Hepitalizm ve NATO Zirvesi
- Tarih:
Ankara’da yapılan 36. NATO Zirvesi’nin magazin gündemini liderlerin mehter marşıyla karşılanması, -tek tek sayıp iştahınızı tahrik etmeyeyim- antep fıstığı köpüklü Türk mutfağı, isme özel hediyelik tabanca, Fransa Cumhurbaşkanının sabah sporu, İzlanda’nın genç kadın başbakanı, Arnavutluk liderinin ayakkabısı oluşturdu.
Muhalefet ve medyası sofradaki yemeklerden açlık-yoksulluk siyaseti, iktidar ve medyası da millilik ve gastronomi diplomasisi üretti. Ekranlarda ve meydanlarda halen tartışma sürüyor. Bu arada atı alan Tump Vaşington’a çoktan gitti. Türkiye’den İran’a yeni saldırılar başlattı, sıcağı sıcağına NATO Genel Sekreterinden destek aldı, NATO ve Ukrayna savaşının giderlerini Avrupa ülkelerinin üzerine yıktı.
İşte bu olaylar olurken ve Ankara’da kısmi olarak zorunlu seyahat özgürlüğünü de fırsat bilerek Türkiye İsrafı Önleme Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Aziz Akgül’ün “Hepitalizm -Koronavirüs Küresel Salgınından Sonra Yeni Bir Kalkınma Paradigmasına Doğru” kitabını okudum. 600 sayfa olan kitap, 2020 yılında okuyucu ile buluşmuş.
Hepitalizm; kapitalizmin bireyciliğine karşı bir düzen. Maksimum kâr hırsına, gelir adaletsizliğine, sınırsız tüketime, aşırı servet yoğunlaşmasına, zirve yapan yoksulluğa itiraz eden bir insani model. Bir yönüyle vahşi kapitalizmi törpülemeye, ıslah etmeye, evcilleştirmeye yönelik bir sistem önerisi de diyebiliriz.
Bu insani model; materyalist düşünme tarzının tam karşısında konumlanan, israf, yoksulluk, açlık, eşitsizlik, şiddet, ayrımcılık, ırkçılık ve savaş karşıtı politik bir düzen önerisi getiriyor. Huzur, mutluluk, iyi oluş, refah, özgürlük, sadelik, insani gelişme, farklılıkların birlikteliğini vadediyor.
Malum, ülkelerin ekonomik büyüklüklerini ve gelişmişlik düzeylerini milli gelirleriyle ölçüyoruz. Dünyanın en gelişmiş ülkeleri sıralanırken gayri safi yurtiçi milli hasılaları esas alınıyor. Buna göre ABD 32.4 trilyon dolarla birinci, Çin 20 trilyon dolarla ikinci, Almanya 5.5 trilyon dolarla üçüncü… Türkiye, 1.640 trilyon dolarla on altıncı. Hepitalizm; gelişmişlik düzeyinin belirlenmesinde bu ölçeği yetersiz buluyor. Ülkelerin gelişmişliğinin gayrisafi yurtiçi mutluluk hasılası ile ölçülmesi gerektiğini savunuyor. Hepitalizm için toplumsal huzur ve mutluluk olmazsa olmaz. Herkes için mutluluk arayan bütüncül bir insani kalkınma modelini insanlığın önüne alternatif olarak koyuyor.
İktisatçılar ve siyasetçiler genel olarak bütçeden bahsederken yatırım bütçesinden, büyüme bütçesinden bahsederler. Hepitalizm; ekonomik mutluluk perspektifiyle mutluluk bütçesinden, huzur bütçesinden söz ediyor. Bir nevi sosyal bütçe. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın temel ilkelerinden birisi de sosyal devlet ilkesidir. Sosyal devlet ilkesinin yerine getirilmesi halinde hepitalizmin temel birçok teklifi yerine getirilmiş oluyor. Çünkü hepitalist bir düzende, en düşük emekli aylığı 20 bin lira, asgari ücret 28 bin lira olmaz. Milyonlara aşan diplomalı ev genci işsiz de olmaz.
Hepitalizm; her şeyin mübah sayıldığı vahşi serbest piyasaya yani turbo kapitalizme itiraz eden bir sistem. Bunun yerine insani gelişmeyi, demokratikleşmeyi, özgürlükleri, adil ve sürdürülebilir sosyoekonomik kalkınmayı, ekolojik çevrenin korunmasını, temel değerler ve kültürün yaşatılmasını, iyi yönetişimi önceleyen bir sistem. Bu sistemin merkezinde eğitim, sağlık, gençlik ve istihdam var. Bunun için de empati çok kıymetli. Hepitalizmin uygulandığı Bhutan, Yeni Zelanda ve İzlanda gibi ülkelerde Huzur Bakanlığı, Mutluluk Bakanlığı ve Empati Bakanlığı benzeri bakanlıkların olduğu söyleniyor. Bu bakanlıklar işe yarıyor mu? Araştırmadım. Ancak insani gelişmişlik endekslerinde bu ülkeler ilk sıralarda yer alıyor. Hepitalizmde, herkesi kapsayan güçlü vatandaşlık geliri, yoksulları ve ihtiyaç sahiplerini merkeze alan zayıf vatandaşlık geliri ve sosyal destekler yoksulluğu ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Siyasal anlamda da doğrudan katılımlı partisiz demokrasi, bir nevi elektronik-dijital demokrasi öneriyor. Biliyorum bunların her biri ayrı bir yazı konusu. Ancak ana noktalarına değinmeye çalışıyorum.
Yazıyı buraya kadar okuyanlar yazının NATO ile ilgisi ne diyebilir. İlgisi şu; hepitalizm tütün, alkol ve silah üretimine ve silahlanmaya karşı. Bildiğiniz gibi NATO Batı bloğunun, kapitalizmin, sömürgeciliğin ve emperyalizmin ordusu olarak tanımlanır. Dolayısıyla NATO, üyelerine ve dünya ülkelerine sürekli silahlanma pompalayarak silah tüccarlarının daha çok kazanmasının yolunu açıyor, bu da daha çok yoksulluk, daha çok gözyaşı, daha çok kan demek. NATO’nun mazlumları sahip çıktığı da görülmemiştir. Gazze’de suskun, Karabağ’da suskundu. Arakan’ı görmezlikten geldi, Bosna’da seyirciydi.
Örnek için uzağa gitmeye gerek yok. 20 yılda Ortadoğu’da 20 trilyon dolar silah kullanılmış. Ortadoğu’daki savaşlar bu bölgenin halkları için fakirlik; silah tüccarları, emperyalist ülkeler için servet demek, zenginlik demek. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün 2025 verilerine göre dünyada askeri harcamaları yüzde 2.9 artarak 2 trilyon 887 milyar dolara ulaşmış. Türkiye’de yapılan 36. NATO toplantısında ne kararlar alındı? Üye ülkelerin milli gelirlerinin yüzde 5’ini savunmaya yani silahlanmaya ayırması, yani militarizme yatırım yapılması tabir yerindeyse zorunlu kılındı. 50 milyar dolarlık savunma alımı yapılması kararlaştırıldı. Evet, 2025 yılında NATO ülkelerinin toplam savunma sanayi harcamalarının 1.64 trilyon dolara aştığı tahmin ediliyor. Hepitalizm eşitlik ve adil olmayı önemsiyor. Bu bakımdan hepitalist bir düzende Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde bazı ülkelerin veto hakkının olması mümkün değil. Hepitalizm tam bir NATO karşıtı bakış açısı getiriyor. Savaş ekonomisine, silahlanmaya karşı çıkıyor. Öldürmek yerine yaşatmayı tercih ediyor.
Kitabın önsözünü Nobel Barış Ödüllü Muhammed Yunus yazmış. Sayın Yunus “Para kazanmak mutluluktur, diğer insanları mutlu etmek ise süper mutluluktur” diyor. Mikrokredi, mikrofinans, yerel ekonomi modelleriyle yoksulluğun bitirilmesine yönelik tezler ileri sürüyor. Bunun uygulamalarını da yapmış bir entelektüel.
Kitap özetle, kapitalizm ve komünizme karşı üçüncü bir yol yani orta yol öneriyor. Ve kitap “Yetti Gari!” cümlesiyle bitiyor. Biz de ‘yetti gari’ diyoruz. Yöneticilerden adil ve yaşanabilir bir ülke inşa etmelerini, yoksulluğu bitirmelerini istiyoruz.




