Picture of Mustafa Arslan
Mustafa Arslan

Hız, Ağırlık ve Zaman

A+ A-

Bir müddettir hepimiz aynı şikâyeti tekrarlarız. Zaman çok hızlı geçiyor. Gerçekte zaman hızlı mı geçiyor ya da kısaldı mı?  Günler birbirini silip atarken haftalar hiç görünmüyor. Aylar birdenbire geçip gitmiş oluyor. Geçen sene hangi mevsimde tanışmıştık? Pandemi hangi yıldaydı ve ne kadar sürdü? Çocuklar ne zaman büyüdü? İçinde yaşadığımız zaman algısının bu türbülansı tesadüfi mi? Yoksa dijitalleşmenin, algoritmaların ve sürekli aktüel kalma baskısının ürettiği bir sonuç mu?

Sosyolog Hartmut Rosa, Yabancılaşma ve Hızlanma başlıklı kitabında kapitalizmin en büyük hilesini anlatır. “Zamanı kontrol edenler, toplumu kontrol eder.” Dijital çağda zamanın kontrolü, algoritmaya geçti. Sosyal medya algoritmaları her saniyeyi hesaplar. Ne izlemişiz, ne kadar izlemişiz ne zaman tıklamışız hepsi kaydedildi. Tarafımızdan tercih edilmemiş ve bize dayatılmış bu hız tüketmek üzere zaman algılarımızı.

Akşam saat beşte eve dönülen günleri hatırlayın. Haber dediğimiz şey, gazetenin sayfalarında ağır ağır açılırdı. Şimdi ise bir haberin ömrü, sabahın ilk tweetiyle başlıyor ve akşamüstü çoktan unutulmuş oluyor. Gündem, kendi kendini silip atan dalgalar gibi, her saat başka bir olayı sahneye çıkarıyor. Bu türbülans, hafızayı kemiriyor. Zamanı hızlı algılamamızın sebebi yalnızca yeniliklerin sıklığı değil yenilik döngüsünün istikrarsızlığı. Beyin aynı rutini yaşasa bile biçim değiştiğinde bunu “zaman geçti” diye kaydediyor. Dijital dünyada her gün yeni bir biçim, yeni bir arayüz, yeni bir yeniyle karşılaşıyoruz.

Ama buna hakikat diyebiliyor muyuz? Yoksa bu hakikatten kaçış için bir yol mu? Her bildirim, her akış, her trend bir anlık parıltıdan ibaret. Ardından gelen boşluk hissi, zamanın hızlanmış hissi, hissizlik hissi. Aslında biçimlerin sürekli değişmesinden doğan bir yanılsama belki.

Zamanın analizi

Zamanın nabzını tutmak için önce durmak gerekir. Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Hatırlamak istediğimizde yürüyüşümüz ağırlaşır, konuşmamız yavaşlar, elimizdeki iş bile durur. Unutmak isterken ise sanki zihnimizdeki yükten kaçmak ister gibi hızlanırız.  Belki de bu çağın hızlanmasının sebebi, hatırlamaya değer anıların unutmak istediklerimizin arasında kaybolup gitmesidir. O yüzden yavaşlamak koşturmaya, gürültüye, dağılmaya karşı bir duruştur.  Durduğumuzda zamanın gerçek yüzünü görürüz. Çünkü “ay” diye bir şey yoktur. Günleri tek tek saymayız. Her günün bir adı vardır. Haftaları sayıp saymadığımızı unuturuz. Nitekim zaman, katmanlardan oluşan bir dokudur.

Saniye: En küçük titreşim. Bir göz kırpışı, bir nefesin başlangıcı. Saniye, farkında olmadan elimizden kayar ama her şey onunla başlar. Bazen bir saniyeliğine gözümüzün önüne gelir kaybettiğimiz her şey. Sevdiklerimiz, gençliğimiz, çocukluğumuz, eski bayramlar, eski dostlar ve dostluklar.

Dakika: Biraz daha uzun bir nefes. Bir sohbetin ilk cümlesi, bir kahvenin ilk yudumu. Dakika, küçük ama anlamlı bir çerçevedir. Bir rica ile istediğimiz kısa bir mola. Kızdığımızda uyarmak için bir takıntı. Çok uzun ve çok kısa bir anın ifadesi. Bir dakika, Bir dakika ya. Bir dakika bekler misin?

Saat: Ritmin kendisi. Çalışmanın, beklemenin, buluşmanın ölçüsü. Saat, insan hayatını düzenleyen görünmez bir çemberdir. Saatlerce konuşuruz ama anlaşamayız. Saateler süren toplantılardan sonuçsuz ayrılırız. Saatler durur biz yine çalışırız.

Gün: Bir hikâyenin tamamı. Doğumla başlayan, geceyle kapanan bir sahne. Gün, hatırladığımız anların en doğal birimi. Yazdan kalan bir gün, felekten çalınan bir gün. Ve gününü gün etmenin yorgunluğu zihnimizde.

Ay: Ritüellerin zamanı. Eskiden sofralarda, mevsimlerde, bayramlarda ayın izini sürerdik. Ay, tekrarın ve döngünün hatırlatıcısıydı. Hilal, yarım ve dolunayları izlerdik geceleri. Sessizlik huzurdu. Ay maaştı, ay ramazandı ay parlayan her şeye benzetilirdi. Ay parçası olurdu çocuklar, Sevgililer ay yüzlü. Oysa güneş daha parlaktı.

Yıl: Büyük anlatı. İnsan ömrünün bölümleri, toplumların hafızası, kültürlerin ritmi. Yıl, geçmişi ve geleceği birbirine bağlayan köprü. Yaş alımı, ömür, sürenin hızlı sayılmasını kolaylaştırırdı. Yıllar geçtiyse bir şeyin üstünden eskimiş olurdu eşya. Yıllar geçse de unutulmaz olanlar olurdu. Yıldönümlerinde katledilirdi çiçekler doğum günlerinin hatırına. Ölümlerde ise karanfiller kurban edilirdi bazen.

Zamanı geri alma ritüelleri

Hızın ve zamanın hikâyeleri bitmez. Zaman hızlı geçiyormuş gibi görünür ama aslında çok ağırdır. Her dakika yüz farklı sesle üzerimize çöker. WhatsApp, mail, Instagram, TikTok, haber siteleri bildirimleri zihnimizi sürekli parçalar. Zamanın ağırlığı işte bu boşlukta gizlidir. Anlamın kaybolduğu yerde saniye, dakika, saat yalnızca yük olur. Günler endişeye, aylar unutulmuş ritüellere, yıllar ise boş bir hatıraya dönüşür.

Hızı yavaşlatmanın tek yolu ritüeldir. Ritüel, biçimini koruyan, ağır olan bir eylemdir. Zamanı pişirmek gerekir.

İbadet, yemek, aile toplantısı, kitap okuma zamanı pişirmektir.

İbadet, yemek, aile toplantısı, kitap okuma ritüeldir.

İnsan ritüeldir.

Ritüel nedir?

İbadet, yemek, aile toplantısı, kitap okuma ritüeldir.

Ramazan gelince birlikte iftarlar açılır, Kurban gelince birlikte kuzular kesilip dağıtılır. Üç, beş, yedi kişilik sehemlere girilir. Sayıların sırasının önemi yoktur. Her yıl aynı ritüel yapılır. Cumalar beklenir cumalara gidilir. Cumalara gitmek zamanın belirlenmesi için haftalık bir ritüeldir. Secdelere gidilir cemaatle ancak imam beklenir. Yavaşlık beklemek de değildir aslında. Yavaşlık hâlâ yaşamımızda kalan ritüellerdir. Hız onları bozmaya çalışır.  Her Cuma namazında, her iftar sofrasında, her sabah kahvesinde gün döner, ay döner biz dururuz. Durmak sadece zamanı yavaşlatmak değildir. Durmak zamanı kutsallaştırmaktır. Kutsanmış zaman bizim zamanımızdır ve hızın bizden aldığının karşılığıdır.