Hiç Uğruna Koşmak
- Tarih:

“Çünkü bir insan olsa olsa ne olur? En çok profesör. Daha sonra ne olur? Hiç. İşte öyleyse profesörlükten sonrası bir hiçtir.” (Prof. Dr. Mustafa İnan)
İlk bakışta bu söz, akademik kariyerin son basamağına ilişkin söylenmiş gibi duruyor. İnsan yıllarca çalışır, sınavlardan geçer, tezler yazar, unvanlar alır, kürsüler yükselir ve nihayet “profesör” olur. Sonra? Mustafa İnan’ın sorusu tam burada başlar: Sonra ne?
Belki de bu soruyu yalnızca akademik kariyer için değil, hayatın tamamı için sormak gerekir. Çünkü insanın önüne koyduğu hedefler çoğu zaman bir merdivenin basamakları gibidir. Bulunduğunuz yerde bir üst kademeye çıkarsınız. Sonra bir üstüne. Sonra bir üstüne daha. Nihayet yıllardır hayalini kurduğunuz yere gelirsiniz. Fakat tuhaf olan şudur: İnsan çoğu zaman vardığı yerde uzun süre duramaz.
Çünkü hedef gerçekleştiği anda, hedef olma vasfını kaybeder. Bir zamanlar ulaşılması imkânsız görünen şey, elde edildiği anda sıradanlaşır. Yeni bir makam, yeni bir unvan, daha yüksek bir maaş, daha büyük bir ev, daha iyi bir araba, daha fazla tanınmak, daha çok kazanmak… İnsan, ulaştığı her şeyin üzerine basarak bir sonrakine uzanmaya başlar. Böylece hayat, yaşanan bir şey olmaktan çıkıp sürekli ulaşılmaya çalışılan bir şeye dönüşür.

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar romanlarına biraz da bu açıdan bakılabilir. Selim Işık, Turgut Özben ve Hikmet Benol’un sıkıntısı yalnızca toplumla uyuşamamak değildir; kendilerine sunulan hazır hayat biçimlerine bütünüyle teslim olamamalarıdır. Atay’ın dünyasında insan, kendisine “başarılı ol”, “normal ol”, “yerini bil”, “hayata tutun” diyen düzenle karşı karşıyadır. Fakat tutunmak her zaman yaşamak anlamına gelmez. Bazen insanın tutunduğu şey, onu kendisinden uzaklaştıran şeydir. Atay’ın karakterleri tam da bu gerilimin içinde, hazır anlamlarla kendi anlamları arasındaki mesafede kalırlar.
Belki de bu yüzden Atay’daki “tutunamamak”ı yalnızca bir başarısızlık olarak okumamak gerekir. Tutunamayan kişi, bazen herkesin başarı diye kabul ettiği şeye tutunamadığı için tutunamamaktadır. Bir bakıma onun huzursuzluğu, hayatın kendisine verilen cevaplarla yetinmemesinden doğar. Sorun, hiçbir şeye inanmamak değil; insanın kendisine hazır olarak verilen anlamlarla kendi varoluşu arasındaki çatlağı fark etmesidir.
Belki de modern insanın en büyük yanılgılarından biri budur: Hayatı bir hedefler toplamı zannetmek. Hedefe ulaştığımızda kısa süreli bir mutluluk yaşarız. Bir anlığına “işte oldu” deriz. Fakat zihnimiz çok geçmeden yeni bir hedef aramaya başlar. Çünkü hedefe ulaşmak, içimizdeki eksiklik duygusunu bütünüyle ortadan kaldırmaz. Tam tersine, çoğu zaman yeni bir eksikliğin kapısını açar. Böylece hiç bitmeyen bir koşturmacanın içinde buluruz kendimizi.
Bir noktadan sonra bu telaş; bezginliğe, bıkkınlığa ve yorgunluğa dönüşür. Fakat duramayız. Çünkü durduğumuzda geride kalacağımızı düşünürüz. Önümüzde hâlâ aşılması gereken engeller, kazanılması gereken yarışlar ve ulaşılması gereken makamlar vardır. Üstelik artık yalnızca kendimizle yarışmıyoruzdur. Etrafımızda sürekli başka hayatlar vardır. Bizden daha başarılı görünen, daha çok kazanan, daha fazla tanınan, daha yüksek bir makamda bulunan insanlar…
Onlara bakıp “Neden ben de onun yerinde olmayayım?” diye sorarız. Bu soru ilk bakışta insanı çalışmaya, üretmeye, gelişmeye teşvik ediyor gibi görünür. Oysa çoğu zaman insanı geliştirmekten çok tüketir. Çünkü artık kendi yolumuzu değil, başkasının hayatını ölçü almaya başlamışızdır. Kendimize ait bir başarı ölçümüz yoksa, başkasının zirvesi bizim eksikliğimiz hâline gelir. Böylece başarı, insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesi olmaktan çıkar; başkalarının önüne geçme yarışına dönüşür.
Birinin daha iyi bir makamı varsa bizimki yetersizdir. Birinin daha fazla parası varsa kazancımız azdır. Birinin daha çok takipçisi varsa görünürlüğümüz düşüktür. Birinin çocuğu daha başarılıysa kendi çocuğumuzun başarısı bize yetmez. İnsan, farkına varmadan kendi hayatını yaşamaktan vazgeçip başkalarının hayatlarının dipnotlarını takip etmeye başlar. Burada belki daha temel bir soru sormak gerekir: Başarı dediğimiz şey gerçekten bize mi ait? Yoksa toplumun bize başarı diye sunduğu şeylerin peşinden mi koşuyoruz? Çünkü toplum yalnızca nasıl yaşayacağımızı değil, neyin değerli olduğunu da büyük ölçüde belirler. Çok kazanmak değerlidir. Büyük bir makam sahibi olmak değerlidir. Tanınmak değerlidir. Prestijli bir unvan taşımak değerlidir. Üretmek, büyümek, yükselmek, ilerlemek… Bütün bunlar bize tekrar tekrar hatırlatılır. Fakat kimse bize aynı ısrarla başka şeylerin de değerli olduğunu söylemez.
Mesela bir dostun derdini saatlerce dinlemek. Bir çocuğun anlattığı önemsiz görünen bir hikâyeyi gerçekten dinlemek. Yaşlanan anne babanın yanında sessizce oturmak. Bir sofrada telefonu bir kenara bırakıp karşımızdaki insanın yüzüne bakmak. Kimsenin bilmediği bir iyiliği yapmak. Bir insanı kırabilecekken susmak. Bütün bunlar hayatın ölçülebilir başarı cetvelinde neredeyse görünmezdir. Oysa insan hayatının gerçek ağırlığı çoğu zaman tam da bu görünmez alanlarda birikir.
Biz ise ölçülemeyeni değersiz, gösterilemeyeni önemsiz, alkışlanmayanı başarısız sanmaya başlarız. Sonra zaman geçer. Ve zamanın akışında bazı insani özelliklerimizi kaybettiğimizi fark ederiz. Tebessüm etmeyi, sevdiklerimize zaman ayırmayı, karşımızdaki insanın yüzüne bakmayı, küçük şeylerden mutlu olmayı, bir akşamı hiçbir şey başarmadan geçirebilmenin huzurunu… Hayatımız doludur ama içimiz boşalır.
Takvimimiz toplantılarla, telefonumuz bildirimlerle, zihnimiz yapılacaklarla doludur. Bir şeyler sürekli ilerlemektedir; fakat insanın kendisi nereye gittiğini bilmiyor olabilir. Dışarıdan bakıldığında başarılı bir hayat vardır. İçeride ise tarif edilmesi güç bir boşluk. Belki de modern insanın trajedisi tam burada başlar: Hayatını kaybettiğini, hayatını kazanmak için çıktığı yolda fark etmek.
Bunca yıl daha iyi bir hayat kurmak için çalışmışızdır. Fakat o hayatı yaşamak için gerekli zamanı çoktan tüketmiş olabiliriz. Bir gün dönüp baktığımızda, çocuklarımızın büyüdüğünü, anne babamızın yaşlandığını, dostlukların seyrekleştiğini, bazı insanların hayatımızdan sessizce çıktığını fark ederiz. Ve belki o zaman anlarız ki hayat, bizim sürekli ertelediğimiz o “sonra”lardan oluşuyormuş. “Şimdi biraz daha çalışayım, sonra yaşarım.” “Şu makamı da alayım, sonra rahatlarım.” “Biraz daha kazanayım, sonra aileme vakit ayırırım.” “Şu işi de bitireyim, sonra kendime zaman ayırırım.”
Fakat hayatın garip tarafı şudur: O “sonra” çoğu zaman gelmez. Çünkü bir hedefin sonuna vardığımızda başka bir hedef çoktan kurulmuştur. İnsan neden duramaz? Çünkü yalnızca dış dünyanın beklentileriyle değil, kendi arzularıyla da mücadele eder. İnsan daha fazlasını istemeye meyyaldir. Sahip olduğuyla yetinmek yerine sahip olabileceğine yönelir. Bir anlamda nefsi, sürekli yeni bir eksiklik üretir. Fakat burada mesele arzuları bütünüyle yok etmek değildir. İnsan hedefsiz, isteksiz ve çabasız bir varlık olamaz. Çalışmak, üretmek, yükselmek, öğrenmek, daha iyisini yapmak hayatın tabiatında vardır. Asıl mesele başka bir yerde başlar: Hedeflerimizin olması değil, hedeflerimizin bizi ele geçirmesi.
İnsan hedeflerine sahip olabilir; fakat hedefleri insanın sahibi olmamalıdır. Akıl ve vicdan burada devreye girer. İnsanın ne istediği kadar, neden istediğini de sorgulaması gerekir. Daha yüksek bir makamı neden istiyorum? Daha fazla parayı neden istiyorum? Daha çok tanınmayı neden istiyorum? Gerçekten hayatımı büyütmek için mi, yoksa kendimi başkalarına kanıtlamak için mi? Belki de insanın kendisine zaman zaman sorması gereken en zor soru budur: Ben gerçekten neyin peşindeyim? Çünkü insan bazen hedefinin peşinde koşarken, hedefin kendisini çoktan unutmuştur. Bir zamanlar sadece işini iyi yapmak isteyen insan, bir süre sonra başkalarından daha iyi görünmek ister. Bir zamanlar ailesine daha iyi bir hayat sunmak isteyen insan, bir süre sonra daha fazlasına sahip olmayı hayatın kendisi zanneder. Bir zamanlar saygı görmek isteyen insan, bir süre sonra hayranlık peşinde koşar. Ve bir noktada başlangıçtaki niyet ile varılan yer birbirinden tamamen kopar. İşte “hiç” belki de tam burada ortaya çıkar. Hiç, yalnızca ölümden sonra geriye hiçbir şey kalmaması değildir. Bazen insan yaşarken de bir “hiç”in içinde yaşayabilir. Bunca çabanın, bunca yarışın, bunca fedakârlığın sonunda kendisine ait bir anlam bulamadığında…
Fakat burada “hiç” kelimesini yalnızca boşluk, anlamsızlık ve yokluk olarak okumak da eksik kalır. Belki de bizim asıl yanılgımız, “hiç”i hep olumsuz bir kelime olarak düşünmemizdir. Oysa manevi geleneklerimizin dilinde hiçlik, insanın değersizleşmesi değil; kendisini merkeze koymaktan vazgeçmesidir. “Ben”in, makamın, unvanın, sahip olmanın ve görünür olmanın ağırlığından kurtulabilmesidir. İnsan bazen çoğalarak değil, eksilerek büyür.
Bu anlamda “hiç”, nihilizm değildir. “Hiçbir şeyin anlamı yok” demek değildir. Tam tersine, insanın kendisini her şeyin ölçüsü olmaktan çıkarmasıdır. Sahip olduklarının geçici olduğunu bilmek, onları değersizleştirmez; aksine onların yerini doğru tayin etmeyi sağlar. Makamı makam olarak, parayı para olarak, başarıyı başarı olarak görmek; bunlardan bir hayat metafiziği üretmemek…
Belki Mustafa İnan’ın sözündeki “hiç” de böyle okunabilir. Profesörlükten sonra gelen hiç, bilginin veya emeğin değersizliği değildir. Unvanın insanın varlığı karşısında sınırlı kalmasıdır. “Profesör” olduktan sonra insanın hâlâ insan olmasıdır. Hatta belki asıl mesele tam da budur: İnsan, en yüksek unvana ulaştığında bile kendisini o unvanın içine sığdırmamalıdır.
Burada Oğuz Atay’ın Mustafa İnan’ı anlatması ile Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlarda kurduğu dünya arasında ilginç bir karşılaşma ortaya çıkar. Bir tarafta toplumun başarı ölçülerine rağmen kendi değerini başka bir zeminde kurabilen bir bilim adamı; diğer tarafta kendilerine sunulan hazır hayatlara sığamadıkları için huzursuzlaşan insanlar vardır. Atay’ın romanlarında bu huzursuzluk ironiye, oyuna, parçalanmaya ve yabancılaşmaya dönüşür. Fakat bütün bu dağınıklığın altında aynı soru dolaşır: İnsan, kendisine biçilen hayatın dışında kendi anlamını nasıl bulacaktır?
Tehlikeli Oyunların Hikmet Benol’u bu bakımdan özellikle önemlidir. Hikmet, hayatın ciddiyetinden kaçarken aslında hayatın kendisini sorgular; oyun kurarken gerçekliği yeniden düşünmeye çalışır. Gerçek ile oyun, ciddi olan ile gülünç olan, düzen ile kaos arasındaki sınırlar onun dünyasında sürekli yer değiştirir. Çünkü insanın kendisine verilmiş rolleri sorgulamaya başladığı yerde, hayatın “normal” kabul edilen düzeni de sorgulanmaya başlar.
Oğuz Atay’ın dünyasında insanın trajedisi yalnızca başarısız olmak değildir. Bazen daha büyük trajedi, başarılı olup da neyi başardığını anlayamamaktır. Tutunamamak kadar tehlikeli olan, yanlış şeye sımsıkı tutunmaktır. Zirveye çıkmış olabilir ama neden çıktığını bilmiyorsa; çok kazanmış olabilir ama ne için yaşadığını bilmiyorsa; çok tanınmış olabilir ama kendisini gerçekten tanımıyorsa; çok insan tarafından alkışlanmış olabilir ama yanında konuşabileceği bir dostu kalmamışsa… Bütün bunların toplamı insana bir gün büyük bir “hiç” olarak görünebilir.
Dünya geçicidir. Makamlar, unvanlar, başarılar, alkışlar ve sahip olduklarımızın tamamı zamanın karşısında geçicidir. Ama buradan “hiçbir şeyin anlamı yok” sonucu çıkmaz. Tam tersine. Belki de anlam, neyi biriktirdiğimizden çok neyi geride bıraktığımızdadır. Bir insanın kaç unvan taşıdığı değil, kaç insanın hayatına iyilik kattığıdır belki önemli olan. Kaç kişinin onu tanıdığı değil, kaç kişinin yanında kendisini güvende hissettiğidir. Ne kadar yükseldiği değil, yükselirken kimleri ezmediğidir. Ve belki gerçek başarı, zirveye çıkmak değil; zirveye çıkarken insanlığımızı kaybetmemektir. Belki biraz daha ileri gidip şunu söylemek gerekir: Gerçek başarı, insanın zirvede bile kendisini merkeze koymamasıdır. Çünkü insanın büyüklüğü, ne kadar yer kapladığıyla değil, gerektiğinde ne kadar yer açabildiğiyle de ilgilidir. Bir başkasına, bir iyiliğe, bir hakikate, bir yaratıcı anlamın önünde kendi “ben”ine yer açmak…
Belki “hiç”in manevi büyüklüğü burada başlar. İnsan kendisini hiç gördüğünde yok olmaz; aksine kendisinden daha büyük bir anlamın parçası olduğunu fark eder. Sahip olduğu unvanı bırakabilir, makamını bırakabilir, alkışı bırakabilir. Geriye yalnızca insan kalır. Belki de geriye kalması gereken tam olarak budur.
Oğuz Atay’ın Mustafa İnan’ı anlatırken yaptığı şey de bir bakıma budur: Büyük bir insanı büyüklüğünün gösterişli taraflarıyla değil, insanlığının içinden göstermek. Bu yüzden Bir Bilim Adamının Romanı, yalnızca bir bilim insanının biyografisi olarak değil, “başarı” ile “değer” arasındaki farkı düşündüren bir metin olarak da okunabilir. Atay’ın diğer romanlarında ise bu sorunun daha karanlık, daha ironik ve daha parçalı yüzünü görürüz. Birinde insanın tutunabileceği şeyler sorgulanır, diğerinde hayatın kendisi bir oyuna dönüşür; fakat her iki durumda da insanın hazır cevaplarla yetinememesi vardır.
Çünkü hayatın sonunda hepimizin önünde aynı soru duracak: Bunca yıl neyin peşinden koştum? Ve belki daha zor olanı: Ona ulaştığımda elimde gerçekten ne kaldı?




