Picture of Alper Gürkan
Alper Gürkan

“İki Cari Dogma” İçin Giriş

A+ A-

Dünyayı tanıma çabası çoğu zaman bir yolculuğa benzetilir: Uzun süren ve birçok meşakkate katlanılması gereken bu yolculuk, “hakikatin keşfedilmesi” gibi banal ifadelerle de bir hedefle bütünleştirilir. Gündelik yaşam pratikleri dışında böyle bir yolculuk var mıdır, bilinmez. Ancak varsa bile çoğu insan için ilk birkaç duraktan birisinde sonlanıyormuş gibi gözükmektedir. Dünyayı tanımakta kullanılması için tasarlanmış sözcük dağarlarından birisi bir gün, “keşfedilen hakikat” olarak betimlenir ve yolculuk biter. Geriye kalan, inançların tahkim edilmesinden ibarettir.

Bunun böyle olmasının sebeplerinden birisi, “hakikat” kavramıyla ilgili ciddi sorunların mevcudiyetidir. Post-truth tartışmalarında, ortada hakikatin ne olduğuna dair bir uzlaşı varmış da o değersizleştiriliyormuş gibi bir hava hâkimse de durum böyle değildir. Hakikatin birçok tanımı vardırsa da tanımla çizilen çerçevenin nasıl doldurulacağı Platon’dan beri bir muamma. Steve Fuller, post-truth’un Platon’dan beri felsefe tarihinin bir parçası olduğunu yazarken bunun altını çizer: “Tekelci kapitalizm”den mülhem ortaya attığı “tekelci entelektüalizm” kavramı ile düşüncenin, belirli bir hakikat tasavvuruna mahkûm edilişini dile getirir.[1] Bir zamanlar Avrupa’da kilisenin eğitimi, yayıncılığı ve hatta felsefeyi tekeline alarak yaptığı dayatmanın örneklediği tekelci entelektüalizm, kiliseden koparılmışsa da hâlâ dipdiridir.

Esasen “hakikat” kavramı, bir kendiliği (entity) değil, bir ifadenin doğru olma niteliğini işaret eder. Aristoteles’in meşhur ifadesiyle, “olanın olduğunu, olmayanın olmadığını söylemek doğru”dur, tersi ise yanlış.[2] Dolayısıyla, “hakikat”in uygun bir tasavvuru, bir yerlerde keşfedilmeyi bekleyen bir nesneden ziyade, ifadelere ait bir özelliğe odaklanmayı gerektirir. Genel olarak “Şu yaprak yeşildir.” gibi bir önerme, yaprak yeşil olduğu müddetçe hakikat niteliğini taşır. Fakat yaprağın sahiden de yeşil mi olduğu yoksa öyle mi göründüğünü nasıl tespit edeceğimiz, gerçekliğin ne olduğunu nasıl bilebileceğimiz, yeşilin hangi tonlarla sınırlandırıldığına nasıl karar vereceğimiz… hakkındaki sorular; burada “hakikat” derken aslında ne kastettiğimizi çeşitlendirir ve belirsizleştirir. Aristoteles’in de altını çizdiği tanım ve uzlaşıların belirsizliği dışında bilişsel yetilerimiz ve gerçeklik ilişkisinin belirsizliğinden de kaynaklanan bir “kanıt döngüsü” içerisindeyiz daima: Deneyim ve kanıtların bir önermeye inanmak için uygun olup olmadığına karar verirken dayandığımız bilişsel yetilerimizin güvenilirliği için de yine onlara dayanırız… Bu döngü içinde tespitler, varsayımlar, kontroller, düzeltmelerle “Doğru ifadeler ne tür ifadelerdir?” sorusu, gide gele pürüzsüz bir cevaba yol edilmek istenir. Çünkü “Tüm insanlar doğaları gereği bilmeyi arzularlar.”[3] Bu durumdan dolayı zaten dünyayı tanıma çabası çoğu zaman bir yolculuğa benzetilir…

Bu durum nedeniyle hakikat, bilginin olduğu kadar inancın da konusudur. Çünkü bu iki kavram (“bilgi” ve “inanç”) arasındaki fark, bazen dayanaksızca iddia edildiği gibi çok fazla değildir. Bu fark, yan yana duran bir dörtgen ve bir üçgen arasındaki farka değil, iç içe geçmiş iki daire arasındaki farka daha çok benzer (yani, aksiyomatik özellikleri aynıdır ama çapları farklıdır). “Bilgi” kavramı, felsefî nazardan bakıldığında, bazen kullanıldığı şekliyle inanca zıt bir durumu ifade etmez. Ya da “Biliyorum.” demekle “İnanıyorum.” demek arasında bir uçurum yoktur. Çünkü bilgi zaten bir inanç biçimidir. Burada “inanç” ile kastedilen, sadece dinden kaynaklananlar değil; felsefeden, bilimden, sağduyudan ya da ideolojiden kaynaklananları da kapsar. “Şu yaprak yeşildir.” gibi sıradan bir önerme de -en azından kanıt döngüsü nedeniyle- yaprağın yeşil olduğuna dair inancı örtük olarak içerir. Dolayısıyla bildiğimizi düşündüğümüz konular, öncelikle onların bildiğimiz gibi olduklarına dair inancımızın konularıdır. Bu yüzden, yeterince titiz bir tutuma sahip olundukça, bilgiyle inanç arasındaki fark konusunda keskin çizgilerden söz etmenin güçlüğüyle yüzleşilir.

Burada “İki Cari Dogma” başlığı altında, şüpheyi, inancın ve bilginin yol arkadaşı saymaktan vazgeçmeyi ifade eden dogmatik düşüncenin iki uca savrulmuş iki örneğine gönderme yapılıyor: Bunlar “metafiziksiz bilim (bilimcilik)” ve “bilimsiz metafizik (spekülatif felsefe)”tir. Genelde, belirli bir retorik marifetiyle dogma nitelemesi ikincisi için kullanılsa da ilkinin de dogma oluşunun nedenleri sunulmak isteniyor böylece. Bu türden bir kabul, mantıksal pozitivistlerce metafiziğin inkârı için türetilen “anlamlılık ölçütü”ne dayansa da Quine’ın meşhur “İki Dogma” başlıklı makalesinde[4] bu ölçütün dogmatikliği zaten dile getirildi. Bu yazıdan sonraki yazıda sorunun farklı noktaları ele alınacak. Bundan önce ilk yazıda, dogmanın ne olduğu ve onun döngüsel düşünce yapısı izah edilerek örneklendirilmektedir. Üçüncü yazı ise spekülatif felsefe hakkında ve bu iki dogmaya dayanan felsefelere karşı Rorty’nin “ilginç felsefe” dediği konuya odaklanmaktadır.

  1. Dogma ve döngüsel düşünce

“[K]anılarımızın başka başka olması, bazılarımızın ötekilerden daha akıllı olmasından değil, sadece düşüncelerimizi ayrı ayrı yollardan götürmemizden ve aynı şeyleri göz önünde bulundurmamamızdan ileri gelir.”

Descartes, Metot Üzerine Konuşma

Yunancada, dayanaksız veya dayanağı belirsiz sanıları ifade eden “doxa” kelimesiyle aynı kökene (dokein) sahip “dogma”[5], entelektüel güçlükleri aşmanın pratik yollarından birisidir. Şayet iyi sınırlandırılmış (yani, aksi de kendi gibi kanıtlanamaz) bir inanç söz konusuysa o, zihinsel bir problemi aşmaya yardımcı olabilir. Bu nedenle keskin çizgilere veya belirli türden bir hakikat sahipliği inancına “dogma” denir. Yaygın olarak, Hıristiyan Kilisesi’nin vahiyle tanımlanan inançlarını da ifade eden “dogma”, şüphe edilemez doğrulukta olduğuna inanılan önermeleri niteler.[6] Ancak aşağıdaki iki örnekten birisi dinî inançlar haricinde seçilerek, dogmatizmin sadece din ile ilgili olmadığı da gösterilmiştir.

Bir dogma, diğer her inanç öğesi gibi tek başına değildir, başka kavramlarla bütünleşik bir inanç ağının bir parçasıdır. Dolayısıyla, o bazen kilit taşı rolündedir. Bundan dolayı bazen de her dogma kendi sözcük dağarcığını ortaya çıkarır. Böylece, her biri bir diğerine dayanan belirli bir inanç ağı içindeki bir dogma, bir iç tutarlılık mekanizmasıyla koruma altına alınır. İnançların sınanmasına karşı bir refleks olan bu koruma yöntemi (tutarlılık), dogmatik düşüncede kaçınılmaz bir döngüselliği gerekli kılar.

Döngüsel düşünce, kendisi aracılığıyla ulaşılması istenilen sonuçlardan hareket edilmesinin ürünüdür. Esasen ulaşılan sonucun, kendileri de dayanaksız olan öncüllerle desteklenmesi yoluyla üretilir. Şayet, ikna olmayı, belirli bir kanıtın ışığında bir önermenin doğruluğunu kabul etmek olarak tanımlarsak; döngüsel bir düşünce, bu düşünceyi kabul etmeyenleri ikna edecek bir desteğe sahip değildir. Çünkü onda bir kanıtlama (argüman) yoktur.

Döngüsel düşüncenin bir örneği, bir soruyu cevaplarken sonucu doğru varsayma safsatasıdır (begging the question). Sonucu varsayma, bir argümanın henüz doğru oldukları ortaya konulmamış öncüllerinin, argümanın ulaştığı sonuçların doğru kabul edilmesine dayanmasıdır. Bu durumda iddianın dayanağı, iddianın öncülünden başka bir şey değildir. Şu iki örnek, bu safsatayı görünür kılarken dogmatik düşüncenin döngüselliğini de anlaşılır kılar:

(1) “İşçi sınıfının marksizmi benimsememesinin nedeni, egemen sınıfın aşıladığı yanlış bilinçten mustarip olmasıdır.”

(2) “Kitab-ı Mukaddes ilahî bir ilhamın ürünüdür, çünkü Pavlus’un Timoteos’a ikinci mektubunda bu açıkça yazar.”

Fark edileceği üzere (1)’de “egemen sınıfın işçilere yanlış bilinç aşıladığı” varsayılır ve bu durumun, işçilerin yanlış düşüncelere sahip olmalarına sebep olduğu ileri sürülür. Bu iddianın, “İşçiler neden marksist değiller?” sorusunun olası bir cevabı olduğu düşünülürse; “Marksist değiller çünkü…” ile yapılan açıklamanın yegâne dayanağı, marksist öğretinin doğru olarak kabul edilmesine dayanır:

“İşçiler marksist değiller, çünkü egemen sınıf onlara yanlış bir bilinç aşılamıştır.”

Burada iddia, “egemen sınıfın işçilere yanlış bilinç aşıladığı”dır. Bu durum, işçilerin neden marksizmi benimsemediklerine dair bir açıklama sunar. Bu açıklamada başvurulan “yanlış bilinç” kavramı, marksist kuramın bir parçasıdır ve bireylerin kendi gerçek çıkarlarını görmelerini engelleyen (egemen ideolojinin etkisiyle oluşan) çarpık bir anlayış biçimini ifade eder. İşçi sınıfının marksizmi benimsememesinin nedeni olarak “yanlış bilincin” öne sürülmesi, aslında marksist kuramın zaten doğru olduğunu ve işçi sınıfının bu “doğruyu” göremediği için “yanlış bilinç” içinde olduğunu peşinen varsayar. Dolayısıyla bu sözde argüman, marksist kuramın geçerliliğini sorgulayan bir dış gözlemciyi ikna edemez. Nihayetinde, marksizmi reddeden bir kişiye, reddetmesinin nedeninin marksist bir kavram olan “yanlış bilinç” olduğunu söylemek, marksizmi kabul etmediği sürece anlamsız kalır. Çünkü zaten marksizmle beraber “yanlış bilinç” kavramını da reddetmiş olması mümkün gözükmektedir. Sözde argüman, kendi öncülünü kanıtlamadan, sonucun doğruluğunu bu öncüle dayandırır.

Bu değini, dogmatik inancın hakikati kendi iç referans sistemine zincirleyerek düşünceyi nasıl bir kısır döngüye mahkûm ettiğini gösterir. Bu belki (2)’de daha yüzeysel bir görünüme sahiptir: Buradaki iddia, Kitab-ı Mukaddes’in ilahî bir ilhamın ürünü olduğuna dair Hıristiyan inancıyla ilgilidir. Bu iddiaya inanması beklenen kişiye sunulan kanıt ise yine Hıristiyan inancı içinde kabul gören Pavlus’un yazdığı bir mektuptaki ifadesidir. Dolayısıyla, burada, Hıristiyan inancını reddeden birisi için gerçek bir argümanın varlığından söz edilemez. (Nihayetinde argümanlardan kanıt sunması beklenir.) Ancak belirtilmelidir ki bir inancı benimseyenler için dogmatiklik bir sorun teşkil etmeyebilir -o zaten bunu “bir inanç” olarak nitelemiştir.

Görüleceği üzere dogmatik inançlarla ilgili gözden kaçan bir nokta, onların yalnızca dinî veya ideolojik çerçeveye sıkışıp kalmadıkları gerçeğidir. Hatta din için dogma olağandır. İdeolojilerse siyasî mobilizasyonu amaçladıkları, kitleleri faaliyete geçirmek için tasarlandıkları için, onların dogmatik olmaları pragmatik yönden işlevseldir. Ancak, dogmalar, yapısal olarak sorgulanamaz olmaları açısından tefekkür için bir sorun teşkil ederler. Dinî inanç ve ideolojiden ötede felsefede ve hatta bilime dayandırılan dünya görüşü içerisinde de sinsice filizlenebilmektedir. Örneğin bilimi, metafizikten (deneyime dayanmayan bir bilme sürecinden) arındırılmış, salt olgular üzerine kurulu “saf” bir deney bilgisi olarak görmek, başlı başına dogmatiktir. İronik olarak bu dogmatik hâl, bilimci düşünceyi baştan ayağa boyarken dogmatizme karşı bir dünya görüşü inşa etme iddiası da taşır.


[1] Steve Fuller, Hakikat Sonrası-Güç Oyunu Olarak Bilgi, çev. E. Bilgiç, Ankara: FOL Kitap, 2022.

[2] Aristoteles, Metafizik, çev. G. Y. Sev, İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2015, s. 102-103.

[3] Aristoteles, 2015, s.13.

[4] Quine, Willard Van Orman, “Main Trends in Recent Philosophy: Two Dogmas of Empiricism”, (The Philosophical Review, C: 60, S: 1; 1951), s.20-43.

[5] https://www.etymonline.com/ “dogma”.

[6] Simon Blackburn, “dogma”, Oxford Dictionary of Philosophy, Oxford: Oxford University Press, 2005,  s.104.