Gitmek ile Kalmak Arasında
- Tarih:
Seyid Çolak Sinemasında İnsan, Doğa ve Sıkışmışlık
Röportaj: Mehmet Biten

Seyid ÇOLAK
Sinema, resim, fotoğraf ve belgesel… Seyid Çolak için bunlar birbirinden kopuk disiplinler değil; insanın özünden taşan hikâyenin farklı dillerde vücut bulmuş hâlleri. Filmlerinde doğa bir arka plan olmaktan çıkıp neredeyse bağımsız bir karaktere dönüşürken, insan ise çoğu zaman “gitmek” ile “kalmak” arasındaki varoluşsal sıkışmışlığın tam ortasında durur.
Kapan’dan, Dumandan Sonra’ya, Moritanya çöllerindeki kütüphanelerden Sicilya kıyılarına uzanan belgesel yolculuklarına kadar Çolak’ın sineması; göçebe bir ruh hâlinin, içe dönük bir arayışın ve insanî kırılganlıkların izini sürüyor. Gerilimi yüksek sesle değil, sisin içinden, rüzgârın uğultusundan ve karakterlerin suskunluğundan kuran bu sinema dili; günümüzün hız ve tüketim odaklı anlatılarına karşı sakin ama derin bir itiraz niteliği taşıyor.
Bu söyleşide Seyid Çolak’la; sanat disiplinleri arasındaki geçirgenliği, doğanın anlatıdaki rolünü, hikâye çoraklığı tartışmalarını, dijital çağda sinemanın geleceğini ve insanın kendi hikâyesini anlatma ihtiyacını konuştuk. Ortaya, sadece bir yönetmenin estetik tercihleri değil; çağımızın kültürel ve varoluşsal sorularına temas eden samimi bir düşünce haritası çıktı.

Sinema, resim ve fotoğraf sizin için ayrı ifade alanları mı, yoksa tek bir estetik arayışın farklı dilleri mi?
Sunum araçları farklı olsa da aslında hepsi, bir tür duygular birikiminin dışa aktarımı diyebiliriz. Aslında sanat dalları kardeş ve birbirinden beslenirler. Sinema biraz daha avantajlı, tüm sanat dallarından bir nüve alabiliyor. Konuya benim dışımdan bakarsak aslında Salvador Dali ya da Mazhar Toğrul fırça yerine eline kamera alsa da çizdiklerinden çok ayrı bir dünya oluşturmayacaklardı. Tersten düşündüğümüzde Nuri Bilge Ceylan ya da Tim Burton kamera yerine fırçayla kendilerini ifade etmek istese yine filmlerindeki benzer duyguların yansımasına şahit olacaktık. Aslında benim için de resim, fotoğraf ya da sinema bir vesileyle öz’de olanın umuma açılmasını sağlayan değerli araçlar. İyi ki de varlar da hikâyemi anlatabiliyorum. Jung diyor ya “dünyadaki kötülüğün asıl nedeni insanın hikâyesini anlatamamasıdır.” İnsanın hikayesini anlatması bu anlamda da önemli.
Bir fikrin önce görüntü mü, hikâye mi, yoksa duygu olarak mı belirdiğini söyleyebilirsiniz?
Hayat akarken siz sadece bazı detayları yakalayabiliyorsunuz. Bu aslında insanoğlu için çok önemli bir detay. Her şeyi depolayamamak ya da tüm anıları hatırlayamamak. Kapasitemiz hep böyle kalması gerekiyor sanki. En güzel anıların ya da acıların unutulabildiği dünya daha çekilebilir oluyor. Annenizin fasulye ayıklaması, kardeşinizin küçükken size yaptığı bir iyilik, arkadaşınızla karıştığınız bir olay ya da biraz daha genel düşünürsek toplumsal olaylar. Gözlenen her şey size bir veri bırakıyor ve siz masaya oturduğunuzda bunu puzzle gibi birleştirmeye başlıyorsunuz. Ortaya bir eser çıkıyor. Gördüğümüz, tecrübe ettiğimiz şeyler bir hikâyeye dönüşüyor ve karşı tarafın duygularını harekete geçiriyor. Duygusal bir alış verişi sanatsal araçlarla yapmış oluyorsunuz. Güzel – anlamlı anılar biriktirmek ve bu anıları paylaşıp göçmek. Sanırım sanatla hemhal olan her bireyin hayat – son ilişkisine verebileceği cevap bu olur.
Resim yaparken kurduğunuz kompozisyon ile bir sahneyi planlarken ki bakışınız arasında nasıl bir ilişki var?
Bu sıralar kara kaleme öncelik verdim. Sanırım hayatı bir süre siyah beyaz tanımlamak istiyorum. Kompozisyonlarım da çoğunlukla “gitmek” üzerine. Bu tamamen ruh halimin kağıda ya da kadraja yansıması oluyor. Son birkaç aydır hayatın karmaşasından kurtulup kabuğuma çekilme fırsatı bulamadım. Dönemsel olarak var bu bende. Baharın başlangıcında ve kış aylarında bunu daha çok talep ediyorum. Daha önce yolumun pek düşmediği bir köy ya da kasabada konaklamak. Ya da rutinimin dışına çıkıp bilmediğim sokaklarda kaybolmak. Bunu zaman zaman ülke dışında da yapıyorum. Bu insanlardan kaçmak için yaptığım bir şey değil. Kendime iyi gelen şeyi ısrarlı bir şekilde devam ettirme hali aslında. Sürprizlerin bol olduğu sosyalleşme faaliyetleri de diyebiliriz. Birkaç aydır yapamadım ve içimde bir parça sürekli gitmek istiyor. Gidemediğim için de sanırım bu çizimlere yansıyor. Çektiğim film Kapan’da da kısa filmlerde de toplumsal olayların yanı sıra duygu olarak kendine saklanma, bulunduğu yerden uzaklaşma gibi duygular hep vardı. Aslında sanat eserlerinde sanatçının özünden bir şeyler bulabiliyorsanız lezzetli oluyor. Bağımsız filmler o yüzden hep var olacak. Çünkü özgün eserler bir kimliğin yansıması. Kimliksiz eserler de çabuk sıradanlaşır ve varlığını koruyamayabilir. Yapay zekanın öldüremeyeceği şey de bu sanırım. Filmi hayata geçirme biçimi değişebilir, resim yapma pratiğini kolaylaştırabilir ancak yaşanmışlık, insanın özünden bir parça olmazsa ne kadar talep edilebilir ya da sürdürülebilir olur kestiremiyorum.

Fotoğraf, sizin için anı dondurmak mı yoksa zamanı sorgulamak mı?
Hatırladığım kadarıyla ortaokul ve lisede sınıfta okula sadece ben fotoğraf makinesi götürüyordum. O yüzden de okul albümün epey kabarık. Bu durumdan da çok memnunum. Dönüp baktığımda asla yakalayamayacağım ve zihnimden silinmeye yüz tutmuş anıları ve hayatımdan çıkmış kişileri tekrar tekrar hatırlıyorum. Geriye dönmek zaman zaman güzel olabiliyor. Zamanı kıymetli gören biriyim, yaşanmışlığı seviyor ve değer veriyorum. Koskoca evrende kapladığım yerin acizliğinin farkındayım aynı zamanda bu beni biraz da istisnai kılıyor. Var’ım yani sonuçta hiç olmayabilirdim. Bu korelasyonda hareket ediyorum. İlkokulda öğretmenim, “50 yıl sonra geriye dönüp baktığınızda ne yaşadım ki diyeceksiniz.” diye uyarmıştı, şimdi o öğretmenimle karşılaştığımda “belki 50 yıl geçmedi ama hiç de dediğiniz gibi olmadı” karşılığını vermek isterdim. Dünyada bana ayrılan süreyi layıkıyla ve özümseyerek kullandığımı düşünüyorum. Allah’ı, ailemi, doğayı, hayvanları ve rastlaştığım canlı- cansız varlıkları incitmeden yola devam etmeye çalışıyorum. Şimdilik 60’a yakın ülkeye yolum düştü ve hayalim tüm dünyayı görmek. Gördüğüm her ülke şehir, insan, kültür, hayvan, eşyalar, ibadethaneler ufkumu başka bir yere taşıdı. An’ları kareleri sığdırıp zaman zaman geride bıraktığım yerlere tekrar yolculuk yapma hali fotoğraflarla mümkün oluyor. Gittiğim her ülkeden mutlaka biblo ya da küçük eşyalar alırım. Onlar da bir nevi zihnimde kayıt altında duran ama yeniden harekete geçen hikayeleri bana hatırlatan öğeler. Fotoğraf ve eşyalar aslında bu anlamda aynı amaca hizmet ediyorlar sanki.
Kapan’da doğa, sadece bir mekân değil neredeyse bir karakter gibi duruyor. Bu yaklaşım diğer görsel işlerinizde de var mı?
Bence insan iki türlüdür; biri, ruhu “göçebe” insan… Diğeri de ruhu “yerleşik – münzevi” insan… Her ne kadar yerleşik hayatlara geçip tek düze yaşamlarımız olsa da göçebe ruhlu insanları tetikleyen “hadi gidelim” alarmı sürekli çalar. Sait Faik çok güzel özetler bunu, “Seyahat çekiyor içim”. Kapan filmimizdeki karakterlerde de aslında “gitmek” dürtüsü hakim. Ata toprağı kültü nedeniyle orada kalmak zorunda hissediyorlar. Ancak hem iletişim araçları vasıtasıyla muhatap oldukları şehrin vaatkar unsurları hem de doğa koşullarını bahane ederek adada durmak istemiyorlar. Çıkışsızlıkla birlikte ada karaktere dönüşüyor. Bir de adalarda yaşayan yerleşik insanların ruh hali ve bakış açısıyla, karşı kıyıda yaşayan insan arasında farklar gözlemleyebiliriz. Sineklerin Tanrısı, Robinson Crusoe gibi kitaplara baktığımızda adayla birlikte değişen – dönüşen insan karakterlerine şahit oluyoruz. Kapan’da iki güçlü yan karakter var aslında biri ada diğeri kurt. Kurdu neredeyse hiç görmüyoruz adayı da alt figür olarak hep hissediyoruz.
Gerilimi, fiziksel olaylardan çok ruh hâlleri üzerinden kurmayı tercih ettiğiniz söylenebilir mi?
Gizem gerilimi seviyorum. Bu duyguları besleyen iklimsel koşulları; rüzgarı, sisi, yağmuru vs daha çok seviyorum. Bu resimde de böyle. Kasvetli resimler daha çok hoşuma gidiyor. Konu olarak da toplumun gerçeklerini yansıtan eserler biraz daha kıymetli bende. Bu tüm sanat dalları için geçerli. Şiir ezberleme huyum yoktur, okur geçerim. Ancak bazı şiirlere takılırım. Örnek verecek olursam Melih Cevdet Anday’ın “Gelinlik Kızın Ölümü” şiiri ve şu dizeleri…
böğürtlensiz mezarlığa vardığımızda,
bir melek lale sümbül dikiyordu,
lalelerden birini aldı adam,
girdi kızının mezarına,
sarıldı, öptü, bıraktı laleyi sonra,
kefenin üstüne, uykusuz.
yedi çocuğu gömülüymüş, söylediler,
bizi aç bırakan bu toprak
açlıktan ölenlerle beslenir dediler,
Biz acıyı acıyla kırmayı seven bir toplumuz sanırım. Kendi sorunlarımızın yüzümüze çarpıldığı film ve karakterleri seviyoruz. O yüzden de karakterlerim ruh dünyama yakın şeyler söyler – yapar. Aslında hayata çoğunlukla pozitif bakan biriyim. Yakın zamanda Osamu Dasai’nin İnsanlığımı Yitirirken diye bir kitabını okudum. Karakteri benim dünyama ve bakışıma çok zıttı. Erken yaşlarda, doğum gününde hayattan kopmak isteyen bir karakterin hikayesini takip ediyoruz. Otobiyografik bir roman olduğu için beni çok etkiledi. Zaman zaman Yozo karakteri aklıma gelir ve meşgul eder. Sözcüklerle ya da sahnelerle size eşlik eden, zihninizi kurcalayan bir unsur ekliyorsunuz. Bu hali çok seviyorum. Derinize bir kıymık batıyor ve siz onu bir toplu iğneyle çıkartmaya çalışıyorsunuz ama her seferinde daha ileri itip ve çıkarmak için derinizi daha da açmak zorunda kalıyorsunuz. Bir film, bir şiir, bir öykü, bir resim ya da tiyatro oyunu biraz bu ruh haline sokmalı. Bir örnek daha verecek olursam. Yakın zamanda Charles Khristan Nahl’ın Madencinin Ölümü resmine takıldım. Resme bakma fırsatınız olursa ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Altın bulmak için kuzeye gitmiş bir madenci ve ona eşlik eden köpek, madenci bir vesileyle ölmüş ve köpeği de başında acıyla uluyor. Bence muhatabına zihinsel acı bırakıyor. O köpeğe ne olacak, adamın hayalleri ne oldu. Köpeğin vefası ve bilinç olmadığı halde sahibinin ölümünü fark etmesi. Böyle sorgulamalara iten eserler hep var olacak ve yaşayacaktır. Dünyayı robotlar ele geçirmezse tabii…
Sinema sektörünün pratik zorunlulukları ile kişisel estetik arayışlarınız arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Her mesleğin zorlu tarafları mevcut. Sinemayı da zorlu meslekler gurubunda gösterebiliriz ve bu bilinçle sektöre dahil oluyorsunuz. Herkesin katlanabileceği bir meslek değil sinema yapmak. Burada tutku devreye giriyor. Eğer zihninizde beliren şeyleri birilerine beyaz perde yoluyla aktarma tutkunuz, pratikte yaşadığınız sorunlardan daha azsa elemine oluyorsunuz. Bence biraz kafayı kırmak da gerekiyor. Ya da benim gibi fazla umarsız olmalısınız. Sorunlar geldikçe, “bu kadar mıydı” diye yumuşatmazsanız film yapabilmek biraz zorlaşıyor. Etken çok fazla. Bir kere 40 kişilik ekiple yola çıkıyorsunuz. Daha önce hiç çalışmadığınız ve karakteri hakkında bilgi sahibi olmadığınız oyuncularla muhatap oluyorsunuz. Tüm etkenlerin yanında sürekli zihninizde dönen hikâyeyi en özgün şekilde görsele aktarma, özgün söz söylemek hepsinden daha çok zihninizi yoruyor. Bunları da çözünce bir filmi hayata geçiriyorsunuz.
Kapan, yüzeyde bir gerilim filmi gibi ilerlerken, alt katmanlarda daha varoluşsal bir sıkışmışlık duygusu taşıyor. Bu iki hattı bilinçli olarak mı birlikte yürüttünüz, yoksa film sizi bu noktaya mı götürdü?

Antagonisti güçlü kitap ve filmleri daha çok seviyorum. Odakta olmayan ama eseri sırtlayan karakterler. Bunun en iyi örneği sanırım Sefiller kitabı, Jean Valjean onu inatçı bir şekilde takip eden polis müfettişi Javert’ten kaçarken tüm olayları yaşar. Ben kitabı okurken Javert’i merak ederek okumuş ve dolaylı yoldan da ana karakterin yolculuğuna eşlik etmiştim. Filmlerimde de yan karaktere önem atfediyorum. Kapan’da da aslında Yakup’un (ana karakter) dönüşümüne hizmet eden tüm öğeler de yan karakterlerin kendi içinde çözemeyip de ana karakterle çatışmaya zemin hazırlayan unsurlardı. Hepsinin adada var olabilme çabası, karşı taraf tarafından ötekileştirilmeleri, hiyerarşi sorununun çözümsüzlüğü ve ailesel faktörler de devreye girince kaos kaçınılmaz oluyor. Sonunda ağlayan bir bebek sesiyle umutlu bitirsek de soru işaretlerinin adada kaldığı bir yapı oluşturduk.
İkinci uzun metrajlı filminiz Dumandan Sonra’nın çekimlerini tamamladınız. Bizi nasıl bir film bekliyor.
İlk filmin üzerinden epey zaman geçti aslında. Hedefim iki senede bir film hayata geçirmekti ancak bu mümkün olmadı. Senaryosunu yine Güven Adıgüzel’le birlikte yazdık. İlk defa bir yapımcıyla hareket ettim, bu da set sürecinde hikayeme daha fazla odaklanmamı sağladı. Yapımcımız Emrah Kılıç’la Kapan’ın festival sürecinde tanışmıştık. Bu sefer bir dağın ön planda olduğu, eşini kaybetmiş iki çocuklu bir kadının hayata tutunma çabasını seyredeceğiz. Doğa – insan çatışması bu filmde de var. Ancak Kapan’daki kadar baskın değil. Yan karakterler ve onların hikâyeleri filmde önemli yer tutuyor. Katmanlı ve çok karakterli hikâye anlatmayı seviyorum. Filmi Aksaray’da Hasan Dağı’nın eteklerinde çektik. Kurgu aşamasındayız. Yakın zamanda da festival süreci başlar. Bakalım nasıl bir yolculuğu olacak. Sabırsızlıkla ve heyecanla bekliyorum.

Kurmaca filmlerin yanı sıra belgeseller de hayata geçiriyorsunuz. Çöl Kütüphaneleri’nden sonra nasıl belgesel seyredeceğiz?
Belgesel çekmeyi seviyorum. O süreci bahane edip yeni yerlere gitmeyi- görmeyi daha çok seviyorum. Belgesel kurmacaya benzemiyor. Her şey daha gerçek ilerliyor. Konu ettiğiniz kişinin gerçeğine ve derinine nüfuz ediyorsunuz. Çöl Kütüphaneleri Moritanya’nın Şinkıt kasabasında yüzlerce yıldır devam eden ve benzersiz kıymetli yazma eserlerin yer aldığı kütüphaneleri ve o kütüphanelerin muhafızlarının hayatına odaklanıyor. Merak edenler TABİİ platformundan belgeseli seyredebilir. En son İtalya – Sicilya’da geçen 4 bölümlük Akdeniz’in Son Şarkısı belgeselini tamamladık. O da yakında televizyon ya da platformda seyirciyle buluşacaktır. 2023 yılında Kedi Adam isimli bir belgesel çektik. Suriye iç savaşında yaralanmış ve terkedilmiş kedileri rehabilite edip, barınakta bakmaya çalışan Mohammed Alaa Jaleel’in çabasını kayıt altına almıştık. Öncesinde de Türkiye’de azınlık bir grup alan Şamanların ayine hazırlık süreçlerini ve Kam Akagu Cenk Sertdemir’in yolculuğunu belgelemiştik. Bu belgeseller de festival süreçlerini tamamlandı ve yakın zamanda yayınlanacaktır.


Dijital platformlar ve değişen izleme kültürünün sinemayı olumsuz etkilediğine dair tartışmalar yürüyor. Son olarak Warner Bross’un satılması bu tartışmaları biraz daha büyüttü. Sinema nereye gidiyor? Değişen sadece izleme alışkanlıkları mı yoksa sinemanın kendisi mi?
Alında bu tür sorulara net ve doğru cevap vermek çok mümkün değil. Kimi zaman öngörülemeyen nedenler toplumsal alışkanlıkları doğrudan etkileyebiliyor. Mesela dijitalleşmenin bu kadar hızlı bir şekilde yaygınlaşması yakın zamanda yaşadığımız salgının büyük payı var. İnsanlar salgınla birlikte sosyalleşmeye de arasına mesafe koydu ve bu toplu halde yapılan etkinliklerde azalmaya sebep oldu. Belki 50 sene sonra sinemaya gitmek diye bir şeyden bahsetmeyeceğiz ya da insanlar dijital platformların “aynı”laşmasından sıkılacak ve sinema zirve dönemini yaşayacak. Bekleyip görmek gerek. Ancak şu hususu önemsiyorum. Dijital platformlar ve sosyal medya “algoritma” üzerinden ilerliyor. Aslında algoritma size ilgilendiğiniz şeyle daha çok- daha çok ilgilen diyor. Çoğunluğun beğendiği- seyrettiği şeyi daha çok kişi sevmeli gibi bir dayatma da var burada. Değerli özgün içeriği ulaşma hali işlevsizleşiyor gibime geliyor. Talep azaldıkça üretim de gereksiz ya da zorlu hale geliyor. Yeni Wes Anderson’lar ya da Ezel Akay’ların çıkması mümkün olmayacak mı acaba? Bunlar bende de soru işareti.
Robert McKee ünlü kitabında günümüzde ciddi bir yetenek ve hikaye yoksunluğu olduğunu söyler. Gerçekten bugün 60’lardaki ya da 80’lerdeki gibi, biraz daha iyimser olursak 2000’lerin başındaki gibi büyülü hikayelere pek rastlamıyoruz. Sizce bir hikaye çoraklığı var mı, bunun nedeni ne olabilir?
Bu soruya da aslında toplumsal olaylardan ya da dönemsel dönüşümlerden ayrı cevap veremeyiz. İkinci dünya savaşının sona ermesiyle birlikte insanlık yeniden inşa sürecine girdi. Sonrasında ise ülkeler arasındaki bariyerler kalktı ve özgürlük hareketleri olgunlaştı. Sakınmadan, korkmadan ve özgün cümleler kuran sanatçıların eserleri hem ulaşılabilir oldu hem de değer gördü. Tüm sanat dallarında çeşitli akımlar ön plana çıktı. Bu iklim elbette hikayelere olumlu anlamda yansıdı. Günümüzde ise dijital devrimle birlikte görsellik daha kabul görür hale geldi. 2000’lere kadar ana akım filmlerindeki hikâyeler de epey güçlüydü. Sonrasında ise ana akım – arthouse filmlerin arasındaki hikâye bazlı makas giderek açıldı. Bu kuşakların talepleri ve teknolojinin gelişimiyle doğru orantılı olduğu için bunu engellemek çok mümkün değil. Hayıflanmanın da bir anlamı yok. Aynı zamanda sinema artık 130 yaşında, 130 senedir sürekli söz söylemeye çalışan bir sanat dalından bahsediyoruz. Aynılaşması ve zamanın getirdikleriyle çoraklaşma evresine girmesi kaçınılmaz zaten. Biz içinde değerli olanı bulup yolumuza devam etmeliyiz gibime geliyor. Ben hala çok sevdiğim ve beni şaşırtan hikayelerle karşılaşıyorum. O yüzden enseyi karartmamak gerekir.

Türkiye’de genel olarak kültür ne durumda. Dönüştüğünü ya da farklı bir yere evrildiğini söyleyebilir miyiz? Türkiye’deki bir film festivalleri çerçevesi çıkardığımızda neyle karşılaşıyoruz.
Öncelikle kültürel paranoyadan kurtulmamız gerekiyor. Koskoca profesörlerin dahi hala “İnek Şaban karakteri “kutsal” Şaban ismini toplumdan izole etmek için din düşmanları tarafından oluşturulmuş bilinçli bir çalışmadır.” zırvalıklarına inandığını ve bunu topluma yaydığını düşünürsek epey geride kaldığımızı söyleyebiliriz. Üretilen işleri komplolarla işlevsiz hale getirip, toplumda kültür- sanat ve kutsallar arası çatışma ortamı sağlamak ülkeye herhangi bir fayda sağlayacağını düşünmüyorum. Herkesin kendi veçhesinden sanatsal ürününü arz ettiği çok sesli bir ortam oluşturmak yerine sürekli olarak güçlü olanın kendi kimliğine uygun kültürel – sanatsal ortamı dayattı zamanlardan geçtik- geçiyoruz. O yüzden de kültürel bir dönüşüm ve değişimden bahsedemiyoruz. Bu kafa yapımız yüzünden de hiçbir zaman kalburüstü bir kültür – sanat dünyamız olgunlaşamayacak.
Meseleye ”festival” odaklı bakarak bir şeyler söylemek isterim. Ulusal ve uluslararası düzeyde hem filmlerimle hem de doğrudan seyirci olarak festivallerin içinde bulunmuş biri olarak, bu konularda -eğer festivallerin toplamda kültür’ü dönüştürebilen bir güce sahip olduğunu düşünüyorsak- içe dönük bir eleştiriyi daha anlamlı buluyorum. Ki öz eleştiri konusunda epey tutucuyuz. Eleştirildiğin, kabul edilmediğin ve ötekileştirildiğini düşündüğün bir kültürel alan’a girmek için gerçekten ne kadar nitelikli film üretebildin mesela? Üretim safhasını takiben, bu filmleri gösterebileceğin kaç tane film festivalini uluslararası ölçekli hale getirip, kabul edilmediğini düşündüğün bu alan’da söz söyleyebildin? Böyle bir dert taşıyor muyuz gerçekten?

Festival kültürü bağlamında kendi markasını yıllar içinde büyük emeklerle ortaya çıkarabilmiş Boğaziçi Film Festivali’ni işlevsiz hale getirip, yine marka değerini yükseltmiş Malatya Film Festivali ve Kayseri Film Festivali gibi parlayan yıldızları bitirmek/bitirilmesine göz yummak çok da anlaşılır gelmiyor bana. Kendi sözünü söylemenin, nitelikli söylemenin, daha güçlü söylemenin peşinde koşmalıyız. Vaktimizi “karşı tarafın” kulelerini yıkmak için harcamak yerine daha anlamlı yerlerde pozisyon alabiliriz. İyi eserler üretmek, iyi eserler üretecek ortamları oluşturmak, iyi eserlerin hayata geçirileceği sürdürülebilir fonlar kurmak, festivalleri yerel bürokratların insafına bırakmayan kurumsal yapılar haline getirmek ve bu festivalleri uluslararası standartlara ulaştırmak varken, yaptığımız şey; kompleksli cümlelerle tuhaf bir mağduriyet hikâyesi çıkarmak maalesef. Bu bize yakışan bir son olmadığı gibi, asla somut çözüme de hizmet etmiyor.
Hikâye çoraklığından söz ettik, son zamanlarda sinemanın efsunlu ışığına kendinizi kaptırdığınız “işte bu sinema” dediğiniz bir film oldu mu?
Film seyrederken duygu durumuma göre tercih yapıyorum. Bu yüzden de türler arası çok dolaşırım. Dönemsel korku, komedi, aksiyon, macera, dram vs farklı türden filmlerle yolum kesişir. O yüzden beğenim sınırlı değil. Yabancı ANDREY ZVYAGINTSEV’ın DÖNÜŞ – THE RETURN (2003) yerli sinemadan da MUSTAFA KARA’NIN KALANDAR SOĞUĞU (2015) filmini söyleyebilirim.




SEYİD ÇOLAK’ IN SEVDİĞİ 50 FİLM
- BİSİKLET HIRSIZLARI – BICYCLE THIEVES (1948) YÖN: VITTORIO DE SICA
- METROPOLİS (1927) YÖN: FRITZ LANG
- AĞLAYAN ÇAYIR – THE WEEPING MEADOW (2004) YÖN: THEODOROS ANGELOPULOS
- KES (1969) YÖN: KEN LOACH
- DÖNÜŞ – THE RETURN (2003) YÖN: ANDREY ZVYAGINTSEV
- NATIONAL VELVET (1944) YÖN: CLARENCE BROWN
- KARANLIKTA DANS – DANCER IN THE DARK (2000) YÖN: LARS VON TRIER
- SONSUZ SOKAKLAR – LA STRADA (1954) YÖN: FEDERICO FELLINI
- DEHŞET YOLCULARI – THE WAGES OF FEAR (1955) YÖN: HENRI-GEORGES CLOUZOT
- CENNETİN ÇOCUKLARI – CHILDREN OF HEAVEN YÖN: MECİD MECİDİ
- SIÇAN AVCISI – RATCATCHER (1999) YÖN: LYNNE RAMSAY
- TİTANİK – TITANIC (1997) YÖN: JAMES CAMERON
- BEYAZ TANRI – WHITE GOD (2014) YÖN: KORNEL MUNDRUCZO
- KIRIK ÇANAKLAR (1961) YÖN: MEMDUH ÜN
- BEYAZ BANT – THE WHITE RIBBON (2009) YÖN: MICHAEL HANEKE
- 400 DARBE – THE 400 BLOWS (1959) YÖN: FRANCOIS TRUFFAUT
- ÖLDÜRME ÜZERİNE KISA BİR FİLM – A SHORT FILM ABOUT KILLING (1988) YÖN: KRZYSTOF KIESLOWSKI
- MAKAS ELLER – EDWARD SCISSORHANDS (1990) YÖN: TIM BURTON
- DÜŞÜŞ – THE FALL (2006) YÖN: TARSEM SINGH
- YERSİZ YURTSUZ – VAGABOND (1985) AGNES VARDA
- ÇOCUKLUĞUM – MY CHILDHOOD (1972) YÖN: BİLL DOUGLAS
- ONUR SAVAŞI – JAGTEN (2012) YÖN: THOMAS VINTERBERG
- BEŞ VAKİT (2006) YÖN: REHA ERDEM
- İLKBAHAR, YAZ, SONBAHAR, KIŞ… VE İLKBAHAR – SPRİNG SUMMER FALL WİNTER AND SPRİNG (2003) YÖN: KIM KI-DUK
- KAR – SNIJEG (2008) YÖN: AIDA BEGİÇ
- TENENBAUM AİLESİ – THE ROYAL TENENBAUMS (2001) YÖN: WES ANDERSON
- KUŞLAR – THE BIRDS (1963) YÖN: ALFRED HITCHCOCK
- OYUN VAKTİ – PLAY TIME (1967) YÖN: JASQUES TATI
- ATEŞ BÖCEKLERİNİN MEZARI – GRAVE OF THE FREFILES (1988) YÖN: ISAO TAKAHATA
- CENNETTEN DE GARİP – STRANGER THEN PARADISE (1984) YÖN: JIM JARMUSCH
- YAŞAMIN KIYISINDA – MANCHESTER BY THE SEA (2016) YÖN: KENNETH LONERGAN
- UZAK (2002) YÖN: NURİ BİLGE CEYLAN
- TURİST – FORCE MAJURE (2014) YÖN: RUBEN OSTLUND
- ÖLÜ ADAMDAN MEKTUPLAR – DEAD MAN’S LETTERS (1986) YÖN: KONSTANTIN LOPUSHANSKY
- ÇİKOLATA – CHOCOLAT (2000) YÖN: LASSE HALSTROM
- RAN (1985) YÖN: AKIRA KUROSAVA
- CENNET SİNEMASI – CINEMA PARADISO (1988) YÖN: GIUSEPPE TORNATORE
- FİL ADAM – THE ELEPHANT MAN (1980) YÖN: DAVID LYNCH
- DOLAR ÜÇLEMESİ – DOLLARS TRILOGY (1964) YÖN: SERGIO LEONE
- PARAMPARÇA AŞKLAR VE KÖPEKLER – AMEROS PERROS (2000) YÖN:ALEJANDRO GONZALEZ INARRITU
- BAL (2010) YÖN: SEMİH KAPLANOĞLU
- ÇİNGENELER ZAMANI – TIME OF THE GYPSIES (1988) YÖN: EMIR KUSTIRICA
- İNCE KIRMIZI HAT – THE THIN RED LINE (1998) YÖN: TERRENCE MALICK
- ALTINA HÜCUM – THE GOLD RUSH (1925) YÖN: CHARLIE CHAPLIN
- RASTGELE BALTHAZAR – AU HASARD BALTHAZAR (1966) YÖN: ROBERT BRESSON
- RIHTIMLAR ÜZERİNDE – ON THE WATERFRONT (1954) YÖN: ELIA KAZAN
- YUSUF İLE KENAN (1979) YÖN: ÖMER KAVUR
- ANA VE OĞUL – MOTHER AND SON (1997) YÖN: ALEKSANDR SOKUROV
- MASUMİYET (1997) YÖN: ZEKİ DEMİRKUBUZ
- ROSETTA (1999) YÖN: JEAN-PIERRE DARDENNE / LUC DARDENNE
Seyid ÇOLAK Kimdir?
İstanbul doğumlu. Liseyi Sultanbeyli İmam Hatip Lisesi’nde tamamladı. Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon mezunu. Daha önce çektiği Oyun, Kara Kar, Soğuk, Serender kısa filmleriyle yurtiçi ve yurtdışı festivallerinden ödüller aldı.
10 ülkeyi kapsayan Afrika seyahatinden sonra ‘Benim Afrikam’ fotoğraf sergisini açtı.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı destekli ve TRT ortak yapımı ilk uzun metrajlı filmi KAPAN 41. Uluslararası Moskova Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptı. Kapan filmi ayrıca ulusal- uluslararası festivallerde en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi müzik, en iyi oyuncu dahil birçok ödülün sahibi oldu.
2022 yılında Ataların Uykusu, 2023 yılında ise Kedi Adam belgesellerini tamamladı. Kedi Adam İtalya’nın köklü festivallerinden 77. Uluslararası Salerno Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptı. 11. Boğaziçi Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nün sahibi oldu.
2023 yılında Moritanya’da geçen Çöl Kütüphaneleri: Son Muhafızlar ve İtalya – Sicilya’da “Akdeniz’in Son Şarkısı” belgesel serilerini hayata geçirdi.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı destekli ve TRT ortak yapımı ikinci uzun metraj projesi “DUMANDAN SONRA” nın çekimlerini 2025 yılında gerçekleştirdi.




