Picture of Nuh Muaz Kapan
Nuh Muaz Kapan

Gençlik Neyi Öğreniyor, Neyi Kaybediyor?

A+ A-

Gençlik, her çağda bir imkânın adı olmuştur; fakat her çağ, bu imkânı aynı ölçüde taşıyamaz. Bugün gençlik, yalnızca bir geçiş evresi değil, bir boşluk hâli olarak tecrübe ediliyor. Geçmişin ihtişamı ile bugünün parçalanmışlığı arasında sıkışan genç zihin, kendisini kuracak sahici bir zemin bulmakta zorlanıyor. Eğitim ona bilgi veriyor, fakat yön vermiyor; kültür ona kimlik sunuyor, fakat hayat sunmuyor. Bu yüzden gençlik, ne devraldığı mirası yaşayabiliyor ne de yeni bir anlam dünyası kurabiliyor. Sanki her şey anlatılmış ama hiçbir şey yaşanmamış gibi: kelimeler çoğalmış, fakat hakikat geri çekilmiştir.

Bu geri çekilişin en belirgin olduğu yer eğitimdir. Okul, artık bir “terbiye mekânı” olmaktan çok, bir yönlendirme ve sınıflandırma alanı hâline gelmiştir. Michel Foucault’nun “disiplin toplumları” üzerine söyledikleri, bugünün eğitim kurumlarında neredeyse somut bir gerçeklik olarak karşımıza çıkar: “Okullar, bedenleri itaatkâr ve faydalı kılmak üzere düzenlenmiş alanlardır.” Bu cümle, eğitimin nasıl olup da insanı inşa eden bir süreçten, insanı şekillendiren bir mekanizmaya dönüştüğünü açıkça gösterir. Gençlik, bu mekanizmanın içinde çoğu zaman kendi sesini kaybeder. Öğrenir, fakat anlamaz; bilir, fakat içselleştirmez. Çünkü bilgi, hayatla temas etmediğinde, insanın ruhuna nüfuz edemez.

Oysa eski dünyalarda eğitim, bir “olma” süreciydi. Aristotales’in “Biz, tekrar tekrar yaptığımız şeyiz; bu yüzden mükemmellik bir eylem değil, bir alışkanlıktır” sözü, eğitimin karakter inşasıyla olan bağını açıkça ortaya koyar. Bu anlayış, İslam medeniyetinde daha da derinleşerek “edep” kavramıyla bütünleşmiştir. Gazali, ilmin insanı dönüştürmeyen bir yük olduğunu söylerken aslında bugünün gençliğine de seslenir gibidir: “İlim amel içindir; amel olmazsa ilim bir hüccettir.” Yani bilgi, insanı hakikate yaklaştırmıyorsa, onu kurtarmak yerine daha da ağır bir sorumluluk yükler. Bu bakış açısında eğitim, yalnızca zihni değil; kalbi, ahlâkı ve varoluşu kapsayan bir bütünlük taşır.

Fakat bugün bu bütünlük parçalanmıştır. Gençlik, bir yandan bilgi bombardımanı altında kalırken diğer yandan anlam kıtlığı çekmektedir. Kültür, bu açığı kapatması gerekirken, çoğu zaman onu daha da derinleştirir. Çünkü kültür artık yaşanan değil, sergilenen bir şeydir. Jean Baudrillard’ın ifadesiyle, “Gerçek artık yerini simülasyonlara bırakmıştır.” Bu simülasyon dünyasında gençlik, hakikati aramak yerine imgeler arasında dolaşır. Gelenek, hayatı şekillendiren bir kaynak olmaktan çıkar; estetik bir dekor hâline gelir. Genç birey, geçmişle bağ kurduğunu sanır; oysa kurduğu şey, yalnızca bir temsil ilişkisidir. Bu yüzden ortaya çıkan kimlik, derinlikten yoksun ve kırılgandır.

Bu kırılganlık, aslında bir anlatı kaybının sonucudur. Alasdair MacIntyre’ın dediği gibi, “İnsan, ancak bir hikâyenin parçası olduğu ölçüde ne yapması gerektiğini bilir.” Bugün gençliğin en büyük sorunu, bu hikâyenin parçalanmış olmasıdır. Eğitim ona bir yön çizmez, kültür ona bir bütün sunmaz. Böylece gençlik, anlık tercihler ve geçici yönelimler içinde savrulur. Ne geçmiş ona sahici bir aidiyet verir ne de gelecek ona güvenilir bir ufuk açar. Geriye yalnızca parçalanmış bir şimdi kalır.

Bu noktada İslam düşüncesinin “ilim” anlayışı yeniden hatırlanmaya değer. Farabi, erdemli toplumun ancak erdemli bireylerle mümkün olacağını söylerken; İbn Sina insanın hem aklî hem de ahlâkî yetkinliğini birlikte ele alır. Bu gelenekte bilgi, insanı dönüştüren bir yolculuktur. Talebe, yalnızca öğrenmez; değişir. Bu yüzden eğitim, bir meslek edinme süreci değil; bir insan olma sürecidir. Bugün kaybettiğimiz şey de tam olarak budur: eğitimin insanı kuran boyutu.

Belki de mesele, gençliğin kaybolması değil; ona sunulan dünyanın anlamını yitirmesidir. Gençlik hâlâ arayış içindedir, fakat bulduğu şeyler onu tatmin etmez. Çünkü aradığı hakikat, hazır kalıplarda değil; yaşanan bir tecrübede saklıdır. Bu yüzden yeniden düşünmemiz gereken şey, eğitimi ve kültürü nasıl canlandıracağımızdır. Geçmişi olduğu gibi taşımak değil; onu yeniden yaşanabilir kılmak… Bilgiyi çoğaltmak değil; onu derinleştirmek… Kültürü sergilemek değil; onu hayata katmak…

Sonuçta gençlik, kendisine sunulan dünyanın bir yansımasıdır. Eğer o dünyada anlam yoksa gençlik de yönsüz olacaktır. Eğer o dünyada hakikat yalnızca sözde kalıyorsa, gençlik de onu yalnızca tekrar edecektir. Oysa her medeniyet, kendi gençliğinin ruhunda yeniden doğar. Bu doğuşun mümkün olması ise ancak eğitimin yeniden bir “inşa”, kültürün yeniden bir “hayat” haline gelmesiyle mümkündür. Aksi halde, gençlik öğrenmeye devam eder ama anlamaya ulaşamaz; yaşar ama sahici bir hayat kuramaz. Ve belki de en büyük kayıp budur: yaşayan fakat yaşamayan bir nesil.