Picture of Fatih İsmet Yılmaz
Fatih İsmet Yılmaz

Geçmişten Bugüne Çin’in Hikâyesi

A+ A-

Dünyanın en eski medeniyetlerinden olan Çin, Batı merkezli bir dünyada hep öteki olarak görülmüştür. Bu durum sadece Çin özelinde değil; Batı, Asya toplumlarını tekrar tekrar keşfederek kendi oryantalist bakış açısıyla yoğurmakta ve insanların zihin dünyalarını şekillendirmektedir. Adeta dünya onların etrafında dönmekte, geri kalmış toplumlar ise bir yük olarak görülerek medenileştirilmektedir(!).

     Aslında bu hep böyle değildi. Coğrafi Keşifler ile Avrupa’ya Latin Amerika’dan meta ihracatının başlamasıyla zenginleşme kendini göstermiş ve ticaret burjuvazisi, bu süreç içerisinde güçlenerek yeni pazar arayışlarına yönelmiştir. Bu yeni pazar alanları; geniş topraklara ve verimli arazilere ev sahipliği yapan Afrika ve Asya’dır. İlk sömürgecilik faaliyeti, 1415’te Portekizliler tarafından Fas topraklarındaki Ceuta’nın ele geçirilmesiyle başlasa da Afrika’nın tamamıyla sömürgeleştirilmesi, Latin Amerika’nınkinden çok daha uzun sürmüştür.

     Portekizli gemiciler sadece Afrika’ya değil, Asya bölgesine de seferler yapmış; Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı’na girerek Osmanlı Devleti ve Safevileri taciz etmişlerdir. İlerleyen süreçte İspanya ve Portekiz’e; Fransa’yla İngiltere de katılmıştır.

    Batı’nın keşfettiği yeni ticaret yolları, toprakları üzerinden İpek ve Baharat yolu geçen toplumları ekonomik olarak zayıflatmış ve geri kalmalarına sebebiyet vermiştir. Bu durum, Doğu’daki merkezi imparatorlukların tam manasıyla kendi ticaret burjuvazisini oluşturamamasına neden olmuştur. Süreç içerisinde ise Avrupa’daki ticaret burjuvazisinin palazlanarak feodal krallıkları kendi gelişimlerine engel olarak görmesi, 1789 Fransız Devrimi’ne giden koşulları doğurmuştur ve bu da feodal üretim ilişkilerini zayıflatarak sanayileşmenin önünü açmıştır. 19. yüzyılda İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi, ham madde açığını artırmış ve Afrika’nın sömürgeleştirilme sürecini hızlandırırken sömürgeciler yönünü artık tam manasıyla Asya’ya dönmüştür. Batılılar, özellikle Çin özelinde, Afrika’dakinden farklı bir sömürgeleştirme politikası izlemiştir.

    Çin, yüzyıllar içerisinde dünyanın geri kalanıyla çok etkileşime girmeden kendi kültürünü, toplumsal dinamiklerini ve siyasetini meydana getirmiştir. Xi’an’dan başlayıp Konstantiniyye ve Doğu Akdeniz limanlarında biten İpek Yolu ise asırlar boyunca Doğu ve Batı’nın ticaret ve iletişim kanallarını oluşturmuştur. Bu yolun hâkimiyeti için Türkler ve Çinliler uzun yıllar mücadele etmişlerdir. Mücadeleler sonucunda Türkler her ne kadar büyük zaferler kazansa da yerleşik toplumların göçebe toplumlar üzerinde hâkimiyet kurması tarihsel olarak kaçınılmazdır. Örneğin, 13. Yüzyılda Rus knezliklerini kendisine bağlayan Altın Orda 15.yüzyıla geldiğinde dağılmış ve Rusların kontrolüne girmiştir. Bu şekilde yerleşik yaşam kültürü uzun vadede göçebe kültüre karşı üstünlük sağlıyordu. 

    Çinliler ise Türklere karşı en büyük avantajını kullanıyor; onların konfederatif yapısından faydalanarak hızlı bir şekilde siyasi kargaşa çıkartıyorlardı. Kargaşa çıkartmaya en müsait yer ise Hanın çadırıydı. Bu iş için dünya tarihinde sıkça görülen diplomatik evlilik yolunu seçiyorlardı. Çinli Prensesler, Türk Hakanları ile evleniyor ve kaçınılmaz olarak devletin Çin’e yönelik politikasını değiştiriyorlardı. Sadece Çinli prenseslerin entrikaları değil, evlilik yolu ile diplomasinin yanında barışçıl ilişkiler de geliyor bu da ganimet ekonomisiyle geçinen Türkleri zor duruma sokuyordu. Devlet, Çin’e sefer yapamayınca hazineyi dolduramıyordu. Gelin olarak gelen prenses ise kendi kültürünü sürdürmeye devam ediyor ve Hanın çevresindeki Türk kültüründe bozulmalar yaşanıyordu. Bundan kaynaklıdır ki Orta Asya coğrafyasında çok sayıda Türk devleti kurulup yıkılmıştı. Çin, Türklere karşı zayıf düştüğü durumlarda ise vergi ve haraç verme yolunu izlemiş, bu şekilde süreci kontrol etmeye çalışmıştı.

    Çin’e olan saldırılar ise genel itibarıyla ganimet eksenli olmanın ötesine geçemiyor ve bölgede kalıcılık sağlayamıyordu. Bunun en büyük sebeplerinden biri ise tarıma ve yerleşik yaşama dayalı, kökenleri MÖ 5000’e kadar giden kadim bir kültürden gelmelerinin yanı sıra sahip oldukları insan gücü potansiyelinin fazlalığıydı. Bu potansiyel, işgalcilere asimile olma korkusu vermiş ve Çin coğrafyasında başka milletler, 19. yüzyıla kadar kültürel bir egemenlik kuramamıştı. Belki buna Kubilay Han dönemi istisna gösterilebilse de Yuan Hanedanlığı ilerleyen süreçte Çinlileşmekten kendini alıkoyamamıştı.

    19. yüzyıla gelindiğinde ise Çin için ‘‘Aşağılanma Yüzyılı’’ başlamış oldu. Bu yüzyıla kadar Çin, Kanton sistemiüzerinden ticaretini yürütüyor; dışarıya ipek, çay, porselen satarken sadece gümüş ithal ediyordu. Bu şekilde aslında iç pazara yabancı meta girişini sınırlandırıyordu. Ancak Çin’in bu politikası, Batılı burjuvaların kendi sermayesini genişletmesine engel oluyor ve Asya’nın bu dev gücü, dünya kapitalist sisteminin dışında kalıyordu.

     Çin’e yeteri kadar ihracat yapamayan İngilizler ise kaçak yollarla afyon satışına başlamışlar ve ülke içerisinde afyon bağımlılığına sebebiyet vermişlerdi. Bu bağımlılığın kitlelerde artması, Çin’e gelen gümüşün yönünü değiştirmişti. Bu dönemde ekonomisi gümüşe bağlı olan Çin, zor durumda kalmış ve İngilizlerle karşı karşıya gelmişti. Bundan kaynaklı I. Afyon Savaşı (1839-1842) başlamış ve Çin büyük bir hezimet almıştı. Bu yenilgi sonrası Hong Kong İngilizlerin eline geçmiş ve beş liman daha dış ticarete açılmıştır. Batılılar tarafından ciddi manada Çin’in sömürgeleştirilmeye başlanması bu tarihten itibarendir. Bu sömürgecilik faaliyetleri, üstte de belirtildiği gibi Afrika’dakinden farklı bir yol izlemişti.

    Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi sonrası aslında sömürgecilik kavramı yerini emperyalizme bırakmıştı. Çin ise adeta Batılı emperyalistler için herkesin büyük bir pay kapmak isteyeceği kocaman bir pastaydı ve bu payı büyütmek için tekrar harekete geçilmişti. II. Afyon Savaşı’yla (1856-1860) İngiltere ve Fransa bu gayesinde muvaffak olmuştu. Sadece Avrupalılar değil, Rusya ve Japonya bile gözünü komşusu Çin’e dikmişti. Bu savaşlar sonrası artık yarı-sömürge durumuna düşülmüş ve iç pazar, yabancı mallarla dolmuştu. Emperyalistler sonunda Çin’e sermaye ihracatı yapabilmişler ve iç kısımlarda dahi acenteler kurmayı başarmışlardı.

    Çin halkının çoğunluğunun köylü olması dolayısıyla feodal ilişkiler çok sert bir şekilde  sürdürülüyordu. Kendisini Hz. İsa’nın küçük kardeşi ilan eden Hong Xiuquan ise köylülere toprak reformu, eşitlik ve afyon yasağı vadediyordu. Bu vaatler ise toprak ağaları tarafından sömürülen köylülerde karşılık bulmuş ve dünyanın en büyük köylü ayaklanmalarından birini meydana getirmişti. 1850 yılında başlayıp tam 14 yıl süren ayaklanma; Çin halkına, toprak ağalarına ve emperyalizme karşı bir bilinç aşılamış ve  1949 Devrim’ine zemin hazırlamıştır. 

    Yenilgiler sonrası sanayileşme ve modernleşme hareketlerine yönelmeler olmuşsa da bu pek bir anlam ifade etmemiştir. Çin, Yarı-feodal ve gelenekçi yapısını uzun yıllar korumuştur. Ülkedeki yabancı düşmanlığı ise gittikçe artmış ve anti-Hristiyan, Boksörler örgütü kurularak bir isyan daha başlatılsa da Pekin’in işgaliyle son bulmuştur.

    19. yüzyılı geri de bırakan Çin’de; Cumhuriyetçi Kuomintang Partisi yükselişe geçmiş, 1911 Xinhai Devrimi ile başlayan süreç, 1912’de Çing Hanedanlığının devrilmesiyle devam etmiş ve imparatorluğun yıkılıp cumhuriyetin ilan edilmesiyle sonuçlanmıştır.

    Cumhuriyet’in ilanıyla da sorunlar giderilememiş ve ülkede kaos devam etmişti. Her eyaletin kendi ordusuna sahip olduğu Savaş Ağaları dönemi başlamıştı. Çin, merkeziyetçilikten uzak bir kargaşa içerisindeydi. I. Dünya Savaşı devam ederken Marx ve Engels’in kurucu fikir babası oldukları Sosyalizm, Rusya’da pratikte bir karşılık bulmuş ve Rus İmparatorluğu yıkılarak yerini SSCB’ye bırakmıştı. Rusya’da Çar’ı devirip Beyaz Ordu’yu yenen komünistlere Çin’de sempati duyulmaya başlanmış ve 1921 yılında Çin Komünist Partisi kurulmuştu.

     Kısa sürede güçlenen komünistler 1923’te savaş ağalarına karşı Kuomintang’la ittifak yapıp ‘‘İlk Birleşik Cephe’’yi oluştursalar da Sun Yat-Sen’in ölümüyle Çan Kay-Şek, Komünistlerin kitleselleşmesinden çekinmiş ve yeraltı suç örgütlerini de yanına alarak tabiri caizse cadı avına çıkmıştır. Katliamlardan kurtulan Komünistler ise kırlara çekilmiş ve ilk gerilla savaşı çekirdeklerini oluşturarak uzun soluklu olacak bir iç savaşı başlatmışlardır. 1927’de başlayan iç savaş, Mao Zedong’un gerilla stratejisinden de kaynaklı olarak; kırlar üzerinden, kademe kademe ilerliyor ve yavaş yavaş savaşın boyutu genişletiliyordu.  Çin’de ki devrim süreci ise kendine özgü durumuyla Rusya’dan ayrılıyor ve farklı bir rota izliyordu. Bu rota, Kışlık Sarayı’nın halk tarafından basılmasına değil, kırların ele geçirilmesine dayanıyordu.

    1934 yılına gelindiğinde komünistlerin güneyde kuşatılması, iç savaşı bitirme noktasına getirse de, kuşatma yarılmış ve Mao Zedong önderliğinde meşhur ‘‘Uzun Yürüyüş’’ başlatılarak daha rahat bir şekilde mücadeleyi edebilecekleri kuzeye çekilmişlerdi. Bu yürüyüş sırasında kuvvetlerin yüzde doksanı kaybedilmiş ve hayatta kalanlarsa Çin Halk Cumhuriyeti’nin temellerini atacak kadroları oluşturmuşlardı.

    1937’de ise II. Dünya Savaşı’nın habercisi olarak Çin, Japonya tarafından işgal edilmiş ve Nanjing’te olduğu gibi halk büyük katliamlara maruz kalmıştır. Bu durum ‘‘II. Birleşik Cephe’’nin kurulmasına sebebiyet vermiştir. Milliyetçiler ile Komünistler, ortak düşman Japonya’ya karşı 1945 yılına kadar mücadele etmiş ve gayelerinde başarılı olmuşlardır. Mao Zedong Japonya’ya karşı mücadele verirken izledikleri politikayı şöyle açıklıyor:  ‘‘Birleşik Cephe içinde hem ittifak hem de mücadele vardır. Eğer sadece ittifakı düşünür ve mücadeleyi unutursak, Kuomintang bizi yutar ve teslimiyetçiliğe düşeriz. Eğer sadece mücadeleyi düşünür ve ittifakı unutursak, ulusal birliği bozarız ve halk bizi yalnız bırakır. Bu ikisini bir arada yürütmeliyiz.’’

    Bu şekilde Japonya’yla olan mücadelede dengeyi korumuş ve hiçbir zaman için liderliği sadece Çan Kay-Şek’e bırakmamıştır. II. Dünya Savaşı sonrası ise iç savaş tekrardan alevlenmiş,  Sovyetlerin desteklediği Komünistler ve ABD’nin desteklediği Milliyetçiler Çin’in geleceği için son kanlı savaşa tutuşmuşlardır. Mao Zedong, baş düşmanları için, ‘‘Çan Kay-şek ve onun destekçisi olan Amerikan gericileri de birer kağıttan kaplandır. Görünüşte çok güçlüdürler, ellerinde modern silahlar ve atom bombaları var. Ancak halkın desteğinden yoksundurlar. Çan Kay-Şek’in tüfekleri ve tankları ne kadar büyük olursa olsun, halkın iradesi karşısında sadece yırtılmayı bekleyen kağıttan bir kaplandır. Tarih silahların değil, kitlelerin gücüyle yazılır.’’ derken, Çay Kay-Şek ise Mao Zedong ve komünistler için şu sözleri sarf ediyordu: ‘‘Komünizm bir fikir akımı değil, toplumsal bir cinnet ve akıl hastalığıdır. Mao ve çetesi ise köylülerin cehaletini kullanan kanlı haydutlardır.’’

     Üç yıllık bu son süreçten komünistler zaferle çıkmış ve Milliyetçiler ise Tayvan’a çekilmişlerdir. Şuan ki Çin-Tayvan geriliminin temelinde ise bu yatmaktadır. 150 yılın sonunda Çinliler, yabancı sömürgecileri kovmayı başarmışlar ve diğer sosyalist ülkelerin aksine, Sovyetler Birliği’nin etki alanında da kalmamışlardır. Bunun en büyük sebeplerinden biri ise Doğu Avrupa’da ki sosyalist ülkelerin aksine Çin Devrimi, Sovyetler tarafından onlara ihraç edilmemiştir. Yani altyapıdan üstyapıya bir seyir izlemiş, halkın kendi katılımı ve isteğiyle meydana gelmiştir. Doğu Avrupa’da ki rejimler ise bunun tam tersi olarak Sovyetler tarafından o ülkelere dayatılmıştır.

     Çin, Sovyetlerden farklı olarak kendi sosyalizmini uyguluyor ve ülkedeki yarı-feodalizmi kırmak için Yeni Demokratik Devrim’i hayata geçirmeye çalışıyordu. Devrimin müttefikleri ise bayraklarındaki dört küçük sarı yıldız olan proletarya, köylülük, küçük burjuvazi ve ulusal burjuvaziydi. Fransız Devrimi ile aralarındaki fark ise birine burjuva öncülük ederken diğerine proletaryanın öncülük etmesiydi. Yani Yeni Demokratik Devrim’in amacı geri kalmış ülkeleri sosyalist devrime hazırlamaktı. Mao Zedong’un fikirleri dünyada büyük yankı bulmuş, dört bir yanda savunucuları ortaya çıkmıştı. Bu öyle bir hal aldı ki Marksizm-Leninizm-Maoizm olarak teorize edilerek Marksist-Leninist ideolojiye bir alternatif dahi oluşturmuştu. Hatta Kültür Devrimi’nden hemen önce basılan Küçük Kızıl Kitap olarak da bilinen Mao Zedong’un Seçme Sözleri, halen dünyada en çok okunan kitaplar listesinde karşımıza çıkıyor. Şüphesiz bunda Çin’de ki nüfusun etkisi de göz ardı edilemez. 

    Mao Zedong, Çin Devrimi’ndeki başarısını ülke yönetiminde pek gösterememiş ve uyguladığı yanlış politikalar sonucunda çok sayıda can kaybına sebebiyet vermişti. Yönetiminin sarsılmaya başladığı hissettiğinde ise Kültür Devrimi’ni uygulamaya koymuştu.  Ona göre her ne kadar devrim yapılsa da feodalizmin ve kapitalizmin kültürel kalıntıları, ülkede kendini halen göstermekteydi.  Eski kültüre ait kalıntıları yok etmek adına ‘‘Kızıl Muhafızlar’’ı kurarak ülkedeki tarihi yapıları, tapınakları, kütüphaneleri yıktı ve gerici fikirlere sahip olduğunu düşündüğü insanları ise tahakküm altına aldı.  Sürecin kendi kontrolünden çıkmasıyla da Kızıl Muhafızlar’ı sert bir şekilde tasfiye etti. Üç Dünya Kuramının ortaya çıkmasıyla da Çin, Sovyetleri sosyal emperyalist olarak görmeye başlamıştı. Adeta Sovyetler ve ABD ekseni dışında kalan devletlere öncülük etmeye çalışıyordu. Bu politika tam manasıyla günümüzde sürdürülmese de Çin dış politikasında belirleyiciliğini korumaya devam ediyor. Çin günümüzde hala Rusya ve ABD ekseninin dışında kalan ülkelere bu bakış açısıyla yaklaşıp kendi nüfuz alanına çekmeye çalışıyor.

    Ekonomi ise Çin için pek iyi gitmiyordu ve parti içinde pragmatik yapılar yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. 1976 yılında Mao Zedong’un ölümüyle de Deng Xiaoping dönemi başlamış ve ‘‘Sosyalist Piyasa Ekonomisi’’ politikası benimsenerek ülkeye yabancı sermaye davet edilmişti. Otuz küsur yıllık bir aradan sonra yabancı sermaye Çin’e geri gelmişti. Ama bu sefer bir farklılık vardı, yabancı sermayeyi ekonomiyi büyütmek için akıllıca kullanıyorlardı. Deng Xioping şöyle diyordu: ‘‘Kedinin siyah ya da beyaz olması fark etmez; fare yakaladığı sürece o iyi bir kedidir. Bir politikanın adının kapitalizm mi yoksa sosyalizm mi olduğu önemli değildir; halkın hayatını iyileştiriyor ve üretimi artırıyorsa o politika doğrudur.’’ Bu şekilde kapitalizme kapı aralanıyor ve günümüzdeki Çin’in temelleri atılıyordu. Bu politikalar ise doğal olarak ABD ile ilişkileri yumuşatsa da hiçbir zaman için aradaki buzları eritecek seviyeye ulaşmamıştı.

    Sosyalizmden kapitalist ekonomiye geçiş süreci Jiang Zemin döneminde hızlanmış ve 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olunarak büyük bir adım daha atılmıştır. Hu Jintao dönemi ise, Çin’in artık hibrit ekonomik sistemi başarıyla uygulandığı 2010 yılında Dünya ekonomisinin en güçlü ikinci devleti olduğu ve 2008 Pekin Olimpiyatları ile güç gösterisi yaptığı bir dönemdir. Çin malları artık dünyanın her yerinde görülmeye başlanmıştır. Artık o ne 150 yıl öncesinin yarı-sömürgesi ne de 50 yıl öncesinin komünist devletidir; o komünist kültürü koruyarak kapitalistleşmiştir. Bu kapitalistleşme toplumdaki keskin sınıf ayrımlarını da geri getirmiş; bir tarafta saatlik 3 dolara çalışan işçiler varken diğer tarafta da onların emeği üzerinden zenginleşen Çinli milyarderlerin doğmasına sebebiyet vermiştir.

    Çin bu süreçte dünya pazarına açılarak ABD’nin en büyük rakiplerinden biri haline gelmiş ve adeta geçmişte “sosyal emperyalist” dedikleri Sovyetlerin yerini almıştı. Aralarındaki emperyalizm farkı ise biri işgal yoluyla devrim, diğeri ise ticari ortaklık yoluyla sermeye ihraç ediyordu.  Çin, Sovyetlerden farklı olarak sancılı bir kapitalizme geçiş süreci de yaşamamıştı. SSCB reformları iyi yönetememiş, derin ekonomik krizler yaşayarak dağılmış ve içerisinden onlarca ülke çıkmıştı. Çin ise süreci iç savaş zamanı izledikleri savaş stratejisi misali yavaş yavaş ve temkinli ilerletmişti. Onların aksine dağılmadan sancısız bir şekilde kapitalizm ile sosyalist kültürü birleştirmeyi başardılar. Başarılarının en büyük sırlarından biri de burada aranabilir; sosyalist devlet disiplini ve serbest piyasa ekonomisi.

     Xi Jinping için ise Mao sonrası en otoriter liderlerden biri denilebilir. Kendi düşüncesini anayasaya eklettikten sonra iki dönemlik devlet başkanlığı sınırını da kaldırdı. Bu şekilde ömür boyu başkanlığın önünü açtı. Onun döneminde Çin, büyük ekonomik atılımlar gerçekleştiriyor. Üretimde öyle bir egemenlik sağlanmıştır ki üretim yerine baktığımız çoğu üründe ‘‘Made in China’’ veyahut ‘‘Made in P.R.C.’’ yazılarıyla karşılaşıyoruz. Amerika ve Avrupa kökenli büyük şirketler ise siyasi istikrar ve ucuz iş gücünden kaynaklı, fabrika açmak için Çin’i uygun görüyor. Adeta yabancı sermayedar Çin’e akın ediyor. Bu şekilde ekonomisini güçlendirip dış pazarlara açılan Çin, ABD’nin kendi arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da bile devletlerin en büyük ticari ortağı olmayı başardı. ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahalesinin sebeplerinden biri de buydu. Çin’e yakınlaşmaya başlayan Latin Amerikalı yöneticilere gözdağı vermek.

    ABD, Çin’in kurucu ideolojisi gereği doğal düşmanıdır; ancak bu durum zaman zaman taraflar arasında yumuşamaların olmadığı anlamına da gelmemektedir. Mao Zedong için Sovyetler Birliği tehdidine karşı ABD ile yakınlaşmak dönemsel bir gereklilikti ve ilk kez Üç Dünya Teorisi’nin ortaya koyulmasının hemen öncesinde başlayan yakınlaşmalar, 1979 yılında iki devletin birbirini tanımasıyla da daha ileri bir boyuta taşınmıştır.

    Günümüzde devam eden iki süper gücün rekabeti, Trump’ın 14-15 Mayıs Çin ziyareti ile tekrardan tartışmalara konu olmuştur. Aslında tarihte bu tip yakınlaşmalar yukarıda da belirtildiği gibi olağandır. Bu görüşmeler taraflar arasındaki buzları eritmeyeceği gibi ilerleyen süreçte ABD-Çin arasındaki rekabetin artacağı aşikârdır. Zira Çin’in amacı bellidir: Çin Halk Cumhuriyeti’nin 100. yılı olan 2049’da dünyanın en büyük ekonomisine sahip birinci ülkesi olmak.