Hüznün Baki Kalan Yüzü veya Kuşları Ürkütülmüş Bir Çağda Yürümek
- Tarih:
İnsanın yeryüzündeki serüveni, bir ev inşa etme arayışıyla birlikte, bu dünyadaki yersizliğe, yurtsuzluğa katlanma pratiklerinin de toplamıdır. Bu pratiklerin en çıplak, en savunmasız olanı belki de, insanın önünde uzanan yola dair taşıdığı beklentidir. Cemal Süreya’nın o kırılgan sesle, adeta evrenin yakasına yapışıp sorduğu soru, basit bir onaylanma arzusunun çok ötesindedir:
Ben güzel değil miyim?
Neden kuş koymuyorlar yoluma?
derken aradığı şey aynadaki aksi değil, ruhunun yeryüzündeki meşruiyetidir. Güzellik, tenin ya da yüzün bir simetrisi değil, ruhun dünyanın ağır kirine karşı ürettiği panzehirdir. İnsan, kendi masumiyetinin dışsal bir katılık tarafından tasdik edilmesini ister. Kuşların yola konması, evrenin insan ruhuna bahşettiği o kısacık, uçucu barış anlaşmasının simgesidir. Ne var ki dünya, mekanik çarkları arasında bu barışı esirger, insanı pürüzlü bir patikada, gökyüzüne bakmaktan yorgun bir boyunla baş başa bırakır. Belki de bu yüzden şiir, insanın en eski ve en inatçı direnişidir: dünyanın acımasız hesabına karşı, hiçbir karşılık beklemeden söylenmiş bir sözdür.
Yol sözcüğünün köküne indiğimizde, onun yalnızca aşılması gereken bir mesafeyi, A noktasından B noktasına uzanan bir çizgiyi imlemediğini görürüz. Yol, insanın varlık sahasına çıkışıdır, bir diğer anlamda oluşun ta kendisidir, çünkü yürüdükçe yol biz oluruz, ama bu yolculuk sükûnet içinde geçmez. Kuşun yola konması imgesindeki metafor, tam da bu ağırlığa karşı talep edilen ilahi diyebileceğimiz bir hafifleme anıdır. Kuş doğası gereği ürkektir, her an uçup gitmeye hazır bir teyakkuz halindedir, onun tozlu yola inebilmesi için yolun ona güven vermesi, dünyanın gürültülü hengamesinin bir anlığına susması gerekir. Şairin feryadı da tam burada belirir, neden adımladığım bu varlık sahası, bir kuşun konabileceği kadar bile güvenli ve merhametli değil? Neden yürüdüğüm güzergah, zarafeti bu denli şiddetle dışlıyor?
Nilgün Marmara’nın bu feryada verdiği karşılık, felsefi bir kazının en keskin uçlarından birini işaret eder.
Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
“Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna” bir çocuk demiş.
Sorunun yönünü dışarıdan içeriye çevirerek, modern insanın kendi elleriyle ördüğü karanlık zindanı yüzümüze vurur. Elbette kuşları çok gören, zarafeti esirgeyen bir dış dünya vardır, bu yadsınamaz, ama asıl sarsıcı olan, o kuşlara tahammül edecek dinginliği bizzat kendi ellerimizle yok etmiş olmamızdır. İnsanın yoluna kuş konmasına izin vermeyişi, çağın dayattığı sürekli teyakkuz halinin bir sonucudur. Gökten inen zarafeti karşılamak için durmak, beklemek, savunmasız kalmak gerekir. Oysa içinde yaşadığımız zaman, hızı, köşeliliği, kırılganlığı bir zaaf sayan bir tetikte olma halini dayatıyor bize.

Kuşun konacağı yer, şefkatli bir durgunluk ister. Biz ise içimizi betona çevirmiş, yollarımızı otobana, varoluşumuzu bir hayatta kalma makinesine dönüştürmüşüz. Kendi ördüğümüz surların ardında, bir yandan o inceliği derin bir sızıyla özlerken, öte yandan gardımızı düşürüp bizi dünyaya karşı çıplak bırakmasından ölesiye korkarız. Kuş konarsa durmak zorunda kalırız, durursak düşünmek, düşünürsek yüzleşmek zorunda kalırız. Oysa aklımız bize durmayı değil, üstünden geçip gitmeyi öğretmiştir. Marmara’nın kendi kendisiyle hesaplaşan o sayıklaması, insanın kendine uyguladığı bu gönüllü şiddetin ifşasıdır bir bakıma da.
Bir çocuğun, “Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna” deyişindeki o kendini açığa vuran hakikat, yetişkin aklın bütün ezberlerini yerle bir eden bir manifestodur, faydacı tahakküme karşı dikilmiş masumiyetin bayrağıdır. Çocukça işler deriz, küçümser bir edayla, dünyevi kibrimizin arkasına gizlenerek. Oysa dünyayı yaşanılır kılan tek şey, o çocukça dediğimiz masumiyetin ta kendisidir. Çocukluk, dünyanın hesaplı kirlenmişliğine, çıkar ağlarına henüz teslim olmamış tek haldir. Şiir de böyledir, en saf, en radikal haliyle çocukça bir iştir; çünkü dünyanın işleyişine, hiyerarşisine, güç ilişkilerine karşı kelimelerle kurulmuş bir başkaldırıdır, sessiz bir itaatsizliktir. Öyle olmasaydı şayet, şair neden durlanmış kelimeler getirsindi, pörsümüş dünyayı kahreden kelimeler?
Şiir okumak da yazmak da, bu hızlanmış varoluş sancısına bir anlığını da olsa çelme takmaktır, sistemin insafsız dişlileri arasına küçücük bir tüy bırakıp mekanizmayı durdurmaya çalışmaktır. Yetişkinlerin dünyasında her eylemin bir amacı, bir karşılığı vardır, hiçbir adım boşuna atılmaz, hiçbir söz karşılıksız söylenmez. Oysa yola bir kuşun konmasını dilemek, varoluşu hiçbir çıkar gözetmeksizin, yalnızca kendi güzelliği için onurlandırmaktır. Şiir, insanın var olma kaygısının estetik bir isyana dönüşmüş halidir. Dünyada bir yer edinmek, tapularla ya da unvanlarla değil, ancak böylesi bir incelikle gerçek bir anlam kazanır.
Yolun kaderi yalnızlıkla başlar, yoldaşla tamamlanır. Yoldaş, aynı güzergahı adımlayan değil, aynı ufka bakabilen, aynı hüznü paylaşabilen, birbirinin sessizliğini duyabilen ve anlayabilen kişidir. Onunla umut etmek, insanın ilksel yalnızlığını kırmak içindir. Yolların kesiştiği o mukaddes duraklarda, kuşların geleceğine, gökyüzünün yere ineceğine dair sarsılmaz bir inanç filizlenir bazen, fakat trajedi peşimizi burada da bırakmaz. Çoğu zaman ne o yollara kuş konar ne de insanın uğruna ömür harcadığı o dinginlik bahşedilir bize. Çünkü dinginlik, bugünün dünyasında fethedilmesi en güç kalelerden biridir. Sürekli bir şeye yetişmek, bir şeyi başarmak zorunda olan insanın, bir kuşun kanat çırpışını, bir yaprağın düşüşünü seyredecek vakti yoktur artık. O vakit sistem tarafından hiçbir zaman bağışlanmaz, ancak isyankar bir irade ile söküp alınabilir. Ne yazık ki biz o iradeyi çoktan gündelik kaygıların serbest piyasalarında bozuk para gibi harcamışızdır.
En nihayetinde hayat der geçeriz. Bu üç kelime, olgun bir kabullenişten çok, insanın ağır yenilgisini örttüğü en kalın örtüsüdür. Her şeyi hayatın o meçhul, faili belirsiz kütlesine havale ederek kendi sorumluluğumuzdan, yola kuş kondurma cesaretimizin yokluğundan kaçarız. Böylece bir yanımız hep eksik, hep sakat kalır, o eksiklik dünyevi hiçbir başarıyla, hiçbir mülkiyetle dolmaz.
Adı konmamış hüznümüz, işte bu eksikliğin ta kendisidir. Tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık, hapla susturulacak bir melankoli değildir bu. Baki olandır, asli olandır, ruhun gerçek vatanına, kelimelerin henüz anlamını yitirmediği, insanların birbirinin yoluna engel değil kuş koyduğu o saf merhamet çağına duyulan bitimsiz bir özlemdir. İnsan, bu eksiklik duygusuyla insan olur, bizi etten kemikten bir canlıdan ayıran, içimizde dinmek bilmeyen bu sızıdır. O sızıyla var oluruz, dünyaya onun açtığı çatlaklardan bakarız. Yollarımıza kuş konmasa, o yollar betonla örtülse de, bir gün bir kuşun konabileceği ihtimalini yürekte taşımak, o ihtimalin hatırına masumiyeti savunmak, insanın kendi hüzünlü trajedisine verebileceği en soylu cevaptır. Bir gün, hiç ummadığı bir anda, yorgun bir yolun ortasında, bir kuş konar da her şey affedilir belki. O ana kadar yürümekten, beklemekten ve inanmaktan başka elde bir şey yoktur.




