Güç Mücadelesinden İnsani Felakete Gösterilmeyen Kriz Sudan
- Tarih:
Sudan’daki mevcut çatışma, klasik anlamda bir iç savaşın çok ötesindedir. RSF (Hızlı Destek Kuvvetleri) ile SAF (Sudan Silahlı Kuvvetleri) arasındaki mücadele, teknik olarak iki ordu arasındaki bir iktidar savaşı gibi görünse de aslında devlet otoritesinin çöküşünü ve uluslararası sistemin yeni müdahale biçimlerini görünür kılmaktadır. El-Fasher’ın RSF’nin eline geçmesi, bu çöküşün sembolü oldu: kentte bildirilen katliamlar, cinsel şiddet ve açlıktan ölümler, Sudan’ın insani bir felakete sürüklendiğini kanıtladı. Artık mesele, yalnızca Afrika’nın ortasında bir ülkenin trajedisi değil; küresel adalet sisteminin iflasıdır.
Tarihsel arka planına (1989–2025) kısaca göz attığımızda büyük bir dış kuşatma ve iç parçalanmaya doğru sürüklenen bir ülkeyi görebiliyoruz. Bu süreç, klasik sömürgeciliğin yerini alan postkolonyal müdahale biçimlerinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Artık işgal orduları değil, ambargolar, finansal yaptırımlar ve kaynak ekonomileri üzerinden yürüyen yeni bir vesayet düzeni hüküm sürmektedir. Sudan’ın bugünkü çöküşü, 1989’da Ömer el-Beşir’in iktidara gelişiyle başlayan askerî-İslami yönetim deneyinin uzun vadeli çözülmesidir.

Beşir’i iktidara taşıyan Hasan el-Turabi, “köklerimize dönüyoruz” diyerek özgün bir İslami siyaset pratiği geliştirmeye çalıştı. Ancak bu deneme, Batı’nın gözünde bir meydan okumaydı. Sudan kısa sürede “terör listesi”ne alındı, 1998’de ABD tarafından ilaç fabrikaları bombalandı ve ülke çok yönlü bir ambargo altına girdi. Turabi’nin öngördüğü model, aslında radikal bir ihraç projesi değil, Sudan’ın tarihsel ve kültürel gerçeklerine uygun yerli bir siyasal sentezdi. Fakat Batı için asıl tehdit, bu modelin petrol rezervleriyle birleşme potansiyeliydi.
Güneydeki ayrılıkçı SPLA hareketinin güçlenmesi, Eritre, Etiyopya ve Uganda’nın müdahaleleri, İsrail’in dolaylı desteği — tümü, Sudan’ın bu bağımsızlık arayışını bastırmaya yönelik bir stratejinin parçalarıydı. Sonuç olarak, Sudan iç savaş, ambargo ve kaynak mücadelesi arasında sıkışarak “petrol karşılığı diktatörlük” denkleminin kurbanı haline geldi.
2019’daki halk ayaklanması, otuz yıllık Beşir rejimini sona erdirdi ancak demokratik geçişin önünü açamadı. RSF’nin —Janjaweed milislerinden kurumsallaşan— yeni bir güç odağına dönüşmesi, Sudan’daki ordu içi dengeleri paramparça etti. 2023’te açık çatışma başladığında, artık iki rakip ordu değil, iki farklı ekonomik ağ, iki farklı dış destek hattı ve iki farklı iktidar tahayyülü karşı karşıyaydı.
Bu savaş, Sudan’ın birliğini değil, varlığını tehdit eder hale geldi. El-Fasher ve Darfurda adeta tarih yeniden açıldı. Darfur, 2000’lerin başında uluslararası kamuoyunun “soykırım” kavramıyla tanıştığı yerdi. Bugün El-Fasher’ın düşüşüyle aynı tarih yeniden yazılıyor. RSF’nin kontrolündeki bölgelerde bildirilen infazlar, etnik temizlik iddiaları ve cinsel şiddet vakaları, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) yeni soruşturma başlatmasına yol açtı. Ancak Sudan’ın bugünkü durumunda adalet arayışı, uluslararası sistemin kendi çelişkileriyle karşı karşıya: Suçların kaynağı sadece yerel milisler değil, küresel çıkar mimarisidir.
İnsani felaketin boyutu çok daha derin ve sarsıcı olmasına rağmen görmezden gelinen ve kendi kaderine terkedilen bir yer olarak önümüzde duruyor. Nisan 2023’ten bu yana on binlerce insan öldü, yaklaşık 12 milyon kişi yerinden edildi. Birleşmiş Milletler’e göre Sudan, artık dünyanın en büyük iç göç krizine sahne oluyor. Açlık (famine) eşiğini geçen bölgelerde temel gıdaya erişim neredeyse tamamen durdu. İnsani yardımın önündeki iki engel —güvenlik koridorlarının kapalı olması ve uluslararası finansman eksikliği— krizi bir “sessiz soykırım” haline getirdi.
Sudan krizinin derinleşmesinde sadece iç siyasal çekişmelerin değil, altın üzerinden yürüyen bölgesel bir ekonomi–güç rekabetinin de payı büyük. 2020’lerden itibaren Sudan, Afrika kıtasının dördüncü büyük altın üreticisi haline geldi. Ancak bu zenginlik, devlete refah değil, milis güçlere silah getirdi. Ülke, özellikle Darfur ve Nil havzasında yasadışı altın ticaretinin merkezine dönüşürken, bu ticaretin rotası çoğunlukla Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) uzanıyor.
BAE’nin Sudan’daki Krize Etkisi ve Rolü
BAE, son on yılda Sudan altınının en büyük alıcısı konumuna geldi. Resmî verilere göre Abu Dabi’ye giden altının önemli bir kısmı kayıt dışı kaynaklardan geliyor; yani RSF (Hızlı Destek Kuvvetleri) ve yerel savaş ağalarının kontrol ettiği madenlerden. Bu durum, iç savaşın finansmanına doğrudan katkı sunuyor. Altın, Sudan’da yalnızca bir maden değil; iktidarın ve savaşın para birimi haline gelmiş durumda.
Abu Dabi yönetimi, görünürde “insani yardım” ve “barış diplomasisi” söylemini korusa da fiilen Hemedti’nin RSF güçlerine hem lojistik hem mali destek sağlıyor. Bu destek, sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi meşruiyet üretme sürecinin de bir parçası. Sudan’da altın ticareti üzerinden şekillenen bu ağ, Afrika Boynuzu’nda BAE’nin artan nüfuz politikasını da açıklıyor: Eritre limanlarına yatırım, Somali’de özel güvenlik anlaşmaları, Etiyopya’da baraj diplomasisi ve Çad sınırında paramiliter yapılarla kurulan ilişkiler… Tüm bu adımlar, BAE’nin Afrika’da yeni bir “jeoekonomik hinterland” kurma çabasını gösteriyor.

Fakat bu yalnızca Körfez’in nüfuz hikâyesi değil; Afrika’nın kendi krizidir. Sudan’daki savaş, aslında Afrika Boynuzu’nun kırılgan devletler sisteminin çöküşünü görünür kıldı. Etiyopya’nın iç istikrarsızlığı, Eritre’nin otoriter kapalılığı, Somali’nin parçalı yapısı ve Çad’daki geçiş dönemi rejimiyle birleşince, bölge bir tür “Afrika içi domino etkisi” yaşıyor. Sudan, bu sistemin merkezinde hem jeopolitik hem de sembolik bir anlam taşıyor: Arap dünyasının eşiğinde, Afrika kıtasının kalbinde duran bu ülke, iki kimliğin arasında sıkışmış bir geçit coğrafyası.
Bugün Afrika Birliği (AU) ve IGAD gibi bölgesel kuruluşlar, Sudan krizinde neredeyse etkisiz kaldı. Kıta içi barış mimarisi, dış aktörlerin (BAE, Suudi Arabistan, ABD, Rusya, Çin) gölgesinde eridi. Bu durum, Afrika’nın kendi kendini yönetme iddiasını sorgulatan acı bir tablo oluşturuyor. Sudan’da savaşan taraflar kadar, Afrika’nın sessizliği de trajedinin bir parçası.
Altın ve silah, Sudan’da yerli halkın yoksulluğu pahasına el değiştirirken, Afrika’nın doğal zenginlikleri hâlâ dış sermaye için bir sömürü nesnesi olmaya devam ediyor. Darfur’un altını BAE borsasında işlem görüyor, Güney Sudan’ın petrolü Çin rafinerilerinde işleniyor, Nijer’in uranyumu Fransa’nın enerji güvenliğini sağlıyor. Bu tablo, klasik sömürgeciliğin biçim değiştirmiş hâli: artık işgal değil, finansal bağımlılık ve güvenlik ihracı üzerinden yürüyen bir sömürge düzeni.
Sudan’daki savaşın uzaması, sadece Hartum’un değil, Afrika’nın kaderinin yeniden yazılması anlamına geliyor. Eğer kıta kendi kaynaklarına, kurumlarına ve siyasi özerkliğine sahip çıkamazsa, altın bir maden olmaktan çıkıp “Afrika’nın laneti”ne dönüşecek. Bugün Sudan’da kurşunların sesiyle birlikte yankılanan soru şudur: Afrika, kendi toprağında hâlâ kimin adına ölüyor? Sudan’daki iç savaşın görünmeyen cephesi, altın ticareti etrafında dönen karanlık bir ekonomi savaşını da içeriyor. Ülkenin gayriresmî ihracat gelirlerinin yüzde 70’ini oluşturan altın hem RSF’nin finansman kaynağına hem de dış aktörlerin çıkar sahasına dönüştü. Özellikle Darfur ve Kordofan bölgelerindeki maden yatakları, savaşın jeoekonomik mantığını anlamak için bir anahtar niteliğinde. RSF lideri Hemedti’nin ailesine ait Al-Junaid şirketi, yıllardır bu bölgelerdeki altın üretim ağını kontrol ediyor. Bu durum, RSF’nin askeri kapasitesini yalnızca iç dinamiklerle değil, küresel bir sermaye dolaşımıyla da beslediğini gösteriyor.
Bu ağın en önemli dış durağı ise Birleşik Arap Emirlikleri. Dubai, son on yılda Sudan altınının ana ihracat merkezi haline geldi. 2022 verilerine göre, Sudan’ın altın ihracatının yüzde 90’ı kayıt dışı yollarla BAE’ye ulaşıyor. Bu ticaret hattı, savaşın finansmanında belirleyici bir rol oynuyor: RSF, altını BAE üzerinden ihraç ederken, karşılığında nakit, silah ve lojistik destek sağlıyor. Bu nedenle BAE’nin Sudan’daki çatışmaya “dolaylı ekonomik sponsor” olarak dahil olduğu iddiaları giderek güçleniyor.
BAE’nin stratejik hesapları, yalnızca altınla sınırlı değil. Kızıldeniz’e açılan Port Sudan hattı, Körfez’in gıda ve enerji güvenliği politikaları açısından da kritik bir güzergâh. Dolayısıyla BAE’nin Sudan’daki pozisyonu, hem ekonomik hem jeopolitik bir çıkar bileşimini temsil ediyor. Bu durum, çatışmanın yalnızca ideolojik veya askeri değil, aynı zamanda ekonomik emperyalizm biçiminde de yeniden üretildiğini gösteriyor. Uluslararası toplumun sessizliği, bu ekonomik savaşın görünmezliğini artırıyor. Sudan, böylece Afrika’nın ortasında sadece toprak ve kimlik değil, kaynaklar üzerinden yürütülen yeni bir sömürgecilik modelinin de laboratuvarı haline geliyor.
Sudan’daki savaş, sadece iç aktörlerin çatışması değil, küresel jeo-ekonominin yeni sahnesidir. Körfez ülkeleri, altın ve enerji kaynakları için RSF ile bağlantı kurarken; Mısır, Etiyopya ve Batılı güçler SAF’a dolaylı destek veriyor. Bu durum, 1990’larda olduğu gibi, “demokrasi” söyleminin arkasına gizlenmiş kaynak rekabetini bir kez daha ortaya koyuyor. Sudan, Afrika’nın ortasında, “yeni dünya düzeni”nin eski araçlarla (ambargo, vekâlet savaşı, petrol diplomasisi) sürdüğünü gösteren bir laboratuvar haline geldi. Sudan’daki savaş, klasik jeopolitik çatışmalardan çok jeoekonomik bir yeniden paylaşım mücadelesi olarak şekilleniyor. Altın, petrol ve liman hatları, artık ideolojik değil ekonomik bir egemenlik yarışının merkezinde.

Rusya ve Wagner Grubu’nun Rolü
Sudan’daki iç savaşın bir diğer görünmeyen aktörü ise Rusya ve onun gölge ordusu olarak bilinen Wagner Grubu’dur. Her ne kadar Moskova yönetimi resmî olarak tarafsız bir tutum benimsediğini söylese de, sahadaki gerçeklik bunun aksini göstermektedir. Wagner’in Sudan’daki varlığı, yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik bir stratejinin parçasıdır.
2017’de Ömer el-Beşir döneminde imzalanan anlaşmalar, Rusya’ya Kızıldeniz kıyısında askeri üs kurma ve altın madenciliğinde imtiyazlı lisanslar sağladı. Bu dönemde Wagner, Sudan’da “Meroe Gold” adlı paravan şirket aracılığıyla altın ticaretine dâhil oldu. Şirket, Darfur ve Kordofan’daki madenlerden çıkarılan altını, Rusya’ya ve BAE üzerinden küresel pazarlara taşıdı. Böylece Sudan, Ukrayna savaşı sonrası Batı yaptırımları altında olan Rusya için bir ekonomik kaçış koridoru haline geldi.
Wagner’in Sudan’daki faaliyetleri, yalnızca madencilikle sınırlı kalmadı. RSF (Hızlı Destek Kuvvetleri) ile kurulan doğrudan temaslar, bu grubun silah, eğitim ve istihbarat desteği aldığına dair güçlü bulgular ortaya koydu. RSF lideri Hemedti’nin, 2022’de Moskova’ya yaptığı ziyaretin hemen ardından Rus paralı askerlerinin Darfur bölgesindeki varlığının artması, bu bağlantıyı daha görünür kıldı.
- Rusya’nın Sudan’daki çıkar haritası, stratejik üç boyut üzerinden okunabilir:
- Altın ve değerli madenler yoluyla yaptırım bypass’ı,
- Kızıldeniz üzerinden Afrika’daki deniz gücü projeksiyonu,
- Batı karşıtı çok kutuplu blokta yeni müttefik alanları oluşturma.
Bu çerçevede Sudan, yalnızca Afrika’daki bir savaş alanı değil, Moskova’nın küresel stratejisinin parçası haline geldi. Wagner’in Afrika genelinde (Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti, Nijer) yürüttüğü “güvenlik–kaynak” denklemine dayalı model, Sudan’da da tekrarlanıyor: Rus paralı askerler yerel milislere eğitim ve silah sağlıyor, karşılığında altın ve maden imtiyazı elde ediyor.
Bu yapı hem RSF’nin sahadaki direncini güçlendiriyor hem de Sudan’ı uluslararası yaptırımların dışına taşan bir “gri ekonomi alanı”na dönüştürüyor. Dahası, Rusya’nın Kızıldeniz’de üs kurma planları, yalnızca askeri değil, enerji nakil hatları ve ticaret yolları üzerinde de stratejik bir baskı oluşturuyor. Bu durum, ABD ve Avrupa’nın bölgeye yönelik diplomatik ilgisini artırırken, Afrika Boynuzu üzerindeki rekabeti yeni bir Soğuk Savaş formuna dönüştürüyor.
Bugün Sudan’daki savaş, yalnızca Arap ya da Afrika içi bir mesele değil; küresel güçlerin ekonomik ve askeri vekalet savaşıdır. Wagner’in Afrika’daki varlığı, post-kolonyal düzenin yeni biçimini temsil ediyor: artık işgal değil, “güvenlik hizmeti” adı altında yürütülen kaynak transferi. Bu tablo, Sudan’ı yalnızca bir savaş sahası değil, küresel güç mücadelesinin laboratuvarı haline getirmiştir.
Sudan’daki Kadınların Durumu ve Toplumsal Dokunun Çöküşü
Sudan’daki savaşın en sessiz mağdurları, kadınlar ve çocuklardır. Darfur’dan Hartum’a uzanan hattın her noktasında, savaşın yükünü en çok taşıyan onlar olmuştur. Kadın bedeni, bu savaşta yalnızca bir şiddet nesnesi değil, aynı zamanda toplumsal çözülmenin sembolü haline gelmiştir.
Birleşmiş Milletler raporlarına göre, RSF kontrolündeki bölgelerde sistematik cinsel saldırılar, zorla evlendirmeler ve köleleştirme vakaları olağanlaşmıştır. Kadınlar, etnik aidiyetleri nedeniyle hedef alınmakta; özellikle Fur, Masalit ve Zaghawa topluluklarına mensup kadınlar, savaşın görünmeyen cephesinde “etnik arındırma” politikalarının taşıyıcısı haline getirilmektedir.
Ancak mesele yalnızca fiziksel şiddet değildir. Savaşla birlikte çöken ekonomik düzen, kadınları hem üretimden hem kamusal hayattan dışlamıştır. Kırsal bölgelerde tarım, hayvancılık ve küçük ticaret ağlarının çökmesi, kadınların yüzyıllardır sürdürdükleri geçim pratiklerini de yok etmiştir. Bu, Sudan’da geleneksel dayanışma yapılarının çöküşü anlamına gelir. Aile, mahalle, kabile gibi tarihsel toplumsal örgütlenmeler yerini güvensizlik ve hayatta kalma içgüdüsüne bırakmıştır.
Sudan kadını, tarihsel olarak yalnızca “mağdur” değil, aynı zamanda “direnişin taşıyıcısı”dır. 2019’daki halk ayaklanmalarında “Kandaka” (Nubya kraliçelerinin adı) sembolüyle sokağa çıkan kadınlar, Beşir rejiminin devrilmesinde belirleyici rol oynamıştı. Bugün aynı kadınlar, çadırlarda çocuklarını yaşatmaya çalışırken dünyanın suskunluğuna tanık oluyor.
Kadınların liderlik ettiği yerel yardım ağları —örneğin Darfur’daki “Kadın Dayanışma Komiteleri” — savaşın en karanlık günlerinde dahi gıda, ilaç ve güvenli geçiş sağlamak için çalışıyor. Fakat uluslararası yardım kurumlarının çekilmesiyle bu ağlar da işlevsiz hale geliyor. Bu, yalnızca bir insani felaket değil, toplumsal belleğin tasfiyesi anlamına geliyor: çünkü Sudan’da kadın, toplumun sürekliliğinin ve kültürel aktarımın taşıyıcısıydı.
Toplumsal dokunun bu ölçekte çözülmesi, savaş sonrası dönemde Sudan’ı yeniden inşa etmenin ne kadar zor olacağını da gösteriyor. Kadınların kamusal hayata katılımı, barış süreçlerinde temsil edilmesi ve şiddet suçlarının cezasız bırakılmaması, ülkenin geleceği açısından belirleyici olacaktır. Eğer bu ihlaller “savaşın yan ürünü” olarak geçiştirilirse, Sudan yalnızca bir devleti değil, bir toplumu da kaybetmiş olacaktır.
Türkiye açısından Sudan, Osmanlı mirası, Afrika açılımı ve insani diplomasi politikaları bağlamında stratejik önem taşıyor. 1990’larda Türkiye’nin, ABD ambargosu altındaki Sudan’la ilişkilerini sınırlı biçimde sürdürmesi, bugün için anlamlı bir tarihsel tecrübe sunuyor. Bugün Türkiye, tarafsız bir arabulucu olarak devreye girebilir; Hartum-Ankara hattında yeniden kurulan diplomatik diyalog, insani yardımlar ve kalkınma iş birliği için önemli bir kanaldır. Ancak bu etkinin kalıcı olması, pragmatik çıkarlar yerine ilkeli bir barış vizyonuna dayanmalıdır.
Sudan’daki insan hakları ihlalleri, yalnızca savaşın değil, cezasızlık kültürünün de ürünüdür. Uluslararası kurumların güvenilirliği, tanık koruma mekanizmaları ve delil zincirlerinin korunmasıyla ölçülecektir. Sudan’da adaletin tesisi, ancak yerel uzlaşı ile uluslararası hukuk arasındaki köprünün kurulmasıyla mümkündür.
Kısa vadede: insani koridorların güvence altına alınması, fonların artırılması, sivillerin korunması. Orta vadede: bağımsız soruşturmalar, bölgesel ateşkes müzakereleri ve diplomatik platformların güçlendirilmesi. Uzun vadede: güvenlik sektörü reformu, gıda üretimi ve devlet kapasitesinin yeniden inşası. Bu aşamalı yaklaşım, Sudan’ın yeniden devlet olabilmesi için asgari zemini oluşturacaktır.
Sudan’daki kriz, artık sadece Afrika’nın değil, küresel vicdanın aynasıdır. 1980’lerde petrolüyle, 1990’larda İslami siyasetiyle, 2000’lerde etnik çatışmalarıyla cezalandırılan Sudan, bugün açlığı ve göçe mecbur bırakılmaya cezalandırılıyor. Batı, bir kez daha “petrol karşılığı istikrar, demokrasi karşılığı sessizlik” denklemini devreye sokarken, insanlık Sudan’da bir sınavdan geçiyor. Eğer bu sınavda da susulursa, Sudan yalnızca bir ülke değil, uluslararası sistemin ahlaki iflasının adı olacaktır. Tıpkı Gazze gibi…




