukların bayramlıkları dolaba kaldırıldı. Ama belki bazı yazılar tam vaktinde yazılmadığında daha sahici olur. Çünkü araya bir doğum girdi. Araya bir emanet girdi. Araya geleceğe dair daha büyük bir sorumluluk girdi.

Hêvî Fatıma’nın yüzüne bakınca bayram artık sadece geçmişten gelen bir hatıra değil. Geleceğe bırakılacak bir söz gibi duruyor.

Ve belki de asıl soru şu:

Biz çocuklarımıza sadece bayram günlerini mi bırakacağız, yoksa bayramın insanı değiştiren ahlâkını da mı?

Sadece kim olduklarını mı söyleyeceğiz, yoksa kim olmaları gerektiği üzerine birlikte düşünecek miyiz?

Sadece geçmişin hasretini mi aktaracağız, yoksa geleceğin imkânını da mı kuracağız?

Çünkü bayram geçer. Takvim değişir. Çocuklar büyür.

Ama bir çocuğa bırakılan ahlâk, insanın en uzun duası olarak kalır.

Not: Bu yazı aslında bayramın başka bir yönüne temas etmek niyetiyle, Kurban Bayramı günlerinde kaleme alınmaya başlanmıştı. Fakat Hêvî Fatıma’nın dünyaya gelişi hem yazının seyrini değiştirdi hem de tamamlanmasını biraz geciktirdi. Bu yüzden gecikmiş bir bayram yazısı için okuyucudan özür diliyorum. Bazen hayat, yazmak istediğimiz cümlelerin arasına kendi daha büyük cümlesini bırakıyor.