Picture of Yağız Gönüler
Yağız Gönüler

Gönlüne Bakan İnsan

A+ A-

Bir önceki yazıdan devam ediyoruz. Yani Noktanın Sonsuzluğu’dan. İlimden konuşmuş, manaya giden yoldaki öneminden bahsetmiştik. Şimdi, insanın ‘kendi gönlünü görmesi’ meselesine bir bakalım.

İnsan, kendisini bedeninden ibaret sandığı sürece aynaya bakar; kendisini tanımaya başladığında ise gönlüne bakmaya başlar. Aynanın gösterdiği yüz zamanla değişir. Saç ağarır, deri kırışır, gözler yorulur. Fakat gönülde duran o sır, ne yaşlanır ne de eksilir. İnsanın dünya hayatındaki bütün yolculuğu, yüzünden gönlüne doğru yaptığı bu uzun yürüyüştür. Suretten, sirete.

Modern dünya dışı önemser. Dışına bak, kıyafetine, evine, arabasına. Hatta unvanına, makamına. Herkes bir iş insanıdır. Nasıl görünmemiz gerektiğini, nasıl başarılı olacağımızı, nasıl daha güçlü olacağımızı anlatır bu dünya bize. Fakat insanın asıl meselesi görünmek değil, görünmeyeni fark etmek değil midir? Ya da şöyle diyelim, görünenin ardındaki görünmeyeni keşfetmek değil midir insanın derdi? Bizim gördüğümüz beden, görmeye çabaladığımız hakikatin elbisesidir. Elbisenin güzelliği sahibinden gelir. Güneş çekildiğinde aynanın parlaklığı nasıl kaybolursa, ilâhî nefha çekildiğinde beden de toprağın sessizliğine kavuşur. Velhasıl insanın övündüğü şeyler, kendisine ait değildir; emanet edilmiştir. Biliriz de işlemeyiz bu gerçeği. ‘’Benim’’ demek pek güzeldir çünkü.

Tasavvuf geleneğinde insana “Kimsin?” diye sorulmaz. “Nesin?” denmez. “Nereden geldin?” sorusunu bile çoğu zaman ikinci plana bırakılır. Önce “Kalbin nerede?” sorusu vardır talibin karşısında. Çünkü kalp, yalnızca kan pompalayan bir organ değildir; ilâhî hitabın duyulduğu yerdir. Göz dışarıyı görür, akıl hesap yapar, fakat hakikati tartan gönüldür. İnsan bazen bütün dünyanın doğru dediği bir şeyi kalbinde yanlış hisseder. İşte o his, aklın değil, vicdanın konuştuğu andır.

Anadolu’nun büyük gönül sultanı Mevlânâ, “Gönül denizdir, dil ise kıyı” der. Bu sözü pek çok sufiden başka başka biçimlerde okumuş ya da duymuşuzdur. Kıyıya vuranlardan denizin nasıl olduğunu anlamaya çalışırız. Fakat denize girmeyen de onun derinliğini bilemez. Hakikat de böyledir. Kitaplar kıyıdır. Kelimeler kıyıdır. Bilgi kıyıdır. Gönül ise denizin kendisidir. Bu denize kitapsız, kelimesiz, bilgisiz girilemez. Özellikle de bu çağda. Teçhizat ve donanım, elde edilecekleri daha da bereketlendirir. Kader bunu sever, gayretin içi dışı dolu olmalıdır, verimli ve güzel.

İrfan, ilmin insanda oluşturabileceği benlik derinliği önünde bir engeldir. Çünkü irfansız bir ilimden çıkacak şey insanın yalnızca kendisini ‘bilen insan’ sanmasıdır. Ben bilirim, ben yaptım, ben söylerim herkes dinler gibi sözler ilmin sözü olabilir belki ama irfanın asla. İrfan varsa; bildirildi, yaptırıldı, söyletildi, gösterildi sözleri daha çok kullanılır. Gönül devrededir çünkü.

İnsan hayatını iki kapılı bir handa geçirir. Bir kapıdan gireriz; buna doğum deriz. Öbür kapıdan da çıkarız; buna da ölüm deriz. Fakat hakikatte ne geliş vardır ne gidiş der Lütfi Filiz Efendi. Bir âlemden diğerine geçiş vardır sadece. Bulutun denizden yükselip tekrar denize dönmesi gibi. Kimse suyun kaybolduğunu söylemez. İnsan da kaybolmaz; yalnızca suret ve hatta siret değiştirir. Bu yüzden ölüm, tasavvuf ehlinin gözünde bir son değil, vuslattır. Çünkü seven için ayrılık bile sevgiliye götüren bir yoldur. Yunus Emre’nin “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil” sözü, yalnızca büyük bir söz değil, külli aklı idrak etmiş bir gönlün ifadesidir.

Peki ilmin, irfanın, gönlün yolculuğunda insan en çok neyle imtihan edilir? Elbette kendi nefsiyle. Çünkü insanın içinde hem meleğe/iyiliğe açılan bir kapı hem de şeytana/kötülüğe açılan bir pencere vardır. Hatta birçok pencere. Her düşünce, her niyet, her tercih o kapılardan birini biraz daha aralar. Kötülük dışarıdan gelen bir misafir değildir; içeride büyüttüğümüz bir gölgedir. İyilik de öyledir. İnsan meleklerini de şeytanlarını da kendi elleriyle yetiştirir. İyilik eden iyilik bulur sözüne bir de bu açıdan bakmak lazım. İşlenen her iyilik hatta düşünülen her güzellik; melek(e) üretimidir. Kötülük de öyledir. Demek ki insan eşref saatini biraz da kendi belirler. Tasavvuf, davranıştan önce düşünceyi düzeltmeye çalışır. Çünkü düşünce zamanla huy olur; huy karaktere dönüşür; karakter ise kader gibi görünmeye başlar. Oysa kader diye yaşadığımız nice şey, yıllarca beslediğimiz düşüncelerin meyvesidir.

Gelelim aşka. İnsanın gönlüyle yüzleşmesini sağlayan en büyük duyguya. Aşk, tasavvufta yalnızca bir duygu değildir elbette. Bir terbiye usulüdür. İnsanı kendi etrafında dönen küçük bir gezegen olmaktan çıkarıp güneşin etrafında dönen bir yıldıza dönüştürür. Seven insan, hayatının merkezine kendisini koymaktan vazgeçer. Artık başkasının sevinci kendi sevinci olur. Başkasının acısı kendi acısı. Bu yüzden de mecazî aşk asla küçümsenmemiştir. Çünkü insan sevmeden Sevgili’yi anlayamaz. Öte yandan gerçek manada sevilmeden de sevgiyi bilemez. Bir çiçeği gerçekten seven, zamanla baharın dilini öğrenmez mi? Bir insanı gerçekten seven ve bir insan tarafından gerçekten sevilen bir insan sonunda sevginin kaynağını merak etmeye başlar. Esas aşk, işte bu arayışta gizlidir. Dallar yapraklara, yapraklar da meyveye götürür. “Mecaz hakikatin önsözüdür” lafını böyle anlamak gerekir.

Aşkın en büyük imtihanı nedir? Gönül kırmaktır. Burada aşkı, gönlü, kırma denen eylemi iyi çözümleyebilmek için Noktanın Sonsuzluğu’na başvuracağız elbette. Çünkü Lütfi Filiz Efendi’nin şu sözleri, birer çerçeveye nakşedilip önce mekanlara sonra da insan kalplerine asılsa yeridir: “Gönül sırça saraydır. Bir kere kırıldıktan sonra ne kadar tamir edilirse edilsin, mutlaka çizgi şeklinde bir çatlak izi kalacaktır. Gerçek anlamıyla gönül Hakk’ı bilende olur. Hakk’ı bilmeyenlerin ‘’kalp’’ dediği şey, bir et parçası olduğundan kırılmaz. Onun için böyle kimseler bir gün küsüp ertesi gün barışıverirler. Biz böylelerine hayretle bakıp yaptıklarını çocukların evcilik oyununa benzetiriz. Çünkü gönül kırıklığı kolay tamir olmaz. Dili tutup gönül kırmamak lâzımdır. Hele bu kırılan gönül bir gönül sahibinin gönlü olacaksa. Allah korusun! Böyle bir durumda kişinin gidebileceği yer yoktur. Dikkat edilecek şey, dışarıdan bakmakla kimin gönül sahibi olduğunun bilinemeyeceğidir. Daima dikkatli olmak lazımdır. Gönül kırmak, aynaya bakıp dil çıkartmaya benzer. Karşısında gördüğünün kendisi olduğunu bilmeyenler gönül kırar. Kırdığı ise kendi gönlüdür. Onun için, bilen insan hiçbir zaman gönül kırmaz. Gördüğü her şeyi sever. Çünkü karşısındakini sevmenin kendini sevmek olduğunu öğrenmiştir. Kendini seven ise Allah daima gönüle nazır olduğu için Allah’ı sevmiş olur. Benim tevhid anlayışım budur.”

Aşk demişken, insanın en büyük yanılgılarından birinin huzuru dışarıda araması olduğunu söylemek gerekir. Dünya hiçbir zaman sakin kalmayacak, huzurlu olmayacaktır. Her gün yeni bir imtihan, yeni bir tecelli, yeni bir değişim vardır. Hayatın titreşimi hiçbir zaman durmaz. Duran yalnızca mezar taşı gibi olan kalplerdir. Taşlaşmış yüreklerdir. Yaşayan insan, hareket hâlinde olan insandır. Hakiki huzur, bir şeylerin durulmasında değil, gönlün Hakk’a teslim olmasında gizlidir.

“Noktanın Sonsuzluğu” bize temelde şunu söyler: Nokta küçüktür; fakat bütün harfler ondan doğar. Gönül küçük zannedilir; fakat bütün âlemi içine alabilir. İnsan fanidir; fakat içinde taşıdığı ilahi isimler nedeniyle sonsuzluğu taşır. İnsan, Allah’ı ararken aslında O’nun nazar ettiği gönlü arar. Gönlü bulan, kendini bulur. Kendini bulan da bütün kâinatı yeniden, hakikatiyle okumaya başlar.