Gökbörü Oyunu
- Tarih:
Gökbörü, UNESCO listesinden turizm fuarına giden yolda ne kazandı ne kaybetmek üzere?
Türkistan bozkırında yüzyıllardır oynanan bir oyun var: Gökbörü. Kırgız’da Kökbörü, Kazak’ta Kökpar, Özbek’te Köpkari olarak adlandırılan bu oyunun ismi yerine göre değişiyor fakat özü değişmiyor: at üstünde onlarca süvari, tek bir hedefin peşinde mücadele veriyor.
Adını gök kurttan alan bu mücadele, uzun yüzyıllar boyunca sadece kendi coğrafyasının içinde yaşıyordu. Düğünlerde, bayramlarda, hasat sonrasında eğlenmek, kutlamak amacıyla oynanıyordu. Seyirci değil, komşu vardı; biletle değil davetle izleniyordu.
2017’de UNESCO, Gökbörü‘yü İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine aldı. O tarihten itibaren oyun, köy meydanından uluslararası bir sahneye taşındı. Dünya Göçebe Oyunları on dokuz ülkenin katılımıyla mütevazı biçimde başlamıştı; bugün doksana yakın ülkeyi bir araya getiriyor. 2022’de İznik’te, 2024’te Astana’da oynandı ve birkaç hafta sonra Bişkek’te gerçekleşmesi planlanıyor. Bozkırın oyunu artık bir destinasyon markası.
Kopyalanamayan şeyin değeri
Peki ne oldu da bu ilgi patladı? Cevap aslında turizmin kendi çıkmazında saklı. Bugün dünyanın her şehri birbirine benziyor. Aynı zincir oteller, aynı alışveriş merkezleri, aynı kongre salonları. Bir destinasyonu diğerinden ayıran şey, artık sahip olduğu binalar değil; kopyalanamayan şeyler. Bir ülke altı ayda stadyum yapabilir, ama yüzlerce yıllık bir geleneği inşa edemez.
Kazakistan bunu erken gördü. 2024 yılında Astana’daki etkinlikte cam kulelerin gölgesinde yurt motifleri, hipodrom kenarında geleneksel kıyafetler, şehrin her köşesinde göçebe estetiği vardı. Türkiye, İznik 2022’de aynı hamleyi tarihî miras vurgusuyla yaptı. Kırgızistan zaten oyunun kendi dosyasıyla UNESCO‘ya girmiş bir ülke. Üçü de aynı şeyi keşfetti: geleneksel spor, tanıtım bütçesiyle satın alınamayacak bir yumuşak güç üretiyor.
Bununla birlikte bir gelenek kameraya girdiği anda, kameraya göre şekillenmeye başlıyor. Kurallar yayın süresine sığsın diye sadeleşiyor, kıyafetler fotoğrafta iyi dursun diye özenle dikiliyor, mücadelenin ritmi seyircinin sabrına ayarlanıyor. Turizm literatürü buna sahnelenmiş otantiklik diyor: yani bu gerçek olan şeyin, gerçek göründüğü için değil, gerçek gösterildiği için değer kazanması anlamına geliyor.
Bu markalaşma beraberinde eleştirileri de getiriyor. Birincisi hayvan refahı. Oyunun uluslararası görünürlüğü arttıkça belli bir takım çevreler tarafından bu tartışma da büyütülüyor. Bu oyunlar sanki doğaya ve hayvanlara zarar veriyormuş gibi bir imaj oluşturulmak isteniyor. İkincisi aşırı ticarileşme. Bir mirası tanıtmakla, onu ürüne çevirmek arasındaki mesafe sanıldığından daha hassas. Dolayısıyla diğer spor branşları gibi bu oyun da kapitallerin iştahını kabartıyor.
Bilindiği gibi meyve veren ağaç taşlanır. Bu ve buna benzer pek çok eleştiri ve baskı mutlaka olmaya devam edecektir. Bunlar geri çekilme sebebi olmamalıdır. Çünkü görünürlüğün alternatifi saflık değil, unutulmaktır. Kimsenin izlemediği bir gelenek daha otantik olmuyor; sadece daha yalnız oluyor. Mesele sahneye çıkmak değil, sahneye çıkarken kimin çıktığını unutmamak.

Peki ne yapmalı?
- Yerel topluluk dekor değil, sahip olmalı. Van‘ın Ulupamir Köyü gibi bu oyunun hâlâ gündelik hayatın içinde yaşadığı yerler, organizasyonların süsü değil kaynağı sayılmalı. Festivalin kazanımları oyunu gerçekten oynayan insana da uğramalı.
- Aslı kayda geçirilmeli. Gösteri formatı değişebilir elbette ama geleneksel kuralın, terminolojinin ve ritüelin belgelenmiş bir aslı bulunmalı ki elli yıl sonra neyin değiştiğini bilelim.
- Hayvan refahında açık ve standartlı bir tavır alınmalı. Bu tartışma bizi zorlamak için değil, oyunu geleceğe taşımak için fırsat sayılmalı. Kendi standardını kendisi yazmayan, başkasının yazdığına razı olur.
- Aktarım festivale bırakılmamalı. Etkinlik yılda birkaç gün sürüyor; aktarım ise yıl boyu. Kulüpler, okul programları, gençlik faaliyetleri olmadan bu miras iki yılda bir hatırlanan bir gösteriye dönüşür. Bu da aslında yaşantı içerisinde yer alan bir kültürü sahnelenen gösterilerden farksız kılar.
Gökbörü‘nün bir spor dalından fazlası olduğunu idrak etmek gerekiyor. Bu oyun toplumsal dayanışmanın, at kültürünün, ortak hafızanın adını taşıyor. Türk dünyasının Kırgız‘dan Kazak‘a, Özbek‘ten Anadolu‘ya uzanan ortak dilinden biri olarak önümüzde duruyor.
Bir oyunu yaşatmak, onu göstermekten farklı bir iştir. Gösterilen şey seyirci ister, yaşatılan şey talip. Hipodromun tribünü dolabilir, ekranlar milyonlara ulaşabilir; ama o oyun, bir çocuğun ata binmeyi öğrendiği köyde oynanmıyorsa, elimizde mirasın kendisi değil fotoğrafı kalır. Ki, topyekun kendi nesillerimize bu önemli mahareti özendirmek de gerekir. At gibi asil bir hayvan sadece ekranlardaki yarışlarda, dizi-filmlerde veya hayvanat bahçelerinde sergilenen bir canlı olarak kalmamalı. Bugün sahip olduğumuz tüm kültür, tarih ve dil birikimini bu asil canlıya borçlu olduğumuzu da unutmamalıyız.
Turizm bu mirasa hizmet ettiği sürece faydalı olacaktır. Miras turizme hizmet etmeye başladığı gün ise, kazandığımızı sandığımız şeyi çoktan kaybetmiş oluruz.
‘’Sürüsünü tanımayan at olmaz, yerini tanımayan hayvan olmaz, yurdunu tanımayan yiğit olmaz.’’ (Kırgız Atasözü)
Faydalanılan içerikler
UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası kayıtları ve 2003 tarihli Koruma Sözleşmesi; Dünya Göçebe Oyunları ile Dünya Etnospor Konfederasyonu’nun resmî belge ve tanıtım materyalleri; Visit Kyrgyzstan’ın Bişkek 2026 duyuruları; Anadolu Ajansı, TRT ve The Astana Times’ın organizasyonlara ilişkin haber dosyaları; spor turizmi, destinasyon markalaşması ve somut olmayan kültürel miras alanında Türkçe ve İngilizce akademik literatür; ayrıca yumuşak güç, deneyim ekonomisi ve sahnelenmiş otantiklik kavramlarına dair temel kaynaklar.




