Picture of Nurullah Özdemir
Nurullah Özdemir

Görünmez Kafesler: Algoritmalar, Fısıltılar ve Yalnız Kalabalıklar

A+ A-

Yüzlerce insanın omuz omuza seyahat ettiği, havasız ve kalabalık modern bir metro vagonundayız. Herkes fiziksel olarak aynı çelik kutunun içinde savruluyor; fakat başlar öne eğik, gözler avuç içlerindeki parlak ekranlara kilitlenmiş durumda. Yan yana duran, birbirine çarpan ama asla birbiriyle karşılaşmayan yüzlerce izole dünya… Bu manzarayı, on sekizinci yüzyıl Londra’sının dumanlı kahvehaneleriyle karşılaştırdığımızda iletişimsel zeminimizin nasıl kaydığını oldukça net görebiliriz. O dönemin kahvehanelerinde dönemin görece varlıklı kesimleri kendi içlerindeki statü farklarını bir kenara bırakır, elden ele gezen bir gazete nüshasının etrafında toplanarak ortak meseleleri tartışabilirdi. Geleneksel kamusal alan, fiziksel bir meydanda rasyonel müzakerenin eşitlikçi bir zeminle inşa edildiği yerdi. Zamanla bu tartışma kültürü dijital mecralara taşındı. İnternetin ilk yıllarında hepimiz sınırların kalktığı, küresel bir köyde devasa bir tartışma platformu bulacağımızı umuyorduk. Ancak zamanla algoritmalar devreye girdi ve o büyük umutlarla kurulan dijital kamusal alan, içinde yankımızdan başka hiçbir şey duymadığımız kapalı hücrelere dönüştü.

Kendi irademizle tasarlamadığımız, tıklama geçmişimizle inşa edilen bu görünmez hücreleri Eli Pariser, tek kişilik gettolar olarak nitelendiriyor. Pariser’ın 2010 yılındaki BP petrol sızıntısı felaketi sırasında yaptığı basit ama sarsıcı deney, bu yalıtılmışlığın en keskin kanıtlarından biridir. Okyanusa karışan binlerce ton ham petrol, doğanın biyolojik sınırlarını zorlayan devasa bir felaketti. Ancak arama motoruna “BP” yazan iki farklı kişinin karşısına çıkan gerçeklik, birbirinden bütünüyle farklıydı. Çevre aktivisti bir araştırmacı ekranda kararmış pelikanları ve dev şirkete açılan davaları okurken; finans sektöründeki bir yatırımcı saniyesi saniyesine BP’nin hisse senedi değerlerini ve yeni kârlı şirket birleşmelerini görüyordu. Meydandaki olay tekti; fakat algoritma, farklı kullanıcılar için iki ayrı hakikat evreni yaratarak siyasal tahayyülümüzü baştan aşağı daraltmıştı.

Algoritmaların bizi sürüklediği bu parçalanma, insan doğasının en ilkel savunma mekanizmalarından biriyle, İbn Haldun’un “asabiyye” mefhumuyla kesiştiğinde çok daha tehlikeli bir yapıya bürünüyor. Asabiyye, aslen çölde hayatta kalmaya çalışan bedevi kabilelerinin o yakıcı doğa koşullarına ve dış tehditlere karşı geliştirdiği sıkı grup dayanışmasını, hayatta kalma güdüsüne dayanan sıkı bir aidiyet bağını ifade eder. Çölün acımasızlığı, kabile üyelerini yabancılara karşı sürekli teyakkuzda olmaya iter. Bugünün dijital ekosistemi de birey için aşırı bilgi yüklemesiyle dolu vahşi bir siber çöle dönüşmüş durumda. Bu kaotik düzlemde kaybolmamak için, algoritmaların bizim için ince ince ördüğü konforlu filtre balonlarına sığınıyoruz. Kendi kabilemize sıkı sıkıya sarılıyor, bize benzemeyen sesleri varoluşumuza yöneltilmiş bir tehdit olarak algılayıp hızla dışlıyoruz. Cemil Meriç’in idrakimize giydirildiğini söylediği deli gömlekleri, bugün tam da bu algoritmik kabileler eliyle dokunuyor. Farklı düşüncelere kulak vermek yerine, karşımızdakinin profilindeki mahalle kodlarına bakarak onu ya sosyal bir linçe kurban ediyor ya da peşinen kutsuyoruz.

Kamusal alan dijital kabilelere bölündüğünde, resmi kurumsal aklın inandırıcılığı da kaçınılmaz bir biçimde erozyona uğruyor. İnsanlar ortak gerçeklikten koptukça ve resmi kurumlara duyulan güven azaldıkça, yatay kanallardan beslenen “fısıltı gazetesi” devreye girer. Jean-Noël Kapferer’in söylenti sosyolojisini incelerken başvurduğu ünlü 1969 Orleans vakası, bu durumun en somut ve ürkütücü örneklerinden biridir. O yıllarda Fransa’nın Orleans şehrinde, giyim mağazalarının deneme kabinlerinden kadınların kaçırılıp yasa dışı fuhuş ağlarına satıldığına dair bir söylenti hızla yayılır. Ortada hiçbir kayıp başvurusu, kanıt veya polis kaydı yoktur. Buna rağmen, resmi makamlar iddiaları yalanladıkça halkın öfkesi daha da artar; çünkü insanlar merkezin gerçeği örtbas ettiğine, dilden dile dolaşan fısıltının ise yegane hakikat olduğuna inanmıştır. Kuruma duyulan güvensizlik, asılsız bir fısıltıyı sarsılmaz bir inanca dönüştürmüştür. Bugün bu fısıltılar, ağ toplumu içinde hiyerarşik merkezin denetleyemediği güven ağları üzerinden ışık hızıyla yayılıyor. Soğuk bir resmi açıklamaya inanmaktansa, kendi dijital kabilemize düşen kaynaksız bir fısıltıyı mutlak bir gerçeklik olarak kabul etmeye çok daha yatkınız.

Bu güven krizinin ve mahalleleşmenin siyasal iletişimi nasıl devasa bir veri mühendisliğine dönüştürdüğünü, Cambridge Analytica skandalı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. 2016 yılındaki Amerikan seçimleri ve İngiltere’deki Brexit oylaması sürecinde yaşanan bu olay, siyasetin doğasını kökünden değiştirdi. Milyonlarca kullanıcının sosyal medya verileri rızaları dışında toplanarak devasa bir veri havuzu oluşturuldu. Bu sistem, her bir seçmenin psikolojik zaaflarını, korkularını ve eğilimlerini haritalamak için kullanıldı. Ardından, ortak bir meydanda herkesin duyacağı şeffaf argümanlar sunmak yerine, kişiye özel “karanlık reklamlar” devreye sokuldu. Göçmenlerden korkan ve güvenlik kaygısı yaşayan birine sınır güvenliğiyle ilgili manipülatif haberler gösterilirken; ekonomi kaygısı olan bir başkasına tamamen farklı içerikler sunuldu. Siyaset, kitleleri rasyonel argümanlarla ikna etme çabası olmaktan çıkmış; bireylerin zihinsel zayıflıklarını dijital iğnelerle dürten, her seçmeni kendi korku odasına hapseden karanlık bir manipülasyon oyununa dönüşmüştü.

İletişimsel eylemin yerini sistematik bir algı yönetimine bıraktığı, ortak hakikat zeminimizin algoritmik enkazların altında kaldığı bir eşikte duruyoruz. Kendi inşa ettiğimiz bu dijital kafeslerin içinde, kendimize hiç benzemeyen o tekinsiz yabancının sesine tahammül edebilecek asgari cesareti yeniden bulabilecek miyiz, yoksa kabilemizin yükselen gürültüsü hakikatin sessizliğini sonsuza dek mi yutacak?