Geçmiş Bir Filmin Hatırası Fas
- Tarih:
Bazı hayaller yaşanmış manzaraların gölgesidir. Ne kadar geçse de üzerinden her bir adımda o nefesi içine çekmekten geri duramazsın. Şehirler geçer, insanlar değişir, hayat yorgunluklardan alacağını almıştır artık. İşte böyle anlarda gelip takılır insanın ruhuna bazı yolculuklar. Şimdi payıma düşen Fas yolculuğunun hayalinde dolaşıyorum. Aslında beni yollara düşüren 1942 yapımı Kazablanka filmi. Kalmanın yükünün aşktan daha ağır olduğunu anlatan nadir filmlerden. İzledikten sonra buruk bir bakış kalıyor gidenlerin ardından.
Elveda demenin aşka dahil olduğuna bundan daha iyi kanıt olamaz sanki. Tüm bu elvedalar şehrine merhaba diyorum bugün.
Kazablanka havaalanından çıktım kalacak otel arıyorum. Gitmeden önce niçin otel ayarlamadın diye sorabilirsiniz. Planlanmış yolculuklar kalbimizin yolunun önüne set çekmek gibi geliyor bana. Akışının içinde ruhumuzu hafifleten nice tılsımlar var yolculukların, planlar tılsımlara ihanet etmek gibi. Taksideyim gece 3’e geliyor. Taksiciye soruyorum burada temiz ve ucuz bir otel var mı diye. Ara sokaklardan ilerliyoruz beni bir otelin önünde bırakıyor. Kafamı kaldırıyorum ve otelin tabelası karşımda: “Kasablanca Hotel” Tüm şaşkınlıklar yerini anlamlı bir sükûnete bırakıyor. Amaç ile varış arasında bizi avutan nice öğüt var. Otele giriyorum, lobiye şöyle bir göz gezdiriyorum. Her bir köşede Kazablanka filminden fotoğraflar asılı. Varışlar gidemeyenlerin emanetini yüklenmek gibi şimdi. Yeniden başlıyor içimde film. Yol yorgunluğu uykumun derinliğinde eriyor.

Sabah tüm ağıtlarla vedalaşmak istercesine sokaklarda kayboluyorum. Navigasyon açmamaya karar verdim. Hedefim İkinci Hasan Camii’ne gitmek. Kahve kokuları arasında ilerliyorum. Hemen hemen her bir köşede kahve satan dükkanlar var. Hiçbir yere yetişme telaşı olmayan insanların dinginliğinde yudumlanıyor kahveler. Yolu bulabilmek için eski usulle insanlara soruyorum. Hem muhabbet fırsatım da oluyor dilimin döndüğünce. Keşke Arapçam daha iyi olsaydı diye hayıflanıyorum, İngilizce bilenlerin sayısı az.
Telefonumda arkadaşım Yusuf’tan bir mesaj: “Sosyal medyada paylaşımını gördüm ben de gelmek istiyorum sana da uygunsa.” Olur diyorum. “İstanbul’da işlerini bitirip yarın ilk uçakla gelirim beni de bekle daha fazla gezme beraber gezeriz.” diyor. Normalde niyetim akşamüzeri trene binip Marakeş’e geçmek fakat o geleceğini söylediği için beklemeye karar veriyorum. Ertesi gün sabah uyandığımda telefonumda bir mesaj daha. “İşlerim uzadı maalesef gelemiyorum sana iyi gezmeler.” Aslında Kazablanka filminden bazı benzer sahneleri yaşadığımı fark ediyorum. Beklemenin değişmez bir yazgı olduğunun ve gidenlerin içinde bitimsiz bir burukluk kaldığını hatırlıyorum.
Hazırlanıp tren istasyonuna gitmeden önce marketten ekmek arası sandviç yapmak için malzeme alıyorum. Trende sandviçimi yedikten sonra restoran kısmında oturup kahve içmek istiyorum. Trenin restoranı biraz kalabalık kahvemi alıp müsait bir masa bakınıyorum. Sadece bir masa müsait. Tam oraya oturmak için yönelmişken masanın karşısında taburede oturan kişinin, oturmayı düşündüğüm kısımdan görünen manzarayı izlediğini fark ediyorum. Tam bir düşünce ikliminde seyahat eden insan duruşu var duruşunda. O anı bozmamak için adamın yanındaki tabureye oturuyorum, manzara ile tefekkür arasındaki huzuru kaçırmamayı tercih ediyorum. Kahvemi yudumlarken “Hangi ülkeden geliyorsunuz.” diye bir soru ile muhabbeti açıyor. Türkiye’den geldiğimi söyleyince yüzünde beliren tebessüm ve yakınlığa şahit oluyorum. Türkiye’den birçok yazarı incelediği söylüyor. İngilizceye, Arapçaya ve Fransızcaya çevrilen eserlerden okumalar yaptığını söylüyor. Türk edebiyatı ve Arap edebiyatı arasında konuşmanın bir yerinde Edward Said üzerine muhabbetimiz derinleşiyor. Oryantalizm kitabı hakkında uzunca konuştuktan sonra araya girip Entelektüel kitabının gölgede bırakılmaması gereken bir kitap olduğunu söylüyorum. Tren yolculuğu bitiyor fakat sanatın, felsefenin, edebiyatın çeşitliliğinde yaptığımız muhabbetin tadı damağımızda kalıyor. Bu arada söylemeyi unuttum ismi Omar, çevirmenlik yapıyor. Orada başlayan dostluğumuz halen devam ediyor. Keşke bu yolculukta Tevfik El-Hakim’in Tendeki Derviş kitabı üzerine de konuşsaydık diye içimden geçiyor.




