Picture of Mehmet Ali Reçper
Mehmet Ali Reçper

Hayırlı Cumalar

A+ A-

Yine bir Cuma sabahıydı. Şehir henüz tam uyanmamıştı. Sokaklar yeni yeni hareketlenirken, köşe başındaki dönerci dükkanının kepengi ağır ağır açıldı. Mahallenin “Dönerci Amca” diye bildiği dönercisi besmele çekerek tezgahını sildi, dönerini hazırladı, çayını demledi. 

Dükkanın içi, yılların esnaf alışkanlığını taşıyordu. Kasasının hemen üzerinde altın yaldızlı çerçeve içinde “Maşallah” yazısı asılıydı. Duvarın bir köşesinde “Allah bereket versin.” yazan ahşap bir levha duruyordu. Karşı tarafta zarif hat sanatıyla yazılmış “Bismillahirrahmanirrahim” göze çarpıyordu. 

Bir başka çerçevede “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” hadisi yazılıydı.

Tezgâhın yanında küçük bir rafta tespihler duruyor, duvardaki takvimde cuma günü kırmızı renkle işaretlenmiş görünüyordu.

Kapının camına ise büyük harflerle yazılmış bir başka cümle dikkat çekiyordu:

“Burada boykot ürünü satılmaz.” 

Tam bu sırada Telefonu titreşti.

Hayırlı Cumalar.”

Bir mesaj…

Sonra bir tane daha…

Sonra onlarcası…

Hepsini okudu. Bazılarına “Allah razı olsun.” diye cevap verdi. Sonra o da rehberindeki onlarca kişiye aynı mesajı gönderdi.

“Hayırlı Cumalar…”

Sabah ilerledikçe dükkân dolmaya başladı. Müşterilerin biri gelip diğeri gidiyordu.  Siparişler yetiştirilmeye çalışılıyordu.

Saat Cuma ezanına yaklaşınca önlüğünü çıkardı.  Takkesini başına yerleştirdi.

Dükkândan çıkarken karşılaştığı her esnafa seslenmeyi de ihmal etmedi.

– Hadi Cumaya…

Bir başkasına…

– Geç kalmayın.

Sanki herkesin cuma sorumluluğunu omuzlarında taşıyordu.

Namazı kıldı ve çıkışta onlarca kişiyle tokalaştı.

“Hayırlı Cumalar…”

“Allah kabul etsin…”

“Görüşürüz hacım…”

“Görüşürüz hocam…”

Yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı. Dükkânına döndü.

Tam o sırada kapının önünde küçük bir kız çocuğu duruyordu. En fazla on yaşındaydı. Üzerindeki kıyafetler eskimişti. Elindeki birkaç paket mendili gelip geçenlere uzatıyor, sessizce bir umut arıyordu. Kimse bu küçük kız çocuğuna bakmıyordu ya da günlük telaşın vermiş olduğu yoğunluk ile bakamıyordu. 

Bütün gün yalnızca bir paket mendil satabilmişti bekli. Bir ara o sattığı mendilin parasına bakarken derin düşüncelere daldı. 

Kızın karnı da açtı. Akşam eve ne götüreceğini bilmez bir halde dükkanın önünde duruyordu.

Dönerci onu gördü. Hem de defalarca… kimsenin görmediği kızı dönerci amca görmüştü. 

Dönerci amca bakmamayı tercih ediyordu ama yine de gözü görüyordu. 

Bir süre sonra küçük kız telaşlandı. Tuvalete gitmesi gerekiyordu. Çekinerek dükkânın kapısından içeri adım attı. 

Tam o anda içeriyi bir ses kapladı.

– Çık dışarı!

Sonra bir kez daha…Daha yüksek sesle…Daha da sert…

Ağzından öfkeyle saçılan cümle, kızın üzerine değil; aslında biraz önce kıldığı namazın üzerine düşüyordu.

Masalarda yemeklerini yiyenler başlarını kaldırıp baktılar. Kimse bir şey söylemedi. Söyleyemedi. 

Belki korktular. Belki “Bana ne?” dediler.

Küçük kızın ayakları titreyerek dükkandan geri çıkıyordu. Elindeki mendilleri daha sıkı tuttu.

Belki de o gün en çok ihtiyacı olan şey bir tuvalet değil, kendisini insan yerine koyacak bir davranıştı. Olmadı. 

O gün telefonlarda o bilindik mesaj dolaşmaya devam ediyordu. 

“Hayırlı Cumalar.”

Binlerce kez yazıldı. Milyonlarca kez okundu.

Ama o küçük kız için Cuma hayırlı olmadı.

Mesele de bu değil mi? “Hayırlı Cumalar” demekle Cuma hayırlı oluyor mu?

Boykot ürünü satmamak bir tercih olabilir. Namaza gitmek ibadetin bir gereği olabilir. Mesaj göndermek de güzel bir temenni olabilir.

Peki ya bütün bunların arasında, kapına gelen ihtiyaç sahibi bir çocuğu insan yerine koymamak…

Onun en temel ihtiyacını öfkeyle karşılamak…

Belki sana çaresizliğini anlatacaktı. Çık dışarı! Diye bağırmasaydın…  

İster istemez kendimize şu soruyu sormayalım mı? 

Biz cuma namazını gerçekten Allah için mi kılıyoruz, yoksa birbirimize dindar görünmek için mi?

Belki de Allah’ın hikmeti o gün camide değil… Senin kapının önünde mendil satan küçük kızın yanında duruyordu.

Bir insanın gerçek namazı, secdesinde değil; kapısını çalan çaresize nasıl davrandığında gizli olabilir… Belki… 

Küçük kız, hiçbir şey söylemeden dükkânın önüne geri çıktı. Elindeki mendilleri biraz daha sıkı kavradı.

Gözlerini yerden kaldırmadan, titreyen bir sesle yeniden seslenmeye başladı.

– Mendil… Mendil var…

Yoldan geçenler yine aceleyle yürüyordu. Kimisi telefonuna bakıyor, kimisi bir yere yetişmeye çalışıyordu. Kimse küçük kızın sesindeki kırgınlığı duymuyordu.

Bir süre sonra kızın yüzü utançla kızardı. Çaresizce arkasına baktı. Az önce girmek istediği dükkânın kapısı hala arkasındaydı. Ama artık içeri girmeye cesaret edemiyordu.

Bacaklarından aşağı doğru süzülen sıcaklığı hissetti. Üzerindeki eski elbise yavaş yavaş ıslanmaya başladı.

Başını önce gökyüzüne doğru kaldırdı, sonra tekrar aşağıya doğru eğdi.

Bir eliyle mendilleri tutuyor, diğer eliyle ıslaklığı gizlemeye çalışıyordu.

Yine de seslenmeye devam etti.

— Mendil… Mendil…

Belki de o gün satmaya çalıştığı mendillerden birine en çok kendisinin ihtiyacı vardı.

O gün telefonlarda binlerce, hatta milyonlarca mesaj dolaştı.

“Hayırlı Cumalar…”

Ama o küçük kız için hayırlı olamayan Cuma…