Güçlünün Hukukundan Hukukun Gücüne: Medine Vesikası
- Tarih:
Tarih, çoğu zaman güçlünün kaleme aldığı bir anlatıdır. Savaş meydanlarında zafer kazananlar, kendi yorumlarını taşa oyar; yenik düşenler ise ya susturulur ya da kazananın diliyle yeniden tanımlanır. Bu yüzden insanlık tarihinde gerçek anlamda bir uzlaşı belgesiyle, iktidarın dayatmasıyla değil de müzakerenin ürünü olarak doğan bir metinle karşılaşmak son derece nadir ve son derece değerlidir. 622 yılında, Medine’de kaleme alınan vesika, işte bu nadir belgelerden biridir.
Bazı belgeler çağlarını aşar. Magna Carta, 13. yüzyılın İngiliz baronlarına ait siyasi bir pazarlığın ürünü olmasına rağmen modern hukuk devletinin atası sayılır. Westphalia Antlaşması, 1648’de imzalanmış olsa da bugün hâlâ uluslararası ilişkilerin temel paradigmasını şekillendirir. Magna Carta’nın, kralın yetkilerini soylular lehine kısıtlayan bir sınıf içi pazarlık olduğu, halkın geneli için hak arayışının çok sonraları filizlendiği unutulmamalıdır. Westphalia ise Avrupa’nın 30 yıl süren kanlı mezhep savaşlarından sonra bir zorunluluk olarak doğmuştur. Oysa Medine Vesikası, kaotik bir kabile yapısından, henüz büyük bir savaş yaşanmadan önleyici bir barış inşa etmiştir. Sadece yöneten ve yönetilen arasında değildir, farklı inanç gruplarını (Müslümanlar, Yahudiler ve henüz İslam’ı seçmemiş olanlar) tek bir siyasi çatı altında toplaması, onu modern “Anayasal Vatandaşlık” kavramının ilk somut örneği yapmaktadır.
Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicreti köklü bir siyasi dönüşümün başlangıcıdır. Medine, bugünkü anlamıyla bir şehirden çok, birbirinden farklı kabilelerin, dinlerin ve geleneklerin bir arada ama çoğu zaman gerilimli bir denge içinde yaşadığı heterojen bir yerleşimdi. Evs ve Hazrec kabileleri arasında onlarca yıldır süregelen kanlı rekabet, yerli Yahudi toplulukların kendi hukuki ve dini özerkliklerini koruma kaygısı, Mekke’den gelen Müslüman muhacirlerle Medineli Ensarın ihtiyaç duyduğu dayanışma zemini —tüm bu dinamikler, bir düzenleme ihtiyacını kaçınılmaz kılmıştır.
İşte bu ihtiyacın karşılığı olarak ortaya çıkan Medine Vesikası —ya da geleneksel adıyla Sahife-i Medine— Müslümanları, Yahudileri ve putperest Arapları tek bir siyasi çatı altında tanımlayan yaklaşık 47 maddelik bir anlaşmayı içermektedir. Belgenin Arapça aslında geçen “ümmet” kavramı, burada dikkat çekici biçimde kapsayıcı kullanılmaktadır: Vesika, Yahudi kabileleri de bu ortak topluluğun parçası olarak tanımlamaktadır. Bu, dönemin koşulları düşünüldüğünde devrimci bir yaklaşımdır.
Vesikanın maddelerine bakıldığında birkaç temel ilkenin öne çıktığı görülür: Farklı topluluklar iç işlerinde özerk kalacak, kendi geleneklerine göre yönetilecek; kan davaları ve bireysel kişisel sorumluluk ilkesi benimsenerek kolektif toplu cezalandırma geleneği törpülenecek; ortak bir savunma yükümlülüğü tüm tarafları bağlayacak ve dışarıdan gelen tehditler karşısında Medine bir bütün olarak hareket edecektir. Bunların yanı sıra vesika, anlaşmazlıkların Allah’a ve Hz. Muhammed’e —yani hukuki bir otoriteye— başvurularak çözüleceğini belirtmektedir. Bu, keyfi iktidarın değil, hukukun egemenliğine yapılmış oldukça erken bir atıftır.
Batılı akademik geleneğin Medine Vesikası’nı geç keşfetmesi şaşırtıcı değildir; ancak bir o kadar da düşündürücüdür. Belgeyi sistematik biçimde inceleyen ilk Batılı akademisyenlerden biri olan Julius Wellhausen, vesikanın gerçekliğini on dokuzuncu yüzyılın sonlarında tartışmaya açmıştır. Yirminci yüzyılda ise Montgomery Watt başta olmak üzere pek çok tarihçi, belgenin tarihselliğini ve özgünlüğünü teslim etmiştir. Bugün pek çok anayasa hukuku araştırmacısı, Medine Vesikası’nı tarihte bilinen ilk yazılı anayasal düzenleme olarak değerlendirmektedir.
Bu önem abartılı değildir. Vesika, farklı inançlara, farklı etnik köklere ve farklı hukuki geleneklere sahip toplulukları ortak siyasi kimlik altında tanıyan çok katmanlı bir toplumsal sözleşmedir. Bir toplumun birlikte yaşamaya karar verdiği bir ortamda, bu birlikte yaşamanın çerçevesini belirleyen yazılı bir uzlaşı metni —başka bir deyişle bir anayasa. Bu açıdan Magna Carta’dan yaklaşık altı yüz yıl, Amerika Anayasası’ndan ise neredeyse bin iki yüz yıl önce kaleme alınmış olan bu belge, insanlığın ortak siyasi mirasının en önemli parçasıdır.
Yedinci yüzyılın Arabistan yarımadasından bugünün dünyasına uzanan bu mesafeyi kat etmek, önce bir soruyla yüzleşmeyi gerektirir: Günümüz uluslararası sistemi gerçekten nasıl çalışıyor? Resmi yanıt bellidir: Birleşmiş Milletler Şartı, devletlerin egemen eşitliğini, iç işlerine müdahale yasağını ve güç kullanımının sınırlandırılmasını temel ilkeler olarak ilan eder. Her devlet, ne kadar küçük olursa olsun, ne kadar zayıf olursa olsun, hukuki bakımdan bir diğeriyle eşittir. Bu, 1648 Westphalia düzeninin evrenselleştirilmiş halidir.
Gerçek ise çok daha karanlıktır. Bugün Gazze’de yaşananları izleyen herkes, kağıt üzerindeki uluslararası hukuk normlarının ne denli kırılgan olduğunu görmektedir. Güvenlik Konseyi’nin veto mekanizması, büyük güçlerin kendilerini ve müttefiklerini hukukun hesap sormasından muaf tuttuğu yapısal bir dokunulmazlık sistemi işlevi görmektedir. Bir tarafın eylemleri “terörle mücadele”, diğer tarafın aynı nitelikteki eylemleri “vahşet” olarak tanımlandığında; medya, diplomasi ve finansman asimetrik biçimde dağıldığında geriye kalan kural değil, gücün söylemidir.
Ukrayna savaşı da benzer bir yapısal soruyu gün yüzüne çıkardı. Rusya’nın işgali, Batı’nın ittifak genişletme politikasının yarattığı tehdit algısıyla iç içe geçince, uluslararası kamuoyu bir kez daha hangi ülkelerin “hukuku” çiğneyebileceğine, hangilerinin çiğneyemeyeceğine dair çifte standardın varlığıyla yüzleşmek zorunda kalmıştır. 2003’teki Irak işgali tartışılmaksızın geride bırakılırken, 2022’deki Ukrayna işgalinin Avrupa’yı sarsması, öfkenin seçici doğasını ve uluslararası sistemin yapısal çarpıklığını gözler önüne sermiştir. Bugünkü ABD-İsrail ve İran gerilimi, bu tabloyu daha da karmaşık ve trajik bir boyuta taşımaktadır. İran ile yaşanan gerilimde, nükleer silahlara sahip olan devletlerin, nükleer program yürüten bir devleti “hukuk” adına cezalandırmaya çalışması, realist okulun meşhur “Güçlü olan dilediğini yapar, zayıf olan çekmek zorunda olduğu acıyı çeker” (Thucydides) ilkesini hatırlatmaktadır.
Güçlünün Hukuku mu, Hukukun Gücü mü?
Medine Vesikası’nın düzenlediği dünya, en az bugünkü kadar çatışmalı ve eşitsizdi. Yedinci yüzyıl Arabistan’ında kabileler arasındaki güç farkları son derece belirgin, savaş kültürü derinden köklüydü. Ve tam da bu ortamda ortaya çıkan belge, şunu söylüyordu: Güçlü olan istediğini yapamaz; anlaşmazlıklar müzakereyle ve hukuki otoriteye başvurularak çözülür, toplulukların ortak yükümlülükleri olduğu kadar korunan özerklik alanları da vardır.
Bu, bugün çok taraflılık ya da hukukun üstünlüğü adıyla tartıştığımız şeyin erken bir ifadesidir. Ve bugün bu ilkelerin tam anlamıyla işlevsizleştirildiği bir dünyada yaşıyoruz.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklamayı haklı bulduğu devlet başkanları serbest dolaşırken, gelişmekte olan ülkelerin vatandaşları benzer eylemler için yargılanmaktadır. Küresel iklim müzakerelerinde, tarihsel emisyon sorumluluğunu taşıyan zengin ülkeler en az bağlayıcı taahhütlerin arkasına sığınırken, en az sorumlu olan kıyı toplulukları ve Küresel Güney ülkeleri en ağır sonuçları yaşamaktadır. Ticaret kuralları, tarihsel olarak Batılı sanayi güçlerinin çıkarlarına göre inşa edilmiş; sonradan sisteme dâhil olan ülkelere ise bu kuralları hazır bulup kabul etmekten başka seçenek tanınmamıştır.
Medine Vesikası, bu tablonun tam karşısında durmaktadır. Vesika, hukukun güçlü için de, zayıf için de herkes için geçerli olduğunu öngörmektedir. Toplu cezalandırmayı yasaklamakta, bireysel sorumluluğu esas almaktadır. Farklılıkları ortadan kaldırmaya değil, farklılıklarla birlikte yaşamaya zemin oluşturmaktadır. Bunlar, yalnızca İslam tarihinin değil, insanlığın evrensel siyasi mirasının ilkeleridir.
Vesikanın belki de en çarpıcı boyutu, din ya da etnik kimlik temelinde kimseye asimilasyon dayatmamasıdır. Yahudiler, Müslümanlar ve pagan Araplar ortak bir siyasi çatı altında birleşirken her topluluk kendi iç işlerinde, kendi hukuki geleneğiyle var olmaya devam etmektedir. Bu, ulus-devlet çağının dayatmacı homojenleştirici mantığından temelden farklı bir anlayıştır.
Bugün Orta Doğu’da, Balkanlar’da, Afrika’nın pek çok ülkesinde, hatta Batı demokrasilerinin kendi içinde yaşanan en derin çatışmaların kökünde çoğu zaman bu asimilasyon dayatması yatmaktadır. Azınlıkların kendi dillerini, inançlarını ya da geleneklerini yaşatma talepleri, ulusal kimlik adına bastırılmakta; bu bastırma, zamanla şiddete evrilmektedir. Öte yandan merkezi otorite, düzeni korumak adına bu şiddeti araçsallaştırmaktadır.
Vesikanın öngördüğü model, farklılıklarla birlikte yaşamanın bir “tolerans” meselesi olmadığını —yani güçlünün zayıfa tanıdığı bir lütuf olmadığını— göstermektedir. Aksine, bu bir hukuki zemin meselesidir: Farklılıklar, hukuk tarafından tanınan, korunan ve sürdürülebilir kılınan bir gerçeklik olarak kabul edilmektedir. Bu perspektiften bakıldığında, azınlık hakları söylemi yalnızca modern liberal bir kavram değil, Medine’nin yedinci yüzyıldaki anlaşma metninden devralınabilecek kadim bir ilkedir.
Vesikanın bir diğer önemli boyutu, ortak savunma yükümlülüğüdür. Buna göre Medine’ye dışarıdan yapılacak bir saldırı, hangi topluluğu hedef alırsa alsın, tüm toplulukları bağlayan ortak bir tehdit olarak tanımlanmaktadır. Biri saldırıya uğradığında, diğerleri seyirci kalamaz.
Bu ilke, bugünün dünyasında ne ölçüde geçerlidir? NATO’nun 5. Maddesi, benzer bir kolektif savunma taahhüdünü içermektedir; ancak bu taahhüt coğrafi ve ittifak sınırlarıyla kısıtlıdır. BM Şartı’nın kolektif güvenlik mekanizması ise büyük güç çatışmalarında fiilen kilitlenmektedir. 1994’te Ruandalılara verilen güvenceler, soykırım yaşanırken boş kalmıştır. Bugün pek çok çatışma bölgesinde, sivillerin korunmasına yönelik taahhütler jeopolitik hesapların çok gerisinde kalmaktadır.
Öte yandan vesikanın “ortak sorumluluk” anlayışı, bireysel sorumlulukla da dengelenmektedir. Bir kişinin suçu, onun kabilesine ya da topluluğuna yüklenmemelidir. Bu ilke, bugünkü kolektif cezalandırma pratiklerine doğrudan itiraz etmektedir: Bir milletin tamamına ambargo uygulamak, bir nüfusun tamamını abluka altına almak ya da kültürel ya da etnik kimlik temelinde bir grubu toplu olarak hedef almak, vesikanın ruhuyla açıkça çelişen pratiklerdir.
Sonuç: Bin Dört Yüzyıl Önceki Bir Ayna
Medine Vesikası, nostaljik bir hüsnükuruntu olarak okunmamalıdır. O dönemde de güç dengesizlikleri vardı, anlaşma sonunda ihlal edildi, Medine toplumu derin gerilimler yaşadı. Tarih, saf ideallerin sorunsuz biçimde hayata geçirildiği bir alan değildir. Ama bu gerçek, vesikanın içerdiği ilkelerin değerini azaltmamaktadır.
Bugün insanlık, birbirinden farklı krizlerin aynı anda patlak verdiği bir dönemden geçmektedir. Ulusalcı kapanma, kimlik siyasetinin kutuplaştırıcı dinamiği, büyük güçlerin tek taraflı askeri ve ekonomik müdahaleleri, uluslararası kurumların işlevsizleşmesi gibi günümüz siyasi sorunların hepsinin arka planında aynı temel sorun yatmaktadır: Farklılıklarla birlikte yaşamanın ve güçlünün keyfi iktidarını sınırlandırmanın mümkün bir çerçevesi var mıdır?
Medine Vesikası, bu soruya “evet” demektedir. Üstelik bu “evet”i, soyut bir felsefi argümanla değil, somut bir toplumsal sözleşmeyle, yazılı ve müzakere edilmiş maddelerle haykırmaktadır. Farklı toplulukları kendi özkimliklerini korurken ortak bir siyasi şemsiye altında bir araya getirmek; anlaşmazlıkları gücün değil hukukun alanında çözmek; kolektif cezalandırmayı reddetmek ve ortak savunma yükümlülüğüyle dayanışmayı somut bir taahhüde dönüştürmek bin dört yüz yıl önce Medine çölünde yazıya dökülen ilkelerdir.
Bu ilkeler geçerliliğini yitirmedi. Aksine, bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şeyler haline geldiler. Uluslararası sistemin yapısal asimetrilerine, güçlünün kendi çıkarlarını evrensel hukuk dili olarak pazarladığı manipülasyonlara ve kimlik temelli çatışmaların kısır döngüsüne karşı bin dört yüz yıl önce yazılmış bir metnin sessiz ama kararlı sesi yükselmektedir: Adalet, güçlünün insafına bırakılamaz. Hukuk, herkes için ya geçerlidir ya da kimse için geçerli değildir.
Medine Vesikası’nı bugün yeniden okumak, zamanın ötesinden gelen bir yankıyla bugünü tartmaktır. Bu, tarihin sararmış sayfaları arasında bir seyir değil, kendi çağımızın sancılı sorularını, geçmişin cesur ve vakur bir cevabıyla yüzleştirme eylemidir. Belki de bu derin karşılaşmada, asırların üzerinden aşan o ses bize yeni bir hakikat fısıldar. Geçmişin aynasına bakarken aslında kendi geleceğimizin henüz söylenmemiş sözlerini görürüz.




