Picture of Hayati Özgür
Hayati Özgür

Görünen’in Ötesinde “Gösteri Toplumu”na Bakmak

A+ A-

Her çağ kendi paradigmasını üretir. Olaylara, durumlara ve dünya hayatının faili konumunda bulunan insan’a bakış bu paradigma noktasında tezahür eder. Türk Dil Kurumu, kavramı değerler dizisi ifadesiyle karşılıyor.  Değer sözcüğü, katışıksız haliyle müspet/pozitif bir çağrışıma içkin olsa da değer’den değer’e fark vardır. Söz gelimi, modern öncesi zamanların Tanrı merkezli paradigmasında ifade olunan değer anlatısıyla, hümanist felsefenin söylemlerine aşina kılınmış, insan merkezli modern zaman paradigmasının anlattığı aynı şey değildir. Dünya görüşü, medeniyet telakkisi yahut ahlak tasavvuru; paradigma hangi kavramsal içeriğe bürünürse bürünsün, özne ile nesne arasındaki münasebete göndermede bulunur. Gündelik dilde nadiren karşımıza çıkan bir kavram olması ki daha çok bilimsel metinler ve/veya izahlardır hayat bulduğu başlıca mecralar, yine de insanın yönelimiyle, diğer bir deyişle tutumu/eğilimi/yaklaşımıyla doğrudan ilintili bir şey olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Paradigma kavramıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yazının, aynı kavrama dair görece uzun sayılabilecek böylesi bir girizgaha ev sahipliği yapması da zaten anlatılmak istenene yaklaşım noktasında bir ciddiyet kazandırma niyetinden kaynaklanıyor. Tıpkı kavramın yaklaşım’la olan münasebetinde olduğu gibi, bu yazının ve daha nicesinin muhatabı da ilgili yazıya bir yaklaşım doğrultusunda yaklaşacak ve yine yazı ile olan yakınlığını bu meyanda belirleyecek. Çünkü, her yazının muhatabı gibi, bu yazının alıcısı da yaşadığı çağın paradigmasına kapılmadan edemez, kültür, medeniyet ve din ekseninde duyumsadığı aidiyet, paradigma ile çatışabilir veya uzlaşabilir; ancak temas kaçınılmazdır.

Gündelik dilde yapıp ettiklerimizi paradigma kavramı üzerinden izah etmesek bile ki dediğim gibi bunu yadırgamamak gerek, yaşadığımız çağ, kendi etkinlik yasasını hayatlarımızın işleyişinde bir şekilde geçerli kılmaktadır, bu durum, paradigmanın insan eylemlerinde vücuda getirilmesinden başka bir şey değildir.  Zamanın bilgisini, hakim paradigma olarak okumak, bilgiye talip olan her düzeyden insanı tabiatıyla mevcut paradigma ile karşı karşıya getirmektedir.  Fransız düşünür Guy Deboard’ın literatüre kazandırdığı “Gösteri Toplumu” kavramsallaştırması, zamanın bilgisiyle kurduğumuz böylesi bir münasebetin iz düşümünde hakim paradigmaya işaret eden bir mahiyete sahiptir. ‘Gösterme’nin temel yaşam dinamiklerinden biri haline gelişini anlatan gösteri toplumu, gösterdikçe hüküm kazanan, değer bulan, karşılık gören insan deneyimlerinden kurulu bir dünya modeli sunar bize. Bu durum, modern öncesi zamanların paradigması göz önüne alındığında hiç kuşkusuz yeni bir şeydir, gösteri’de içkin olan gösterme ediminin insan bilinci kadar kadim olduğunu söylemeye gerek var mı? Yine de gösteri’nin başlı başına bir yaşam pratiği olarak gündelik hayatın olağan akışına dahil edilişi, bu anlamda mutlak bir öncesizliğe işaret etmektedir. Ayrıca, gösteri ile gösteri-(ş) arasındaki ilişkinin, bir harfin çıkarılması yahut eklenmesi kadar imkanlı/verili oluşu da bu yönde okunmalı. Eski zamanlarda, yüksek statüden insanların gösterişli hayatlarını bir gösteriye dönüştürdüklerine dair elimizde epeyce malumat olduğunu kabul etsek bile, bugün karşımıza çıkan gösteri olgusunun, yüksek statü noktasında toplumun oldukça sınırlı bir kesimi için geçerli sonuçları olduğu unutulmamalı. Aksine, günümüz toplumları için böyle bir ayrıma gitmek neredeyse olanak dışı. Sigara kullanımında olduğu üzere(!), gösteri kavramı da statüye, gelir durumuna yahut eğitim düzeyine indirgenemeyecek kadar kuşatıcı bir mahiyet devşiriyor muhataplarından. Bugün alt gelir grubuna ait olan insanlar için bile gösteri’nin daha iyi bir yaşam olanağı sağlamada bir vesile olarak hayli iş gördüğünü kim inkar edebilir ki? Ancak hepsinden de öte, bugün; gösterilen adına görünmeyen yahut görünmesi güç olan üzerinde oluşan baskıda karşılık buluyor bu anlatı. Belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar geri çekiliyor doğanın gizil güçleri. Aydınlanma ile birlikte zincirlerinden kurtulan insan aklının, her türlü bilinmezliğin üstesinden gelmeye muktedir kılınışıyla nihai yazgısını bulan bir süreç bu. Akıl her şeyi bilebilir düsturuyla yola çıkan modern zaman insanı için, gelinen noktada her şeyin gösterildiği kadarıyla bilindiğini anlatmanın ne yazık ki hiçbir yolu yok!

Evet, her koşul ve durumda, görünenin ötesinde bir şeyler olduğunu söylüyoruz!

Ancak her şeyin ulu orta edildiği ve görme ediminin yalnızca göz’ün gördüğüne indirgendiği bir çağ’da, ötesi dediğimiz bir dünyanın kendisini açığa vurması ne kadar mümkün?

Deboard’ın gösteri toplumu kavramsallaştırması, bir ileri okuma olarak bilhassa bu noktaya dikkat çektiği için; görünenin ötesinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünyanın varlığına işaret etmesi bakımından önemli. Gösterme ediminin, bireysel bir tatmin olmaktan çıkarak toplumsal bir etkinliğe dönüşü, görünmeyeni önemsemeyen ve de yok sayan eğilimin giderek daha fazla taraftar kazanmasına neden oluyor. Ötesine dair her türden beklenti, niyet ve iradenin gösterilenin varlık düzlemindeki yerini sağlamlaştırmak adına görmezden gelinmesi ve değersizleştirilmesi, gösterilenle yetinmenin yanı sıra, varlığın görünenden ibaret olduğu yönünde bir algıya da yol açıyor. Bu durumu yaşamın her alanında tecrübe etmek mümkün.

Gerçekliğin yitiminden kimlik bunalıma, mahremiyetin ifşasından kendine yabancılaşmaya, değer odaklı yaşam örüntülerinden medyatik hayatlara,  erdemli yalnızlıklardan şuursuz kalabalıklara gösterme furyasının yarattığı tahribat modern insan için tam anlamıyla bir kuşatmayı ifade ediyor. Bu konuda bir fikir vermesi açısından, son derece çarpıcı bulduğum bir noktaya nazar etmek istiyorum.   Son yıllarda, Türkiye’de maddi hayat ve yine vaat ettikleri karşısında, maneviyatın azalması dediğimiz sosyolojik bir vakanın cereyan ettiği herkesçe bilinmektedir. Bu konuda ahlak bekçiliği yapmak yahut yargı dağıtmak ne benim ne de bir başkasının inisiyatifinde olabilir, ancak bugün itibariyle manevi olanın, maddi olanla münasebetinde varlık sahasını/etkinlik alanını ciddi ölçüde yitirdiği bir realitedir. Öyle ki bu konu anket araştırmalarında dahi ele alınmakta, bir o kadar istatistiki verilerle desteklenmektedir.  Söz konusu gerilemenin sebeplerini düşünmeden evvel, kavramın özde ne anlama geldiğini saptamamız gerekiyor.  Maneviyatın gündelik dilde adeta inanç/dinle aynı anlama gelecek şekilde kullanımı dikkat çekici bir biçimde manevi sözcüğü ile olan etimolojik ilişkisini ihmal etmemize yol açıyor.  

 Ne demek manevi? Gözle görülüp, elle tutulamayan, madde karşıtı demek. Bu durumda, maneviyatın azalması dediğimiz hadisenin temelinde, manevi olanla kurduğumuz münasebette yaşanan irtifa kaybının belirleyici olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Manevi olanın muhatabından beklediği, görünenle yetinmeyip, ötesine yönelmesidir. Oysa gösteriyle çalkalanan bir toplumda, en çok ve esasında bir tek maddi olan, maddeye ait olan görünecektir. Görünenle yetinen, dahası görünenin ötesini yok sayan insanlar kümesi için, manevi olan görünmeyen alem’de, diğer bir deyişle gösterilmek suretiyle değil, gizlenmek koşuluyla görünen bir dünyada hüküm sürdüğünden dolayı görünmemeye yazgılıdır. 

Dolayısıyla, görünenin ötesi demek, mutlak manada görünmeyen demek değildir. Şu durumda, gösteri toplumunda bizi bekleyen asıl tehlike, her şeyin ulu ortada edilmesinden daha çok, söz konusu görünenin ötesi dediğimiz dünyanın gösterilenlere bağlı olarak bir tür görünmezliğe mahkum edilmesidir. Çok daha anlaşılır bir tabirle ki, görünenin ötesini görmek mümkündür, ancak bu herkesçe deneyimlenen, her şeyin ulu orta edildiği bir varlık düzleminde değil, bilakis bir şeylerin gizlenmesi, içeride, derinde kalması, yani muhafazası yoluyla gerçekleşir. Kadim öğretilerden semavi dinlere dek, asırlık vaazıdır bu insanlığın, ve her şeye rağmen inadına aynı insanlıkta bulur yankısını.

Kendini bilme felsefesi, ki Rabbini bilme makamında bulunmaktır aynı zamanda;  kendilik bilincinden başka bir şey değildir, bu bilinç kalabalıklarda beslense de zaman zaman, nihai anlamını tek başınayken bulabilir ancak; her şeyin gösterinin parçası kılındığı, sayısız bakışla ışıklandırıldığı bir dünyada, tek başınalığın bilgisiyle yetişen, dahası hazzına varan benlik, tabiatıyla dile gelmeyecek, kendini göstermeyecek, varlığından çoğu şeyi gizleme yoluna gidecektir. Bizi ve gelecek nesilleri bekleyen başlıca tehlike işte budur. Doğanın gizil güçlerinin geri çekilmesiyle kast edilen, tam da budur. Modern insan, gösterdikçe tatmin bulsa da, bu durum özde görünen dünyada, yine bu dünyanın unsurlarıyla gerçekleşir, oysa aynı modern insan için, görünenden daha fazlası her zaman için mevcuttur; tanımlı, verilidir. Gösteri toplumunda ise, bu kısım büyük ölçüde yok sayılır; kasten yahut öngörülmeyen bir şekilde, yine de gösteri de bulunanların, ötesinden sıklıkla bir haber oluşu, sürecin farkında olunmaksızın ilerlediğini açık eder. Dile gelmesi güç, tek başınalığın iz düşümünde deneyimlenen, tasavvufta sıklıkla karşımıza çıkan, seyr-u süluk olarak nice müridin yazgılı olduğu hallerin, gösteri ile nitelenen bir dünyada dayanaklarından büyük oranda mahrum kalacağına kuşku yok! İmam Gazali’nin anlatılmaz haller yaşadım, neden’ini, niçin’ini sorma hayra yor dediği makamdır bu…İbn-i Tufeyl, Hay Bin Yakzan ile müjdeler onu; hiçbir medeniyet, kültür, gelenek yahut dine aidiyet beslemeden, medeni hayattan yoksun bir adada, kendini bilmek suretiyle Rabbini bilmeyi öğrenir Hayy…komşu bir adada, kurumsal bir dinin mensubu olan Absal’ın, yaşadığı adayı terk etmesi ve Hayy’a katılmak suretiyle  inziva hayatını seçmesi ise, tam anlamıyla kalabalıkların hüküm sürdüğü gösteri toplumuna karşı bir meydan okumadır. Hem fiziksel olarak hem de zihinsel anlamda…Dinin zahiri boyutunu yaşayan akranlarına karşı, deruni olanın peşindedir çünkü o. Zahir, görüneni anlatır; görünenle yetinenlere karşı, içeride saklı olanı, derinde yatanı, keşfe ve ilhama konu olanı dert eder kendisine Absal. Bu yüzdendir ki çokluğun hüküm sürdüğü dünyayı geride bırakıp, bir ve tek olan’a ev sahipliği eden, başka bir diyarı mesken tutar kendine. Bir’in, tek’in ontolojik düzlemdeki dünyevi karşılığı Hayy ise, aşkın temsili Yaradan’dır!  

Burada tasavvufi bir deneyim olarak inziva halinin, adeta gösteri toplumunun bir alternatifi ve de anti-tezi olarak kendisine yer bulduğu bilhassa vurgulanmalı. Zira her gösteri sonuçta seyirlik bir temsil olduğundan birilerinin dikkatini çekecektir. Gösterecek bir şeyiniz varsa, izleyecek/seyredecek birileri de olacaktır haliyle bu gösterinin. Oysa inziva, toplumsal etkinliğin asgari düzeyde tutulması kaydıyla, tek başına kalmayı ifade eder. Elbette ki böylesi bir deneyim, inzivanın en uç örneğini teşkil eder. Özde inziva, insanın dışa olan bağımlılığının azaltılmasını, başka bir ifadeyle kendi kendine yeterli olmasını anlatır. Bu sebepledir ki en uç noktada inziva, tek başınalığa bürünür. Kimseden beklentisi olmayan, kendi benliğiyle yetinebileceği bilir. İşte, gösteri toplumunda görünmezliğe mahkum edilen ne kadar anlam varsa, tam da bu noktada belirmeye başlar. Benlik, ki bilinç sahibidir artık; o ana dek gizlenen, üstü örtülen, görmezden gelinen bir dünyayı görmeye başlar. Gösteri toplumunun değil, tek başınalığın resmettiği bir dünyadır bu. Dışarıda değil, içeride bir yerlerdedir onun kaynağı. Bir üçüncü gözün adeta dışarıdan içeriye bakması gibi, ben’in doğrudan doğruya kendini görmesidir burada olan. Nitekim dış dünyadan soyutlanan ben, kendisiyle baş başadır artık. Gördüğü de kendisidir gösterdiği de. Görülen de odur gösteren de. Platon’un ünlü mağara metaforunda, dışarı çıkan insanın başına gelen, gösteri toplumunun modern insanı için dışarıdan içeriye yönelmek kaydıyla hayat bulur. Platon’da, insan dışarı çıksa da bu özde bir metafor olarak karşılık bulur, zira aslolan görünenle yetinmemek ve gerçekliğin görünenin ötesinde olduğunu deneyimlemektir. Gerçekliğin, maddi dünyada değil, ötesinde bulunduğunu vaaz eden idealist felsefenin tarih sahnesine çıktığı yerdeyiz. Bu bakımdan gösteri toplumu; gerçekliği maddeye, dolayısıyla görünen’e indirgeyen materyalist anlayışın bir iz düşümüdür, idealizmin değil!

Gösteri toplumu’nun ne olduğu bahsi, uzun izahatlara gebe olduğu kadar, çok yönlü değerlendirme ve analizlere de kapı aralamaktadır. Bizim burada mevzu bahis ettiğimiz ise, tüm gizemine rağmen keşfedilmeyi bekleyen bir dünyanın var olduğunu hatırlatmaktan ibarettir. Aklın ve bilimin tarihi birlikteliğinde, insan iradesinin her türlü bilinmezliğin üstesinden gelebileceğine duyulan sarsılmaz inanç, bugün en açık ifadesini gösteri toplumunda bulmaktadır. Bunun başlıca nedeni, bir şeyin bilinebilmesinin ancak beş duyunun konusu edilmesiyle mümkün olduğu yönündeki hakim paradigmadır. Beş duyu içerisinde, göz’ün konumu, üstlendiği işlev dikkate alındığında ayırt edici bir yer teşkil eder.  Görmekle bakmak arasındaki ince çizginin silikleştiği gri alanlarda, göz yanılgıya düşer. Yanlışa kapılır. Gazali; aklın doğru hükme varması için bir insani yeti olan vehmin tesirinden çıkması gerektiğini söyler, zira vehim en başta göz’ün gördüğüne dayanır. Göz gördüklerini esas alırken, görünenin ötesine bakmaz; bu durum bir süre sonra her şeyin görünenden ibaret olduğu, dolayısıyla bir ötesi olmadığı ön kabulüne yol açacaktır. Comte’un bayraktarlığını yaptığı pozitivist paradigma, bilimsel bilginin öncelendiği bir evren modeli vaaz ederken, ötesinde bir şeylerin olduğu gerçeğini yok sayar. Gösteri toplumundan asırlar önce, Platon bu modeli, gördüklerimizin bir yanılsama olduğu savıyla ters yüz etmeye çalışmıştır; zira gerçeklik görünenlerin ötesinde bir yerdedir. Eşyanın bilgisini, aklı aşan bir boyutta; ilham, sezgi ve keşfin doğasına özgü şekilde tanımlayan tasavvuf ehli, anlatılmaz hal tecrübesiyle müjdeler bunu. Oysa gösteri toplumu için böyle bir dile gelmeme durumu kabul edilemez, zira görmek; aktarım için yeterlidir. Herkesçe görünen, ne izah gerektirir ne de gizem içerir. Her şeyiyle ulu orta, alenidir o, bu bakımdan da rahatlıkla dile gelir, ifade bulur; aktarılır bir başkasına.

Gösteri toplumu bu haliyle, görünen’i sat bilimin konusu olarak, deney/gözlemle algılanan bir varlık düzlemine indirgemekte, varlığı bir tek gözün görebileceği bir yapıda kategorize etmektedir.  Oysa, görme edimi, bilindiği üzere yalnızca gözle gerçekleşmez; yukarıda bahsi geçen, benlik bilinciyle doğrudan irtibatlı olarak farklı görme türleri bulunmaktadır. Nasıl ki görmekle bakmak aynı şey değildir, görmeden görmeye de fark vardır. Gösteri toplumu, söz konusu farkın iz düşümünde, maddeyi gören gözü esas almakta; oysa maddenin ötesini görme biçimlerini değersizleştirmek suretiyle yok saymaktadır. İnsan maddeden fazlasıdır, bu yönüyle maddenin ötesini görebilir, tüm gizemine, sırlarla dolu bilinmezliğine, bilinmesi için yoğun uğraş ve yüksek çaba gerektiren mahiyetine rağmen böyledir bu.

Dolayısıyla burada şu nokta bir kez daha vurgulanmalı: Gösteri toplumunda, maddeye içkin/dair olan görünür, manevi olan değil! Bu bir tarafta modern insanın manevi olana yönelen değersizleştirici/yok sayıcı tavrından, diğer yanda ve çok daha dikkat çekici bir şekilde manevi olanın kendini gizleyen doğasından kaynaklı olmak üzere mütekabil biçimde gerçekleşir. Görünenin ötesine yönelen menfi tutum, ötesinde de karşılık bulmakta, dolayısıyla o da muhatabına karşı adeta benzer bir tutumla yaklaşmaktadır. Nasıl ki modern insan maddenin ötesini itmekte ve kendinden uzaklaştırmakta, manevi dünya da bu hususta muhatabını itmekte ve kendini ona karşı kapatmaktadır.   Bu durumu hakikatin bulunma isteği üzerine değerlendirmek yanlış olmaz. Tasavvufta insanın Allah’a, Rabbine dost kılındığı söylenir. Allah’ın bilinme isteği üzerine yarattığı bir dünyada insan, O’nu bilmek için yaşar. Başlıca amacı, yegane emeli bu olmalıdır. İnsanın Yaradan’ını bulma isteği doğasına içkindir. Ancak belirtildiği üzere Yaradan da bunu ister. Tüm yaşam örüntüleri, tüm karşılaşmalar, olan biten ne varsa Yaradan’a gitmeye bir vesiledir, her biri de özde ötede bir yerlerde var olan bir dünyadan kaynaklanır. İnsan bu dünyanın faili olmak istiyorsa ki hakikatle olan münasebeti için bu kaçınılmazdır; maddi göz’ün gördüklerini değil, manevi göz’ün gördüklerine yönelmek durumundadır.  

Son söz…Modern insan iki kere düşünmeli; biri görünen, diğeri ötesi için!