Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Güvenliğin Tiyatrosu

A+ A-

WASHİNGTON’DAN HÜRMÜZ’E UZANAN KRİZ HATTI

25 Nisan akşamı, White House Correspondents’ Dinner sırasında meydana gelen ve resmî açıklamalara göre herhangi bir yaralanmayla sonuçlanmayan silahlı saldırı girişimi, ilk bakışta “başarısız bir güvenlik ihlali” olarak görülebilir. Ancak bu tür olaylar, özellikle küresel gerilimlerin yüksek olduğu dönemlerde, yalnızca kriminal bir vaka olarak değil; siyasal iletişim, güvenlik söylemi ve jeopolitik strateji bağlamında okunmayı da zorunlu kılar.

Donald Trump’ın bizzat katıldığı bir etkinlikte gerçekleşmesi ve olay sonrası görüntülerin doğrudan Trump tarafından paylaşılması, hadisenin yalnızca bir güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bir “anlatı üretimi” meselesi olduğunu düşündürmektedir. Modern siyaset, artık yalnızca kararların değil, görüntülerin ve krizlerin de yönetildiği bir alan hâline gelmiştir.

Bu noktada mesele, Guy Debord’un ‘Gösteri Toplumu’ kavramıyla birleşir. Modern siyasetin sahnesi artık fiziksel gerçeklikten kopmuş, tamamen imajların yönetildiği bir simülasyon evrenine dönüşmüştür. Trump’ın olayı bizzat paylaşması, yaşanan saldırının nesnel gerçekliğinden ziyade, o anın ‘nasıl göründüğü’ ve kitlelerde hangi ‘duyguyu’ tetiklediğiyle ilgilidir. Artık iktidar, gerçek mermilerle değil, o mermilerin yarattığı yankının dijital ve görsel temsilleriyle pekiştirilmektedir.

1. Güvenlik Açığı mı, Kontrollü Kaos mu?

Şüpheli olarak adı geçen Cole Tomas Allen’ın henüz resmen teşhis edilmemiş olması ve olayın detaylarının parçalı biçimde kamuoyuna sunulması, klasik bir güvenlik olayından ziyade “kontrollü bilgi akışı” izlenimi doğuruyor. CIA tarafından kimsenin yaralanmadığının hızla açıklanması, devletin refleksif olarak “kontrol bizde” mesajı verme ihtiyacını gösteriyor.

Burada kritik soru şu:

Bu olay bir güvenlik zafiyeti mi, yoksa güvenlik aygıtının gücünü yeniden meşrulaştıran bir sahne mi?

Tarihsel olarak, özellikle ABD siyasetinde krizler çoğu zaman iki işlev görür:

  • İç politikada liderin etrafında kenetlenme sağlar
  • Dış politikada daha sert hamleler için zemin oluşturur

Kopenhag Okulu’nun ‘Güvenlikleştirme’ (Securitization) teorisi uyarınca, bir olayın kriminal kapsamdan çıkarılıp ‘varoluşsal bir tehdit’ olarak etiketlenmesi, egemen güce sıradan hukuk kurallarını askıya alma yetkisi verir. Bu saldırı girişimi üzerinden inşa edilen retorik, Carl Schmitt’in tabiriyle bir ‘İstisna Hali’ yaratma çabasıdır. Eğer tehdit küreselleştirilirse (İran iması gibi), devletin alacağı sert ve antidemokratik önlemler, kamuoyu nezdinde birer ‘zorunluluk’ olarak meşrulaştırılır.

2. Trump’ın Düşen Güven indeksi ve Kriz Siyaseti

Son dönemde Donald Trump’ın kamuoyu nezdindeki güven endeksinde dalgalanmalar yaşandığı biliniyor. Ekonomik sıkışma, enerji maliyetleri ve dış politikadaki belirsizlikler, liderlerin genellikle “kriz mobilizasyonuna” yönelmesine neden olur. Bu bağlamda söz konusu olay, üç düzlemde işlevsel olabilir:

  • Psikolojik düzlem: Liderin “hedefte olduğu” algısı oluşturularak destek konsolide edilir
  • Medya düzlemi: Gündem ekonomik krizden güvenlik meselesine kaydırılır
  • Stratejik düzlem: Dış tehdit vurgusu artırılarak askeri/siyasi hamlelere zemin hazırlanır

Bu tür olaylar, doğrudan “kurgu” olarak etiketlenemese de, siyasal sistemler içinde nasıl kullanıldığı açısından analiz edilmelidir.

Olayla birlikte dile getirilen İran iması, meselenin yerel bir güvenlik olayından hızla küresel gerilim eksenine taşındığını gösteriyor. Iran ile ABD arasındaki gerilim, uzun süredir doğrudan çatışma ile dolaylı savaş arasında salınan bir çizgide ilerliyor.

Özellikle şu gelişmeler dikkat çekici:

  • Hürmüz Boğazı çevresinde artan askeri hareketlilik
  • Enerji arz güvenliği üzerindeki baskı
  • İsrail-İran geriliminin bölgesel yayılım riski

Hürmüz Boğazı, küresel petrol akışının yaklaşık %20’sinin geçtiği kritik bir boğazdır. Bu bölgedeki en küçük gerilim bile enerji fiyatlarını doğrudan etkiler. Dolayısıyla Washington’daki bir saldırı girişiminin İran ile ilişkilendirilmesi, yalnızca güvenlik değil, enerji politikası açısından da anlamlıdır.

Olayın Washington ayağı ile Hürmüz çıkmazı arasındaki bağ, Makroekonomik Determinizm perspektifiyle okunduğunda daha netleşir. Enflasyonun siyasal rejimleri yıkan bir ‘sessiz katil’ olduğu gerçeği, Washington’ı enerjinin can damarlarını kontrol etmeye zorlamaktadır. Hürmüz’deki risk artışı, sadece bir askeri gerilim değil, küresel sermaye birikim modelinin enerji maliyetleri üzerinden yeniden dizayn edilmesidir. Bu bağlamda, güvenlik söylemi aslında ekonomik kırılganlığı örtbas eden jeopolitik bir piyasadır.

3. İsrail Faktörü ve Bölgesel Sıkışma

İsrail’in son dönemde Lübnan ve Gazze hattındaki askeri hamleleri, bölgedeki kırılgan dengeyi daha da hassas hâle getirmiştir. Ateşkes ihlalleri ve düşük yoğunluklu çatışmalar, aslında daha büyük bir savaşın “provası” niteliği taşıyor. Lübnan’da yaşanan ihlaller ve sınır gerilimleri, yalnızca yerel bir mesele değil; İsrail’in bölgede yürüttüğü çatışmacı ve işgalci stratejinin parçası olarak okunmalıdır.

Bu noktada ABD’nin pozisyonu kritik:

  • İsrail’e koşulsuz destek,
  • İran’a karşı caydırıcılık,
  • Ancak doğrudan savaş riskinden kaçınma,

Bu üçlü denge sürdürülebilir değildir. Dolayısıyla küçük krizler, büyük savaşların öncülü olabilir. Pakistan’ın İran ve ABD arasında arabuluculuk girişimlerinde bulunması, küresel güç dengelerinin değiştiğine işaret ediyor. Artık krizler yalnızca büyük güçler tarafından değil, orta ölçekli aktörler tarafından da yönetilmeye çalışılıyor.

Bu durum iki şeyi gösterir:

      a) ABD’nin mutlak hegemonik gücünün zayıflaması

      b) Bölgesel aktörlerin daha aktif rol üstlenmesi

Ancak arabuluculuk çabaları genellikle iki durumda ortaya çıkar:

  • Taraflar doğrudan savaş istemediğinde
  • Ama gerilimden de vazgeçemediğinde

4. Ekonomik Daralma ve Enerji Krizi

Küresel ekonomi, pandemi sonrası toparlanmayı tam anlamıyla gerçekleştiremeden yeni bir enerji krizinin eşiğine gelmiş durumda. Hürmüz hattındaki riskler, petrol fiyatlarını yukarı çekerken; bu durum doğrudan enflasyonu ve yaşam maliyetlerini artırıyor. ABD açısından bu tablo kritik:

  • Yüksek enerji fiyatları seçmen davranışını etkiler
  • Enflasyon, iktidarların en büyük düşmanıdır
  • Dış krizler, iç ekonomik sorunları perdelemek için kullanılabilir

Dolayısıyla Washington’daki saldırı girişimi, ekonomik bağlamdan bağımsız düşünülemez. Modern siyaset, yalnızca olayların değil, olayların yorumlarının da üretildiği bir alandır. Bu bağlamda şu ayrımı yapmak gerekir: Olayın kendisi (event), Olayın anlatısı (narrative) Washington’daki saldırı girişimi bir “olay”dır. Ancak bu olayın nasıl çerçevelendiği, hangi aktörlerle ilişkilendirildiği ve hangi sonuçlara bağlandığı, onu bir “anlatı”ya dönüştürür. Bu anlatı şu amaçlara hizmet edebilir:

  • Dış düşman imgesi oluşturmak
  • İç politik desteği artırmak
  • Askeri harcamaları meşrulaştırmak
  • Jeopolitik hamlelere zemin hazırlamak

Foucaultcu bir okumayla, bu tür krizler iktidarın toplum üzerindeki ‘Biyo-politik’ denetimini tazeleyen araçlardır. Vatandaşın zihni, ‘dış düşman’ ve ‘iç hain’ sarmalıyla korku üzerinden disipline edilir. ‘Güvenlik Tiyatrosu’, toplumun korunmaya muhtaç olduğu hissini diri tutarak devletin koruyucu baba (paternalist) rolünü yeniden üretir. Sonuçta kitleler, ekonomik kayıplarını veya azalan özgürlüklerini, bu ‘yüce güvenlik’ anlatısı uğruna feda etmeye ikna edilirler.

25 Nisan’daki saldırı girişimi, tek başına küresel siyaseti değiştirecek bir olay değildir. Ancak zamanlaması ve bağlamı itibarıyla, mevcut krizlerin bir yansıması ve aynı zamanda bir katalizörü olabilir. Bugün dünya şu üçlü sıkışma içinde:

  • Jeopolitik gerilim (ABD–İran–İsrail hattı)
  • Ekonomik kırılganlık (enerji ve enflasyon krizi)
  • Siyasal meşruiyet krizi (liderlere duyulan güvenin erozyonu)

Bu üç dinamik bir araya geldiğinde, küçük olaylar bile büyük sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla mesele şu değildir: Bu saldırı gerçek mi, kurgu mu? Asıl mesele şudur: Bu olay, hangi büyük hikâyenin parçası hâline getiriliyor? Ve belki de daha kritik soru: Bu hikâye, dünyayı yeni bir kaosa mı, daha büyük bir savaşa mı, yoksa zorunlu bir uzlaşmaya mı götürecek?