Görmenin Yansıması Işık Algı Ve Hakikat
- Tarih:
Görme fiilinin gerçekleşmesi için, genel olarak üçlü bir dizilime ihtiyaç duyulduğu kabul edilir. Bunlardan birinin olmaması halinde, görme fiilinin gerçekleşmesine imkân tanınmaz. Bu doğrultuda;
1. Gören,
2.Görünen,
3.Işık kaynağı, olarak maddelendirilen öğelerin, görme işlemi sırasında hazır bulunduğu varsayılır. Bir tanesinin eksik olması veya varlığının yetememesi durumunda, görme işleminde eksiklik yaşandığı not edilir.
Gören tanımlamasıyla, nesneyi algılayan kastedilir. Bu şekilde, nesneyi idrak eden ve algılama fiilini gerçekleştiren belirtilmek istenir. Nitekim Niyazi Mısri de: “Bir ben vardır bende, benden içeri.” demiştir. Gören, mutlaka bir canlıdır. Bazen iradesi kapsamında, bazen de iradesi dışında görme işlemini gerçekleştirdiği varsayılır.
Görünen tanımlamasıyla, algılanan şey kastedilir. Yani burada, nesne belirtilmek istenir. Kendisi, eylemi gerçekleştiren değildir. Edilgen pozisyondadır. Görme işleminin iradesi onda değildir.
Işık kaynağı tanımlamasıyla, nesnenin algılanması için yaydığı ışık ile yardım sağlayan şey kastedilir. 0 kaynak olmasa veya eksik olsa, algılama işleminin gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır. 0 durumda görenin, nesneyi algılaması mümkün olmayacaktır. Algılama olmadan görme gerçekleşmez; işlem sonuca ulaşmaz.
Gören — Işık Kaynağı ilişkisi
Göz, ışık kaynağına karşı biraz hassas davranır. Muhabbeti sonsuzdur. Ama hep bir adım geride durmayı tercih eder. Ürkek davranmanın, kendi hayrına olacağı değerIendirilmektedir. Çünkü direk muhatap olması halinde, kabiliyetlerini tam gerçekleştiremeyeceği not edilmiştir.

Mesafesini koruyamaz da yakınlaşırsa, özelliğini kısa süreliğine yitirmek zorunda kalacağı bilinmektedir. Bir de ışık kaynağı ile karşılaştığı süreyi kontrol edemezse, görme yetisini tamamen yitirmiş olacaktır. Öteden beri onunla birlikte olan bu görme özelliği, an gelir ki onu yalın ve çaresiz bırakabilecektir.
Göz; kendi varlığı ile ilgili yaşadığı bu muhtemel sorunun yanında, görünen nesne için de kaygılanır. Nitekim; Mesafeye ve süreye dikkat etmezse, görmek istediği nesneyi de bütün özellikleriyle tanımlayamama durumu baş gösterebilir. Eksik tanımlayabilir. Tam seçemez. Kesin tanımlamak dururken, tahmin etmekle yetinmek zorunda kalabilecektir. Bu arada, aydınlanma paradoksuna da değinmek gerekir. Biliriz ki ışığın miktarı arttıkça, hakikatin tamamen kaybolması riski de bulunmaktadır. Bu da; göz ile ışık kaynağı arasındaki mesafenin korunması gerekliliğini daha haklı bir zemine taşımaktadır.
Ne var ki göz, ışığa tamamen bigâne de kalamaz. Yokluğu durumunda, sessizliğe gömüleceğini bilir. 0 zaman, yine görmeyi bilecek ama göremeyecektir. Algılamak isteyecek ama algılayamayacaktır. Her yerde ışığın varlığını arayacaktır. ‘En azından bir iz olsa‘diye bakınacaktır etrafına.
Yansıma: Görmenin ince Dengesi
Göz, ışığa fazla yaklaşırsa göremez; fazla uzaklaşırsa yine göremez. Baktığı yerde ışık olmalı ama mesafesi ve açısı, görme işlemine uygun olarak ayarlanmalıdır.Bu arada kalmışlık halini, belki de AhmetHamdi Tanpınar’ın şu sözleri ifade eder:
“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında.”
Yani göz, ışığın yansımasıyla elde edilen aydınlığı ister. Işığın çaprazında bir yerlerde bulunmayı yeğler. Gerçekten de; En anlamlı ve sağlıklı görüntünün, yansıma ile elde edilen görüntüde olduğu değerIendirilir. Işık nesneden yansıyarak göze geldiğinde, daha anlamlı bir görüntüye ulaşılmaktadır.
Nitekim Platon da: “Gördüğümüz şeyler, hakikatin yalnızca gölgeleridir.” diyerek, lafı kısa ve öz bir cümleye damıtmıştır. Immanuel Kant ise: “Biz nesneleri oldukları gibi değil, bize göründükleri gibi biliriz.” sözü ile yansıma konusunun aslında zorunlu olduğunu ifade etmeye çalışmaktadır.
Yani nesneleri; gerçek görüntüleriyle ve şekilleriyle göremediğimiz bu dünyada yansıma ile görmeye verilen anlam, daha derinlerde bir yerlerde bizi beklemektedir.
Yansımadan Görmenin Paradoksuna
Daha yansıma kelimesinin tanımındayken “Görüntü aydınlatıcı unsurun nesneden yansımasıyla elde edilir” ifadesi, bizi başka ufuklara götürmektedir. Madem sağlıklı bir görüntü için ortada kesin olan bir yansıma mecburiyeti vardır ve bu yansıma gözün konforu açısından da faydalıdır. 0 zaman görmenin sadece biyolojik olmadığı, ortada seçici bir sürecin de işleyebileceği paradoksu çıkar. Görüntünün, mutlaka beyinden alınacak bir onay ile gerçekleşmesi de bu yansıma alegorisini canlı tutmaktadır. İşte o zaman, bir de beyin filtresi devreye girmektedir. Böylelikle görme eylemine; biyolojik boyutun yanında, psikolojik boyut da dahil oluyor.
William Blake de şöyle der: “Algının kapıları arınmış olsaydı, her şey insana olduğu gibi görünürdü: sonsuz.” Demek ki;
-Işığın nesneden yansıması bir gereklilik olmuşken,
-Beynin görüntüye onay vermesi de bizi bambaşka bir sahile sürüklemektedir.
Etik Bir Yansıma
Görmenin artık bir etik eylem olarak ele alındığı bu başlık, ayrıca fikretme mecburiyeti ile bizi beklemektedir. Nitekim, bakmanın ve görmenin farklı bahçelerin çiçekleri olduğu bilinir. Bakmak, görmek değildir. Bu noktada Aristoteles de: “Göz, görmemek için vardır.” diyerek, bu paradoksun varlığını perçinlemiştir. Aristoteles’in göz diye bahsettiğinin, görmek için kedide de var olduğu bilinen biyolojik bir gözün ötesinde bir şeyden bahsettiği hemen anlaşılacaktır.
Görmek, yalnızca gözün yerine getirdiği biyolojik bir faaliyet değildir. Q ışık ile nesne arasındaki mesafede, yansımanın inceliğinde ve zihnin süzgecinde şekillenen çok katmanlı bir idraktir. Bu yüzden insan, her baktığını görmez; her gördüğünü de hakikat sanmamalıdır. Zira kimi zaman fazla ışık hakikati örter, kimi zaman ise yetersiz ışık onu bütünüyle görünmez kılar. Bu ince dengede göz, yalnızca bir araç; asıl belirleyici olan ise insanın neyi görmek istediğidir.
Belki de bu yüzden Aristoteles’in işaret ettiği gibi, göz gerçekten de “görmemek için” vardır: Hakikati değil, çoğu zaman ona dair yansımaları görmek için vardır.




