Picture of Merve Sunar
Merve Sunar

Hepimiz Bu Dünyada Birer Mülteciyiz

A+ A-

Aziza Brahim ve Sürgünün Sesi

Batı Sahra’da bir mülteci kampı…

Ufka kadar uzanan kuru toprak. Rüzgârın havalandırdığı ince çöl kumu. Gündüzleri yakıcı sıcak, geceleri insanın içine işleyen sert bir soğuk… Düzenli elektriğin olmadığı, suyun dikkatle kullanıldığı çadırların arasında küçük bir kız çocuğu oynuyor. Çevresinde konuşulan kelimeler birbirine benziyor: göç, savaş, özlem, dönüş, beklemek…

Babası yanında değil. O bir yetim…

Bu küçük kız yıllar sonra dünyanın farklı şehirlerinde sahneye çıkacak. İnsanlar onu dinlerken bir sanatçıyı değil; sürgünde yaşayan bir halkın hafızasını duyacak. O çocuğun adı Aziza Brahim.

1976 yılında Cezayir’deki Sahrawi mülteci kamplarında doğan Aziza Brahim, Batı Sahra’dan koparılmış bir halkın çocuğu olarak büyüdü. Hayatının ilk yılları yokluk, göç ve belirsizlik içinde geçti. Babasını hiç tanımadı. Çocuk yaşta eğitim için Küba’ya gönderildi. Ardından İspanya’ya yerleşti. Hayatı boyunca farklı ülkelerde yaşadı; fakat şarkılarının tamamı hep aynı yere döndü: Batı Sahra’ya.

Çünkü bazı insanların memleketi bir harita değildir. İnsan nereye giderse gitsin içinde taşıdığı bir yara gibidir.

Batı Sahra meselesi, modern dünyanın en uzun süren ama en az konuşulan sorunlarından biri. Uzun yıllar İspanya’nın sömürgesi olarak kalan bölge, 1975 yılında İspanya’nın çekilmesinden sonra büyük bir belirsizliğin içine sürüklendi. Fas’ın bölge üzerinde hak iddia etmesiyle başlayan süreç, binlerce Sahrawi’nin evlerini terk ederek Cezayir sınırındaki mülteci kamplarına sığınmasına neden oldu. O günden beri çölde kurulan kamplarda büyüyen nesiller var. Yani Aziza Brahim’in hikâyesi tek bir insanın değil, neredeyse yarım asırdır devam eden kolektif bir sürgünün hikâyesi.

Dünya gündemi sürekli değişirken bazı acılar görünmez hâle geliyor. Televizyon ekranlarından kaybolan her mesele, insanların hafızasından da yavaş yavaş siliniyor. Aziza Brahim’in müziği tam bu noktada devreye giriyor. Şarkılarıyla unutulmaya bırakılmış bir halkın hafızasını diri tutuyor.

Bu yüzden müziği estetik bir üretim olmanın ötesinde kültürel bir direniş biçimine dönüşüyor. Onu dinlediğinizde bir melodi değil; çölde geçen uzun geceleri, parçalanmış aileleri, bekleyen anneleri ve geri dönme umudunu hissediyorsunuz. Eserlerindeki hüzün gösterişli değil. Sessiz, derin ve gerçek.

Belki de dinleyiciyi etkileyen şey tam olarak bu.

Aziza Brahim’in müziğini anlamak için özellikle Lagi adlı şarkısına dikkat etmek gerekiyor. Çünkü bu eser, sanatındaki temel ruhu taşıyan en güçlü parçalardan biri.

Şarkının merkezinde sürekli tekrar edilen tek bir cümle var:

“Ben dünyada doğduğum günden beri mülteciyim.”

Aziza Brahim bu sözü politik bir sürgünü anlatmanın ötesine taşıyor. Bu cümle aynı zamanda insanın dünyadaki kırılgan varoluşuna dair güçlü bir metafora dönüşüyor. İnsan bazen ülkesinden değil; çocukluğundan, geçmişinden, kaybettiği insanlardan ve ait hissettiği zamandan da uzak düşüyor.

Şarkının sözlerinde kaybolmuş yollar, geride bırakılan evler, suskun çöller ve hâlâ dönüleceğine inanılan bir memleket hissi dolaşıyor. Aziza Brahim sürgünü fiziksel bir ayrılık gibi anlatmıyor; insanın ruhunda taşıdığı eksikliğe dönüştürüyor.

Belki de “Lagi”yi bu kadar etkileyici yapan şey tam olarak bu. Şarkı Batı Sahra’daki sürgünü anlatmakla kalmıyor. Sözlerde geçen “Filistin’de de mülteciyim, Mali’de de, Cezayir’de de…” ifadeleriyle sanatçı, kendi halkının yaşadığı acıyı dünyanın başka coğrafyalarındaki mazlumlarla birleştiriyor. Böylece eser; savaş, göç, işgal ve yoksulluk arasında yaşamaya çalışan bütün insanların ortak sesi hâline geliyor.

Modern insanın içindeki aidiyetsizlik hissini, kalabalıkların ortasında duyulan yalnızlığı ve insanın hayat boyunca süren “eve dönüş” arzusunu anlatıyor. Bu yüzden “Lagi” sadece bir sürgün şarkısı değil; dünyanın farklı yerlerinde unutulmuş insanların birbirine uzaktan verdiği sessiz bir selam gibi duyuluyor.

Şarkının o tek cümlesi insana şunu düşündürüyor:

Dünya zaten bir sürgün yeri; hepimiz de birer mülteci değil miyiz?

Sanatçının müziğinde dikkat çeken en önemli özelliklerden biri de taşıdığı coğrafi hafıza. Eserlerini dinlerken bazen çöl rüzgârını hisseder gibi oluyorsunuz. Bazen uzak bir kervanın ritmi, bazen gece ateşi etrafında söylenen eski bir halk şiiri yankılanıyor kulakta. Müziğinde Sahrawi ezgileriyle Afrika çöl blues’u, Latin ritimleri ve İspanyol gitarları aynı ruh içinde birleşiyor. Bunun nedeni biraz da hayatının farklı kültürlerin içinde geçmiş olması. Küba yılları ona ritim duygusunu, İspanya ise Akdeniz tınılarını taşımış. Ama bütün bu müzikal katmanların altında değişmeyen tek bir şey var: çölün hafızası.

Aziza Brahim’in sanatındaki şiirsel derinlik de tesadüf değil. Büyükannesi Al Khadra Mabrook, Sahrawi halkının önemli direniş şairlerinden biri. “Tüfeğin şairi” olarak anılan Mabrook, şiirleriyle halkının hafızasını koruyan isimlerden olmuş. Bu yüzden Aziza Brahim’in eserlerinde sözler, melodiyi tamamlayan bir unsur gibi durmuyor. Her cümle geçmişten taşınan bir iz gibi hissediliyor.

Şarkılarında sürgün, anne, özlem, çöl, göç, kayıp ve direnç duygusu sürekli kendini gösteriyor. Fakat bütün bu hüzne rağmen müziğinde karanlık bir teslimiyet yok. Tam tersine, sessiz ama güçlü bir umut hissediliyor. Şarkıları insana her şeye rağmen ayakta kalabilme duygusunu hatırlatıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=yQHbVOK3HZE

Bugün dünya müzik endüstrisi çoğu zaman hızlı tüketilen şarkılar üretiyor. İnsanlar birkaç hafta dinledikleri müzikleri kısa süre sonra unutuyor. Aziza Brahim ise bunun tam tersini yapıyor. Müziği bir hafıza alanına dönüştürüyor. Şarkıları dinlendikten sonra bitmiyor; insanın içinde dolaşmaya devam ediyor.

Belki de bunun sebebi eserlerindeki gerçeklik hissi. Çünkü Aziza Brahim sahneye çıkıp şarkı söyleyen biri gibi değil; anlattığı hikâyenin içinden gelen bir tanık gibi duruyor. Müziği bu yüzden yapay değil, yaşanmış hissediliyor.

Bugün Batı Sahra hâlâ dünyanın büyük kısmı için uzak ve bilinmeyen bir coğrafya olabilir. Fakat Aziza Brahim’in sesi sayesinde o çöl artık bir haber başlığı olmaktan çıkıyor; insanların yüzlerini, özlemlerini ve hikâyelerini taşıyan gerçek bir yere dönüşüyor.

Bazı sanatçılar müzik yapar.

Bazıları ise bir halkın hafızasını geleceğe taşır.