İki Seçim Tek Adam
- Tarih:
Üzerinden neredeyse dokuz yıl geçmiş olmasına rağmen, 2017 referandumu ile tamamen değişen rejimin dinamiklerini ve bu yeni rejimin dayattığı seçim sistemini ne siyasi partiler ne de seçmen kitlesi tam anlamıyla kavrayabilmiş gözükmüyor. Eski parlamenter sistem alışkanlıklarının yarattığı zihinsel konfor, bugünün yeni anayasal gerçekliğinin önüne kalın bir perde çekiyor. Eski Türkiye’de siyasi partilerin aldıkları oy oranları ve meclisteki sandalye sayıları hükümetin kurulmasında en temel, en belirleyici etkendi; oysa şimdi hükümeti ne partiler ne de meclis çoğunluğu kuruyor. Bugün hükümet, sandıktan tek başına çıkan, seçilen tek bir kişiden ibarettir.
Doğal olarak bu köklü dönüşümle birlikte milletvekilliği statüsü ve meclisin işlevi de tamamen değişmiş durumdadır. Artık yürütmeyi, yani doğrudan iktidarı belirlemede hiçbir yapısal etkisi kalmayan milletvekilleri, sadece halkın yasa yapan temsilcileri konumuna gerilemiştir. O da eğer meclis aritmetiğinde belli bir çoğunluk sağlanabilirse bir anlam ifade etmektedir. Hatta parlamentonun tarihsel olarak en büyük gücü ve varlık sebebi olan “bütçe hakkı” bile bu yeni mimaride tamamen işlevsiz hale getirilmiştir. Bütçe Teklifinin meclisten geçmemesi durumunda, bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak otomatik olarak yürürlüğe giriyor. Böylece iktidar, meclisin onayına hiçbir yapısal ihtiyaç duymadan devleti tek başına yönetmeye devam edebiliyor.
Bu iki seçimli yeni sistemin hem aktif siyasiler hem de sandığa giden seçmen açısından bir türlü rasyonel olarak kavranamayışının altında birçok yapısal sebep yatıyor. Ancak bu sebeplerin en büyüğü ve en önemlisi; iktidar bloğunun, yani AKP ve MHP kanadının, meydanlarda ve ekranda hâlâ eski parlamenter sistemin dilini ve kavramlarını ısrarla terk etmemesidir. İşin ironik tarafı, bu sistem değişikliğinin ve onun getirdiği yeni kuralların en çok farkında olanlar da yine bu iki partinin kurmaylarıdır. Oyunu kurarken, ittifakları dizayn ederken tamamen yeni rejimin katı matematiksel dinamiklerine göre hareket ediyorlar; fakat halka inerken, seçmenle bağ kurarken sanki hâlâ eski sistem yürürlükteymiş gibi eskinin psikolojisine ve diline oynamayı çok iyi başarıyorlar. Ellerindeki muazzam medya gücü sayesinde de seçmenin zihnini eski sistemin tartışmalarıyla meşgul tutarak, onların yeni rejimin getirdiği yeni dinamikleri kavramasını bilinçli bir şekilde geciktiriyorlar.
2017 öncesindeki eski seçim sisteminde partiler doğrudan birbiriyle yarışıyor, seçim barajını geçenler aldıkları oy oranına göre mecliste milletvekili kazanıyor ve Cumhurbaşkanı da bu partilerden birinin liderine hükümet kurma yetkisi veriyordu. Eğer bir partinin mecliste tek başına hükümet kuracak yeterli milletvekili sayısı varsa iktidar tek bir çatı altında toplanıyor, yoksa partiler arası müzakerelerle koalisyon hükümetleri kuruluyordu. Her iki durumda da hükümetin göreve başlayabilmesi için meclisten güvenoyu alması şarttı. İşte o günlerde, eğer bir parti tek başına hükümet kurmuşsa “iktidarda o parti var” diyebiliyorduk.
Ancak referandumla birlikte hayatımıza giren bu yeni rejimde artık tamamen farklı iki ayrı seçim yapılıyor: Cumhurbaşkanlığı seçimi ve milletvekilliği seçimi. Bunlar, iktidarın sahibini belirleme konusunda birbirinden tamamen bağımsız, kulvarları apayrı iki seçimdir. Bu iki farklı seçimin aynı gün, aynı sandıkta ve aynı zarfın içinde yapılıyor olması da yeni rejimin doğasının kavranmasını zorlaştıran en büyük psikolojik etkenlerden biridir. Toplum, iki pusulayı tek zarfa atarken tek bir yapıyı seçtiğini zannediyor. Tabii ki bu dönüşümden önce de belli bir süre boyunca Cumhurbaşkanı halkın doğrudan oyuyla seçilmişti. Ancak o dönemdeki Cumhurbaşkanının anayasal konumu ve yetkileri, takdir edersiniz ki günümüzdeki gibi mutlak bir yürütme gücüne sahip değildi. 2022 yılına gelindiğinde ise seçim kanununda birçok teknik değişiklik yapıldı; fakat bu değişiklikler arasında en çok dikkat çekeni milletvekilliği seçim barajının yüzde 10’dan yüzde 7’ye indirilmesi oldu.
Günümüz rejiminde bir Cumhurbaşkanı adayının ülkeyi yönetebilmesi için ilk turda sandığa giden seçmenin yüzde 50+1 oyunu alması gerekiyor. Eğer bu ezici çoğunluk ilk turda hiçbir aday tarafından sağlanamazsa, seçim ikinci tura kalıyor ve ilk turda en yüksek oyu almış ilk iki sıradaki adayla yarış yeniden tekrarlanıyor. Bu ikinci turun sonunda seçilen Cumhurbaşkanı, artık sadece bir devlet başkanı değil, bizzat iktidarın, yani yürütme organının ta kendisi oluyor. Bakanların atanmasından devletin en kılcal damarlarındaki bürokratların belirlenmesine, ekonomik kararnamelerden hükümet politikalarının tek elden yürütülmesine kadar her konuda halk, yetkiyi doğrudan o tek kişiye teslim etmiş oluyor. Bu sebeple yeni rejimde iktidar kavramının partisel bir karşılığı yoktur; iktidar, Cumhurbaşkanlığı makamında oturan o tek kişidir.
Bu mutlak güce talip olup Cumhurbaşkanı adayı olabilmenin anayasal olarak üç yolu vardır: Ya mecliste grubu bulunan siyasi partilerin adayı olacaksınız, ya halktan doğrudan 100 bin ıslak imza toplayacaksınız ya da en son yapılan genel seçimlerde tek başına veya birlikte en az yüzde 5 oy almış partilerin desteğini arkaya alacaksınız. İşte bu yüzde 50+1 zorunluluğu yüzünden, partiler tek başlarına bu büyük oranı yakalayamayacaklarını bildikleri için seçim öncesinde geniş tabanlı ittifaklar kurmak zorunda kalıyorlar. Aynı zamanda mevcut seçim kanununun sağladığı teknik imkânlar sayesinde, Cumhurbaşkanlığı için kurulan bu gayri resmî ittifakları milletvekilliği seçimleri ile de resmileştirebiliyorlar. Seçim pusulasında kalın bir ittifak kutusu içerisinde, partiler kendi logolarını ve kimliklerini koruyarak seçmenin karşısına çıkabiliyor. Bu ortaklığın getirdiği en büyük avantaj ise ittifakın toplam oyunun yüzde 7’yi geçmesi halinde, o ittifakın içindeki tüm küçük partilerin de ülke barajını geçmiş sayılmasıdır. (Dezavantajına daha sonra değineceğiz.)
Aynı Cumhurbaşkanı adayı üzerinde uzlaşan ve seçimleri kazanan bloklara biz siyaset dilinde iktidar kanadı ya da iktidar bloğu diyoruz. Bu bloktaki partiler resmen iktidarın kendisi olmasalar da sandıktan çıkardıkları Cumhurbaşkanı vasıtasıyla bizzat iktidarın tüm icraatlarından, tüm sevap ve günahlarından doğrudan sorumlu olan taraf haline geliyorlar. Üstelik seçilen Cumhurbaşkanının anayasal olarak partisine üye kalabilmesi, sistemin toplum tarafından doğru kavranmasının önündeki bir diğer büyük engeli teşkil ediyor. Bu durum, sorumluluğu yanılsama yaratarak tek bir partinin üzerine yıkıyor. Seçilen liderin aynı zamanda parti genel başkanı da olabilmesi, rejimin tekil karakterini psikolojik olarak perdeliyor. Toplum, eski alışkanlıklarıyla hâlâ belirli partilerin tek başlarına iktidarda olduğunu, ülkeyi o partilerin kurumsal akıllarının yönettiğini düşünüyor. Oysa hukuken ve fiilen yürütme yetkisinin tamamı tek bir kişide toplanmıştır; partiler sadece o kişiye mecliste yasa desteği sağlayan birer aparattır.
Bu yeni yapıda “ana muhalefet” kavramı da eski parlamenter sistemden miras kalmasına rağmen mantıken tamamen boşluğa düşmüş durumdadır. Mevcut sistemde, iktidar bloğunda yer almayan ve mecliste en çok milletvekiline sahip olan partiye “ana muhalefet” unvanı verilmeye devam ediliyor. Lakin bu kavramsallaştırma yeni rejimin doğasına tamamen aykırıdır. Bu sistemde ana muhalefet unvanının, meclisteki sandalye sayısına göre değil, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci olan bloğa verilmesi mantıken gerekmektedir. Çünkü artık partiler kendi adlarına doğrudan iktidar olmuyorlar; partiler, kurdukları bloklarla ortak bir kişiyi iktidar yapmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla muhalefet etmek de bir partiye karşı değil, o yürütme gücünü elinde tutan tek kişiye karşı yapılmak zorundadır.
Bütün bu karmaşık ve iç içe geçmiş dinamikler, toplumun yeni rejime alışmasını ve sistemin matematiğini çözmesini epey uzattı. İktidar bloğunda bu konuda kafası net olan ve ne yaptığını bilen tek yapıların AKP ve MHP olduğunu belirtmiştik. Ancak onların dışındaki diğer aktörlerde çok ciddi bir tutarsızlık ve samimiyet sorunu göze çarpıyor. Cumhur İttifakı içinde yer alan bazı partilerin –HÜDAPAR, YRP, BBP gibi– zaman zaman iktidarın ekonomi, eğitim veya dış politikalarını son derece sert şekilde eleştirdiğine şahit oluyoruz. Burada iktidar kavramını sadece Cumhurbaşkanlığı makamı için kullandığımızı yeniden hatırlatmak gerekiyor. Maalesef çoğu muhalefet partisi, iktidar kavramını sistemin rasyonel yapısını anlamamalarından veya bilerek çarpıtmalarından ötürü, doğrudan “Cumhurbaşkanı” dememek için kullanıyor. Seçmenin tepkilerini üzerlerine çekmemek, o mutlak güce doğrudan cephe almamak adına etrafından dolaşarak kaçak dövüşüyorlar.
İşte bu dehlizlerin içinde, iktidar bloğunun ortaklarının hem o iktidarı var edip hem de muhalefet gibi konuşması yeni sistem açısından hiç samimi gözükmüyor. Çünkü bizzat Cumhurbaşkanının seçilmesi için kendi tabanını sandığa yönlendirmiş ve o tek kişiye bu mutlak yetkiyi kendi elleriyle teslim etmiş partilerin, ortaya çıkan sonuçların ve politikaların siyasi sorumluluğunu da sonuna kadar üstlenmesi gerekir. Eğer ülkenin gidişatı ve ortaya çıkan sonuçlar istedikleri gibi değilse, bunu kurnazca ara eleştirilerle geçiştirmek yerine bizzat kendi seçmenlerine dürüstçe ifade etmeleri ve o bloktan tamamen ayrıldıklarını, blok değiştirdiklerini açıkça beyan etmeleri lazım. Bu net beyan ortaya konulmadan, “Biz aslında Cumhurbaşkanımızdan razıyız, ona desteğimiz tam ama arada gördüğümüz yanlışlara karşı eleştirilerimizle küçük ikazlarda bulunuyoruz” demek, seçmenin de yeni sistemi kavramasının önüne kalın bir duvar örüyor. O yüzden bu tip göstermelik ikazlardan önce, seçim öncesinde yapılan ittifak protokollerinin çok daha net, çok daha keskin ve şeffaf yapılması hayati önem taşıyor. Çünkü bir tek kişiye verilen o muazzam anayasal yetkiler düşünüldüğünde, sonradan üç beş muhalif cümle kurarak işin içinden sıyrılmaya çalışmak makul ve ahlaki değildir.
İktidarın büyük ortağı MHP ise bu sistemde adeta bir mühendislik harikası uygulayarak, hükümetin hiçbir olumsuz icraatında sorumluluk almayıp bir şekilde işin içinden sıyrılmayı her defasında başarıyor. Elbette eleştiri ve kendi kimliğini koruma çabası siyasetin doğal bir parçasıdır. Ancak ortak Cumhurbaşkanı adayını birlikte belirlemiş, meydan meydan gezip yürütme yetkisini o adaya ortak iradeyle teslim etmiş bir ittifak ortağının, ülkede ortaya çıkan ekonomik ve sosyal tablodan tamamen bağımsızmış gibi davranması kamuoyu açısından ikna edici değildir. Başkanlık sistemlerinde yürütmenin sahibi ve sorumlusu bellidir; ortak iradeye destek verenlerin, başarıldığında övündükleri kadar başarısızlık yaşandığında da o siyasi sorumluluğu ve faturayı toplum önünde paylaşmaları gerekir. Hem güce ortak olup hem faturadan kaçmak yeni rejimin doğasına aykırıdır.
Muhalefet tarafına baktığımızda ise durum daha da vahim bir kurumsal ataleti gözler önüne seriyor. Muhalefet aktörlerinin, eski parlamenter sistemin dinamiklerine olan alışkanlıklarını ve ezberlerini bir türlü terk edemediklerini görüyoruz. Yeni olan her rejim, kendi kurallarıyla birlikte yeni öğretiler ve yeni stratejiler gerektirir. Muhalefetin de bir öğrenci gibi oturup bu sistemin matematiğine, yüzde 50+1’in sosyolojisine ders çalışması lazım. Lakin eski sistemin o küçük parti içi iktidar alanlarını, hazine yardımlarını ve garanti milletvekilliği koltuklarını içeren konfor alanını terk etmekte çok zorlanıyorlar. Bu durum dışarıdan bakıldığında seçmene karşı çok ciddi bir samimiyetsizlik ve rasyonalite kaybı olarak tezahür ediyor.
Geçen aylarda yaşanan, bir seçmen ile yeni kurulan Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu arasında geçen bir diyalog, hem seçmenin kafasındaki büyük karmaşayı hem de muhalefetin içinde bulunduğu o derin illüzyonu anlatmak açısından muazzam bir örnek teşkil ediyor. O seçmen, Genel Başkan Yavuz Ağıralioğlu’na adeta yakarırcasına, “Lütfen bu seçimde kimseyle birleşmeyin” diyor. Genel Başkan ise seçmenin bu duygusal tepkisini pışpışlayarak büyük bir özgüvenle, “Biz müstakil kalacağız efendim” diyerek cevaplıyor. İlk bakışta, kendi kimliğini korumak isteyen bir lider ile partisine sadık bir seçmen arasındaki bu diyalog son derece makul ve onurlu görünebilir. Ama bu makullük, sadece ve sadece eski parlamenter sistemde geçerlidir.
Bugün Anahtar Parti’nin ve lideri Yavuz Ağıralioğlu’nun mevcut iktidara yönelik sert eleştirilerine baktığınızda, onlar ülkeyi yönetmeye talip, iktidar olmak isteyen bir parti imajı çiziyorlar. Peki, bu yeni rejimde iktidar olmak isteyen bir siyasi parti, nasıl olur da daha yolun başında tüm ittifaklardan tamamen uzak kalacağını ve tek başına yürüyeceğini iddia edebilir? Türkiye siyasetinin son çeyrek asrını tek başına domine eden ve devasa bir kemik kitleye sahip olan AKP bile iktidarını koruyabilmek için ittifaklara ihtiyaç duyarken, yeni kurulan bir yapı bu gerçekliği nasıl görmezden gelebilir? Niyetiniz bu yürütmeyi değiştirmek değil mi?
O seçmenin ise “Lütfen birleşmeyin” yakarışını anlamak zor değil. Belli ki o da bu iktidarın değişmesini istiyor. Lakin önceki ittifak süreçlerinde yönetilen toplumsal algı ve ardından gelen hayal kırıklıkları, seçmende “bir daha asla” duygusu yarattı. Bu duygu son derece insani. Ancak mesele şu ki, bu haklı kırgınlığın üzerine siyaset inşa edilmez. Liderin görevi, seçmenin o anki duygusunu okşamak değil, ona sistemin acı gerçeğini anlatmaktır. Bunun yerine seçmene duymak istediği o romantik “müstakil duruş” masalını anlatmak, günün sonunda o insanı sandıkta mutlak bir hüsranla baş başa bırakabilir.
Üstelik 2022’deki kanun değişikliğiyle birlikte, ittifak sistemi artık sadece yüzde 7 barajını aşmaya yarıyor. Milletvekili dağıtımında artık oyların ortak havuzda toplandığı o eski dönem tamamen kapandı; her parti kendi girdiği seçim çevresinde D’Hondt sistemine göre sadece kendi aldığı oy oranına göre vekil çıkarabiliyor. Yani yerelde güçlü bir tabanınız ve o seçim çevresini domine edecek ağırlığınız yoksa, ittifak şemsiyesi altında olsanız bile oylarınız vekillik getirmeden eriyip gidiyor. Bu yüzden büyük ve köklü partiler bile yanlış ittifak stratejileri uygular ve toplumun çoğunluğunu ikna edemeyecek yanlış adaylarla yola çıkarlarsa, sandıkta hem cumhurbaşkanlığında hem de parlamentoda çok büyük ve geri dönülemez başarısızlıklar yaşayabilirler.
Buraya kadar anlattıklarımızdan da anlaşılacağı üzere, bu yeni anayasal mimaride gerçekten iktidar olmak ve ülkenin yönetimini değiştirmek iddiasındaki bir siyasi hareketin önceliği, kendi parti kimliğini büyütmek değil; doğru ittifak modelini kurmak ve o ittifakı taşıyabilecek ortak adayı belirlemek olmalıdır. Partilerin kurumsal yapılarını güçlendirmesi, üye sayılarını artırması ve mecliste daha güçlü temsil edilmesi elbette kendi gelecekleri açısından önemlidir. Ancak yeterli değildir. İktidarı değiştireceğiz iddiasının bu sistemdeki tek rasyonel karşılığı; partisel hesapları, küçük iktidar alanlarını ve ideolojik dogmaları ikinci plana bırakıp, ülkeyi yönetecek o tek kişi üzerinde ortak irade oluşturabilmektir. Doğru isim etrafında oluşacak bu irade, seçmenin meseleye partisel ve ideolojik reflekslerle yaklaşmasının da önünü kesecek, tartışmayı kişilerden çok ülkenin yönetimine taşıyacaktır. Mesele aslında bundan ibarettir.
Muhalefet bloğunun yaşadığı bu kafa karışıklığının ve kurumsal felcin aslında dışarıdan görünmeyen, daha derindeki psikolojik sebebi ise siyaset stratejilerini tamamen seçmenin anlık tepkileri ve korkuları üzerine inşa etmeleridir. Türkiye’yi çeyrek asırdır domine eden güçlü bir lideri, yani Erdoğan’ı doğrudan karşılarına alıp, onunla göğüs göğse rasyonel bir matematik savaşına girmek istemiyorlar. Daha açık konuşmak gerekirse; eğer Erdoğan bu seçimde kaybedecekse, ona doğrudan kaybettiren, o sert kavgayı yürüten tarafta yer alıp, muhafazakâr seçmenin o büyük kısmının nefretini ve öfkesini kendi üzerlerine çekmekten korkuyorlar.
İşte bu korku yüzünden son dönemde siyaset literatürümüzde “Erdoğan sonrasına hazırlık” diye tuhaf bir siyasi kavram türedi. Kendilerince akıllıca bir strateji yaptıklarını zannediyorlar. Lakin bu sistemin doğası gereği, “sonraya hazırlık yapmak” adına kendi partini büyütme stratejisi muhalefet bloğunda değil, ancak iktidar bloğunun içinde anlamlı olabilir. Çünkü muhalefet mahallesinde ne kadar büyürseniz büyüyün, iktidar bloğunun seçmeni kendi mahallesinin dışındaki kanada doğal olarak kulaklarını tamamen tıkamış durumdadır. Sizin oradaki büyümeniz karşı mahalleye sirayet etmeyebilir. Ki ayrıca, eğer gerçekten o lider sonrasına dair rasyonel bir hazırlık varsa, şu anki muhalif kanadın yıpratıcı gerginliğinden, iç kavgalarından tamamen uzak kalmak; enerjiyi ve eforu doğru toplumsal alanlara harcamak gerekir. Oysa muhalefet hem kavganın ortasında duruyor hem de gereğini yapmaktan kaçıyor.
Eğer asıl niyet ve iddia bu yürütme gücünü, yani iktidarı gerçekten değiştirmek ise, bu sistemin matematiği bize çok adaylı yani çok parçalı bir muhalefet mekanizmasını kesinlikle önermiyor. Çünkü iktidar bloğunun elindeki o devlet gücü ve kemikleşmiş seçmen tabanı, ilk turda yarışı birinci sırada bitirmeye her zaman çok müsaittir. İkinci tura kalındığında ise, malumunuz toplumsal sosyoloji ve seçmen psikolojisi o güvenli alanı terk etmekte çok zorlanır. Seçmen, “Aman durduk yere tadımız kaçmasın, ülkeye bir istikrarsızlık gelmesin” diyerek, kerhen de olsa yine bildiği yoldan gitmeyi tercih edebilir.
Önünüze gelen iki adaylı simülasyon anketleri ile çok adaylı anketlerin sonuçlarını yan yana koyup incelediğinizde, bu zorunluluğun sebebini çok net anlayabilirsiniz. Bu sistem mevcut durumda, maalesef iktidar değişimi isteyenler için sandıkta iki kutuplu bir seçimi mecbur bırakıyor. İktidar bloğuna baktığımızda, geçmişte birbirine en ağır ithamlarda bulunan, hayatta yan yana gelemez denilen yapıların bile bir araya gelebildiğini görüyoruz. Muhalefet bloğu ise tek bir başarısız denemeden sonra hemen havlu attı, büyük bir yılgınlıkla o ortak masadan vazgeçti ve herkes kendi parti kimliğini koruma içgüdüsüne geri döndü.
Aslında bugünlerde CHP’nin başına gelen karmaşık ve yıpratıcı kurultay krizini, yani hukuki tabiriyle “mutlak butlan” sürecini siyasetin o soğuk gerçekliğiyle değerlendirirsek, anlatmaya çalıştığım bu büyük resim çok daha iyi kavranabilir. Bilindiği üzere bu süreç, CHP’nin kamuoyu önündeki güvenilirliğini ve kurumsal bütünlüğünü ciddi şekilde tartışmalı hale getirdi. İktidarı değiştirmek isteyen o geniş muhalefet bloğundaki diğer partiler, artık kurumsal olarak bu hukuki belirsizliğin tam ortasında duran bir CHP ile yan yana gelmek, onunla ortak bir kader birliği yapmak istemeyecek bir pozisyona itildi.
Böylece, ana muhalefet partisinin tam merkezinde yer alacağı olası büyük muhalefet ittifakının zemini de siyaseten ciddi biçimde zayıflatılmış ve felç edilmiş oldu. CHP oylarının yer almadığı bir muhalefet denkleminde, ilk turda veya ikinci turda yüzde 50+1 oranını sağlamak çok zor olacaktır. Görülüyor ki bu mutlak butlan meselesi, sadece Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasındaki o sığ ve kişisel koltuk çekişmesinden öte, tüm muhalefet bloğunun stratejik aklını kilitleyen çok daha büyük sonuçlar doğurmaktadır.
Buraya kadar anlattıklarımın içinde, kuramsal olarak ufak bir çelişki varmış gibi göründüğünün farkındayım; şimdi o çelişkiyi de çıplak bir realizmle gidereceğiz. Siyasetteki bazı küçük partiler, kendilerini büyük iddiaların peşinde değil, sadece ve sadece kendi ideolojilerinin mecliste temsili boyutunda konumlandırmak isteyebilirler. Bu durum kendi içinde gayet makuldür ve saygı duyulmalıdır. Kendi dünya görüşlerinin meclis kürsüsünde seslendirilmesini, yasama veya denetleme mekanizmalarında birkaç koltukla da olsa bulunmasını kendi varlık sebepleri için yeterli görürler. Ya da birçoğu sadece bu çetin siyasi iklimde hayatta kalabilmek, tabelasını koruyabilmek adına çalışmaktadır. Bu tip partilerin genel seçimlere ve ittifaklara sadece vekil çıkarmak, hazine yardımı almak için girmesi gayet doğaldır. Bizim buradaki asıl sitemimiz ve eleştirimiz, bu tip hedefleri olanlara değil; “Biz bu ülkeyi yöneteceğiz, bu iktidarı değiştireceğiz” iddiasında bulunup da sistemin kurallarına göre oynamayanlaradır.
Özetle Türkiye’de trajik bir paradoks var: İktidar kanadı yeni rejimin ve anayasanın farkında ama seçmeni yönlendirirken eskinin parlamenter dilini kullanıyor. Seçmen bu yüzden sistemi bir türlü tam kavrayamıyor ve kendi desteklediği partilerin eskiden olduğu gibi tek başlarına iktidara gelmesini, hiç lekelenmeden, kimseyle ortaklık kurmadan kalmasını istiyor. Muhalefet partileri de seçmenden gelecek bu duygusal tepkiden korktukları ve o baskıyla hareket ettikleri için, seçmeni rasyonel gerçekliğe ikna etmek yerine onlara duymak istedikleri o bağımsızlık masallarını anlatıyorlar. Ama bir yandan da topluma “Biz bu iktidarı değiştireceğiz” demeye devam ediyorlar.
Sonuçta ne oluyor? Çok parçalı bir seçim yarışına giriliyor. Günün sonunda seçmen huzurlu; çünkü çok sevdiği partisi kimseyle yan yana gelmedi ve lekelenmedi. Partiler ve liderleri de son derece mutlu; çünkü seçmenin istediği o romantik tiyatro oynandı, koltuklar ve kurumsal yapılar korundu, hazine yardımları ve destek aynen devam ediyor. Sadece iktidar değişmedi, o kadar.
Konuyu birlikte toparlayalım. Yürürlükteki bu başkanlık sistemi yapısal olarak doğru ya da yanlış bulunabilir, sonuna kadar eleştirilebilir. Yeniden eski parlamenter sisteme dönülmesi gerektiği de çok güçlü argümanlarla savunulabilir.
Ancak reel siyaset temennilerle değil, yürürlükte olan sistemin kurallarına göre yapılır.
Mevcut anayasal sistem bizzat sandıkta değiştirilmeden önce, onu değiştirmek iddiasında olanların da her şeyden önce bu sistemin gerçekliğini ve onun getirdiği zorunlulukları rasyonel bir akılla kabul etmesi gerekir. Aksi hâlde seçim dönemleri değişir, adayların isimleri değişir, partilerin logoları değişir; fakat o sandıktan çıkan sonuç asla değişmez.
Eğer bir siyasi aktör ekrana çıkıp gerçekten mevcut sistemi ve bu ülkenin kaderini değiştirmek istediğini söylüyorsa, ona mevcut sistemin dayattığı stratejiyi uygulamaktan neden ısrarla kaçtığını sorun.
Yani, eğer 50+1’i getirecek o büyük ortaklığı kurmayacaksanız, meydanlarda avazınız çıktığı kadar bağırdığınız “Biz iktidar olacağız ve bu düzeni değiştireceğiz” nutukları niye var?




