Picture of Muhammet İkbal Küçükkösen
Muhammet İkbal Küçükkösen

“Hamnet”

A+ A-

‘Olmak ya da olmamak’

Yönetmen Chloé Zhao’in Hamnet filmi, ilk andan itibaren zaman ve mekân olarak beni içine çeken bir duyguyla karşılamıştı. Filmi izlerken sanki 16. yüzyıldayım ve o dönemki İngiltere’yi izliyorum hissine kapılmıştım. Büyük bir ormanın içinde yüzyıllık kocaman bir ağacın altında uyuyan bir kadının (Agnes) gösterildiği ilk sahne, müziğin verdiği yalnızlık ve boşlukta kalmış hissini kadının ruhunda hissetmemi sağlamıştı.

Agnes’in verdiği tüm duygusal çağrışımları destekleyen ve filmin içinde ana karakterlerden biri olduğunu düşündüren ağaç metaforu, yıllara meydan okuyan ihtişamıyla resmediliyordu. İçinde onlarca canlı türüne ev sahipliği yaptığı, nice büyük olaylar gerçekleştiğinde hala hayatta olduğu ve köklerinin yanında açılan mağarayı andıran büyük boşluk, izleyiciyi ağaç metaforu üzerine düşündürüyordu. İçi karanlık ve derinliği belli olmayan bu boşluk başlangıç müziğindeki uzay boşluğu hissini tamamlıyordu.

Zhao, orman ve ağaç üzerine yoğunlaştıkça, bizi olumsuz bir hisle de olsa ana mekânın ve filmin içine çekmişti. Yemyeşil, devasa ve yalnız bir ağaç. Dibinde insanı boşlukta hissettiren bir çukur. Bu çukur acaba yıllar önce annesini kaybetmiş olan Agnes’in içinde kapanmayan o derin yara mıydı? Filmin can alıcı yerlerinden birinde eşine yara izi kalır mı diye sorması belki de bu yüzdendi!  Chloé Zhao her üzüntülü anın içinde mutlaka o çukuru gösteriyordu. Artık filmin içinde bir acı ya da bir zorluk gördüğümüzde gözlerimiz o çukuru arıyordu.

Agnes uyandığında evcilleştirdiği şahini kolunu konması için çağırmıştı. Sanki evi ormandı ve şahinde arkadaşı gibiydi. Filmin ana karakterlerinden William Shakespeare ise babasının borçları üzerine kasabalı çocuklara Latince ders verirken filme giriş yapmıştı. Çocuklar okuma yaparken pencerede Agnes’i görerek hayatının kadınını bulmuş gibi heyecanlanması ve yanına gidip konuşması aslında filmin konusuna giriş yapıldığını anlatıyor gibiydi. Agnes ve William arasında gerçekleşecek aşk ve olaylar zinciri….

Agnes ve William

Agnes, yüzünde tedirginlik ve dış dünyaya karşı soğukluk duygularını olabildiğince hissettiren kendini koruma içgüdüsüyle toplumdan soyutlamış öksüz bir kadın. Agnes’i tanıdıkça onun tedirgin ve ürkek davranışlarını benimsiyoruz. Lakin hep kendi bildiğini yapıyor ve bildiği hayatı yaşıyor, insanlarla ortak normlara uymuyor. Doğayı, hayvanları ve ağaçları seviyor, doğadan aldıkları ile insanlara şifa vermekten zevk alıyor. Bir kadının âşık olduğunda, hamile olduğunda, doğum yaparken, evladını kaybederken ve kaybettikten sonra çektiği tüm acılar Agnes karakteri ile kusursuz bir şekilde izleyiciye aktarılıyordu. Bu karakter özellikle filmin sonunda göstermiş olduğu performansla izleyiciye evlat anne bağının derinliğini çok iyi resmediyor.

William ise heyecanlı ve arayış içinde genç bir öğretmen olarak karşımıza çıkıyor. Aile ortamında babasının borçlarını yüklenmiş olmasının verdiği sıkıntı ve çaresizliği yüzünden okuyoruz. Bir aşktı belki de onu bütün bu sıkıntıların dışına taşıyacak olan duygu.

William Agnes’e açılmak ister ama iletişimi o kadar kötüdür ki karşısında ne diyeceğini bilemez. Agnes o zaman bana bir hikâye anlat der. William çok etkileyici bir hikâye anlatır. Bazen yazmak gibi kendini ifade etmenin en güzel yollarından biridir hikâye anlatmak. İnsanın iç dünyasına ayna tutar. Bu hikâye sayesinde William’da Agnes’i etkilemeyi başarmıştı.  

Aileler karşı çıksa da bu iki aşık evlenirler. William sürekli babasından azar yer ve psikolojisi bozulur. Evde huzursuzdur. Agnes’e ben artık yolumu kaybettim der. Agnes ise bu durumun üstesinden gelebiliyor ama kocasının bu olaylar altında ezildiğini görüp üzülüyordu. Kocasının hayalleri olduğunu ve düzgün bir işe ihtiyacı olduğunu biliyor ve onu bu hayallerini gerçekleştirmek üzere destekliyordu. Geçim derdi! Her dönemin sıkıntısı. Bir ailenin huzurunu kaçıracak en önemli etkenlerden biri. Hele bide Agnes’in hamile olması olayın tuzu biberi.

Bir sabah Agnes, acı içinde uyanır ve ormana doğru yola koyulur. Ormanda her zaman gittiği yere gider ve asırlık ağacın yanında kendi başına doğum yapar. Shakespeare ormanda Agnes’i bulunca çocuğunu (Suzanna) kucağına alır ve ağacın altındaki karanlık çukura bakar. Sanki kaderine bakıyor gibidir. Ağaç metaforu burada da karşımıza çıkar. Agnes neden hep bu ağacın yanına koşar? Dillerde dolaşan Agnes’in bir orman cadısının kızı olduğu söylentilerini doğru mudur?

Aradan belli bir zaman geçer ve bu kez ikiz doğum yapan Agnes, kızının önce nefes alamadığı ve sonra almaya başladığına şahit olur ve “Hiçbir şeyin seni benden alıp götürmesine izin vermeyeceğim.” der. Ne kadar iddialı bir söz. Alıp verdiğimiz nefese bile hükmedemeyecek insanoğlu için bir anne içgüdüsü ile edilmiş büyük bir söz.

İkiz kardeşler Hamnet ve Judith,

Hamnet, yüzünde birbirine zıt iki duyguyu korku ve cesareti barındıran sevimli bir erkek çocuğu. Tek erkek çocuğu olmanın verdiği cesaret içgüdüsü ve çocukluğunun verdiği ürkekliği bir arada yaşıyor. Hamnet ismini duyduğumuzdan beri acaba sana ne olacak sorusunu düşündüren karakter. Judith ise daha hareketli ve kırılgan yapıda bir kız çocuğu.

İkizler Hamnet ve Judith, doğduklarından beri pek sağlıklı çocuklar değiller. Özellikle Judith çok zayıf ve kırılgan. Judith bir sabah veba olur. Agnes onu kurtarmak için elinden geleni yaparken, babaanne orada ilginç bir söz eder. “Verilen her şey geri alınabilir.” Aklımıza direk Agnes’in sevinç anında ettiği sözü getiren bir cevap niteliğinde! “Hiçbir şeyin seni benden alıp götürmesine izin vermeyeceğim.” Şairin dediği gibi Allah insanı iddiasından vurabiliyor. Halbuki insan acizdir. Evet, verilen her şey geri alınabilir. Nefes dahi, can dahi…

O gece Hamnet ağlayarak kız kardeşinin yanına uzanır, “Üzülme seni kurtaracağım bizi karıştıracak” der. Burası da filmin en vurucu sahnelerdendi. Hamnet ölümün onları karıştıracağını düşünüyordu. Zaten her ikiz birbiriyle karıştırılırdı. İsimleri karıştırılır, cisimleri karıştırılır. Hamnet, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide duruyor ve babasına verdiği sözü tutmak için bu karışıklığı istiyordu. Agnes yorganı açınca acı gerçekle yüzleşir, yine çabalar ama oğlunu kurtaramaz.

Hamlet’in ölüm sahnesi o kadar gerçekçiydi ki, bir anne gerçek hayatta evladını kaybetse böyle tepki verirdi diye geçirdim içimden. O acıyı sonuna kadar hissettiriyordu Agnes. Bir çocuğun kaybı ebeveynleri için yıkıcıdır. Evlat acısı bir anne babanın en büyük korkusu olsa gerek.

Hamnet’in ruhu öbür dünyadan görünür, ne kadar yalnızdır ve etrafa şaşkın bir bakış atar. Gözyaşları içinde ağzından dökülen cümleler ise ağırdır. “Cesur olacağım babacığım”.

Zaman acıyı dindiremez. William, işine, tiyatro gösterisine dönmek durumundadır. Bu kaybın duygusal ve ailevi sonuçları çifti birbirinden uzaklaştırır. Bu uzaklık aylar sürer, William bir gün tiyatro gösterisi için kendi topraklarına döner. Afişlerdeki isim Agnes’i tiyatroya sürükler.

Tiyatro sahnesi insanı yürekten dağlayacak kadar etkili bir sahne. William’ın bir baba olarak ölürken yanında olamadığı oğlu için vedalaşma sahnesidir. Oğlunun ölümü üzerine intihar etmek isteyen Shakespeare bunun yerine acısını sahneye bu dram eşliğinde gömer. Hamlet’e içinde dünyayı saracak kadar büyük ama dilde iki kelime olan “beni unutma” diyerek veda eder. Acı ve gözyaşı eşliğinde…

Sonuç olarak Hamnet; aşkı, aileyi, insanoğlunun çaresizliğini, ümitlerini, hayal kırıklıklarını, güçlü bir duygusallıkla seyirciye aktarıyor. Özellikle Agnes karakteri; kadınlık, annelik ve kişilik kavramlarının tam anlamıyla işlenmiş bir karakter portresi olarak etkileyici olmayı başarıyor, güçlü bir kadının gücünü yitirişi ve bir adamı karşılıksız sevmesiyle filmin içine çekiyor bizi.

Chloé Zhao, dünyada bir ailenin başına gelebilecek en büyük acı nedir sorusunun cevabını derinlerden ve vurucu bir yerden veriyor!

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!

Düşüncemizin katlanması mı güzel

Zalim kaderin yumruklarına, oklarına

Yoksa diretip bela denizlerine karşı

Dur, yeter demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece!

Düşünün ki uyumakla yalnız

Bitebilir bütün acıları yüreğin,

Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.

Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.

Çünkü, o ölüm uykularında

Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından

Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.

Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.

Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?

Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine

Sevgisinin kepaze edilmesine

Kanunların bu kadar yavaş

Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine

Kötülere kul olmasına iyi insanın

Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?

Kim ister bütün bunlara katlanmak

Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek

Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa

O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya

Ürkütmese yüreğini?

Bilmediğimiz belalara atılmaktansa

Çektiklerine razı etmese insanları?

Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:

Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor

Yürekten gelenin doğal rengini.

Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar

Yollarını değiştirip bu yüzden

Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.”

W. Shakespeare