Her İnsan Özeldir, Her İnsan Güzeldir
- Tarih:
Fizikte, ışık ya da genel adıyla elektromanyetik dalga spektrumu dediğimiz bir grafik vardır. Dalga boyu 400 nanometreden küçük olan dalgalara morötesi, 700 nanometreden daha büyük olan dalgalara ise kızılötesi denir. Bizim gözümüz 400 ile 700 nanometre arasındaki dalgaları algılar, yani mor renk ile kırmızı renk arasındaki renkleri görür. Güneşten çıkan elektromanyetik dalgalar çok geniş bir spektruma sahiptir. Bizim gördüğümüz ışık, yayılan dalgaların çok küçük bir kısmıdır.
Yağmurdan sonra gördüğümüz, ışığın kırılmasıyla oluşan gökkuşağı; bize ulaşan bütün dalgaların frekans farklılıkları nedeniyle farklı kırılmalara uğramasıyla ortaya çıkan ayrışmadır. En altta mor ışık, en üstte kızıl ışık bulunur. Bunların üstü ve altı da vardır fakat biz göremeyiz.
Evreni kabaca madde ve enerji diye ikiye ayırsak çok büyük bir hata yapmış olmayız. Konuya böyle teknik bir bilgi ile girmiş olduk.

İnsanoğlu da aynı dalga spektrumu gibi sonsuz noktadan oluşan, hiçbiri birbirine uymayan farklı yaratılışlardan ibarettir — hem beden olarak hem ruh olarak hem de karakter olarak farklı farklı. Hiçbirimiz diğerimize benzemeyiz. İkiz olarak doğanlar bile birbirlerinden farklıdırlar.
Bir hadîs-i şerifte “Allah, insanı kendi sûretinde yarattı” buyurur. Rabbül-âlemin, bütün isimlerinin tecellîlerini kulları üzerinde göstermiştir. Her kulda, Allah’ın, her bir ismi tecellîetmiş; fakat her ismin tecellîsi farklı oranlarda olmuştur. Bir kulda Celâl ismi öne çıkarken, diğerinde Cemâl daha baskındır. Yani demem o ki, her kul güzeldir; fakat her biri başka başka güzeldir.
Çiçekler arasında bir tartışma olmuş; her biri güneşin rengini kendisinin yansıttığını iddia etmiş. Sarı çiçek “Güneşin rengini ben yansıtıyorum” demiş; kırmızı çiçek “Hayır, ben yansıtıyorum” demiş. Aslında hepsi de güneşten aldıkları ışığı yansıtıyorlar; fakat yaradılışları gereği yansıttıkları dalga boyları farklıdır. Sarı çiçeğe düşen sarı rengi en iyi şekilde yansıtmak; kırmızı çiçekte aynı şekilde kırmızı rengi en iyi şekilde yansıtma derdinde olmalı.
Dönelim insana. İslam bize karakter değişimini emretmez. Kimseyi, kimsenin karakterine bürünmesini istemez. Sahip olduğumuz karakteri en iyi şekilde temsil etmeyi emreder. Sahabelere baktığımızda birbirlerinden ne kadar farklılar. Bu farklılık İslam’dan önce ne kadar idiyse, İslam’dan sonra da aynı farklılık devam etmiştir.

Bir örnek vereyim. Nuaymân b. Amr (r.a.) diye bir sahabe var; hayatı şaka üzerine kuruluydu. Sahabeleri gülmekten kırıp geçiren biriymiş. Şakalarının dozu bazen o kadar artarmış ki Peygamber Efendimizin bile zor durumda kaldığı anlar olurmuş. Yaptığı bir şakayı, Peygamberimizin ve sahabelerinakıllarına geldikçe 6 ay boyunca güldükleri vakidir.
Buna rağmen, Peygamberimizin “Ey Nuaymân, artık sen çok oldun; bundan sonra ciddi bir adam olacaksın” demesi hiç olmamış. Hz. Ömer de malumunuz çok ciddi biriydi. Ona da “Ya Ömer, bu kadar sert olma” dememiştir. Miraç dönüşü “Cennette Ömer’in sarayını gördüm; içine girecektim, Ömer’in kıskançlığı aklıma geldi, vazgeçtim” diyen bir peygamber var karşımızda.
Yani karakterler Allah’ın üzerimizdeki imzasıdır. Bu imza değişmez veya değiştirilemez. İnsanları kendisi gibi olmaya davet eden biri ya cahildir ya da kibir denizlerinde boğulmuş biridir — bu, karşımızdaki kişi çocuk olsa dahi geçerlidir.
Aile içi huzursuzlukların en temel sebeplerinden biri; eşinin veya çocuğunun yaradılışını olduğu gibi kabul etmeyip, onun kişiliğini, karakterini değiştirme mücadelesine girmektir. Adama sormazlar mı: “Peygamberin dokunmadığı, İslam’ın müdahale etmediği alanda senin ne işin var?” diye. Zaten böyle bir müdahale beyhudedir; kendini yorarsın, karşındakini yıpratırsın, ama bir adım yol alamazsın.
Peki sınır ne? Hazreti Ömer (r.a.) Efendimiz İslam’dan önce gerçekten çok sert biriydi. Ömer Müslüman olduğunda kimse inanmamış; “Ömer’in eşeği Müslüman olur ama Ömer asla” demişler. Karısını döverken “acıdığımdan değil, yorulduğumdan bırakıyorum” dermiş. Ömer işte böyle bir adam.
Neden böyle? Çünkü, Allah Ömer’i yaratırken Celâl ismi ağırlıklı tecellî etmiş. Terbiye edilmemiş hali zulüm doğurmuş. İslam olunca, Celâl isminin tecellîsi adalete dönmüş. “Benden sonra bir peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu” övgüsüne mazhar olmuştur.
Ne yapacağız?
Karakterine uygun bir yaşam biçimine kavuşamamış bireyleri toplumda “hastalıklı” diye yaftalamak büyük bir yanlıştır. Enerji dolu, hareketli bir çocuğu apartmanın bir dairesine sıkıştırıp “uslu uslu otur” demek ne kadar sağlıklıdır? Burada çocuk mu hasta, yoksa bizim düşünce sistemimiz mi bozuk?
Yine üniversite yıllarından bir örnek verelim: Yaradılışı sakin, halim selim bir arkadaşımıza, evinde kaldığı vakıftan, görev veriyorlar: “Üniversite binasının her yerine yılbaşı kutlamalarının kötülüğünü ifade eden afişler asacaksın.” Tabiki o zamanlar bu eylem yasadışı bir hareket; arkadaşın bunu yapabilmesine imkân yok. Karakteri buna müsait değil. Vakıf yetkililerinin yaptığı bir hata.
Her insanın “suyunun aktığı” bir yön vardır. Onun suyuna uygun tekliflerde bulunmak, görev vermek gerekir. Suyunu yokuşa akıtmaya çalışmak hem kendini yormak demek, hemde onu kaybetmek demektir.

Hasan bin Sâbit Hazretleri, Peygamber Efendimizin hiciv şairlerinden biridir; hatta en büyüğüdür. Sahabe onun dilinin çatal olduğunu söylemiş. Yazdığı şiirlerle Mekkeli müşrikleri rezil eder, rüsvay edermiş. Böyle birisi. Hendek Savaşı’nda kadınlarla beraber kalenin içinde beklerken bir yahudi kalenin yanına gelmiş, içeridekileri taciz etmeye başlamış. Safiyyebint-i Abdulmuttalib (r.a.) annemiz “Git, o Yahudi’yi öldür” demiş; “Bizim yerimizi gidip diğerlerine söyleyecek” diye. Hasan bin Sâbit (r.a.) “Ben onu öldürebilecek olsaydım, gider Rasûlullah’ın yanında savaşırdım” demiş.
Yaradılıştan gelen karakter hakkında bu kadar açıklama yaptıktan sonra bir yanlış anlaşılmanın da önüne geçmek lazım.
Toplumda, yeni trend, sonradan edinilmiş davranışları ve huyları insanın karakteri imiş gibi algılanması. Bunun altına çizmek lazım.
Ne yapayım benim karakterim bu, deyip hatalarını kılıf bulmak.
Mesela, benim için dışım bir deyip her ağzını geleni söylemek karakter değildir. Olsa olsa densizliktir.
Tebük seferine katılmayan münafıkların bir kısmı biz Rumların güzel kızlarına dayanamayız, yapımız buna uygun değil, demeleri de aynı durum.
Velhâsıl kelâm: İnsanın karakteri Allah’ın haremidir. Onu kimse dokunmamalıdır. Eğitimde, ailemizde ve toplumsal hayatımızda bu durumu hiçbir zaman göz ardı etmemeliyiz. Edersek ne mi olur? Anamızdan emdiğimiz süt, burnumuzdan gelir.
Vesselâm.




