İlhami’nin İlhamı
- Tarih:
Ayrıcalık, aydınlanmış kalbin fark etme becerisidir!
İlhami Atalay sanatının ilham kaynaklarını yaşadığı hayattan izledikleriyle oluşturur. Bu sıradan bir cümle gibi anlaşılmamalıdır. O hayat herkesin yaşayıp gördüklerinden ayrı, başka, sıra dışı bir hayat değildir. Her sanatçı eserini yaşadığı hayatın, dünyanın esinleri, ilhamları ile verir. İlhami Atalay’ı, kaprisli kişilikleriyle kendilerini toplumdan yalıtan sözüm ona kimi sanatçılar gibi, sanat serüveninde insanımızdan ayrı bir dünyaya savrulmuş bulamazsınız. O herkes gibi buradadır, herkes gibi bir evin, bir sokağın, bir mahallenin insanı olarak çarşıda pazarda, kırlarda, yollarda, baharı, güzü kışı yaşar. Kendini herkesten ayrı ve ayrıcalıklı bir konumda görmez; ama gördükleri, duydukları ayrıdır, ayrıcalıklıdır.


Tuvallerinde bizi gördüklerine ortak eder: Bir bakarsın beyaz, pembe çiçekleriyle baharı çıldıran dallar, bir bakmışsın araba tekerleri, saat çarkları, arada gözler, bakışlar, göz içlerinde dünyalar… Bir bakıyorsun harfler, yazılar, hatlar, bir bakıyorsun Pazırık kurganlarından çıkmış dokuma parçaları ondaki stilize Hun gülleri. Hatayi, Rumî halı motifleri. Düğünler, dereler, dernekler, börkler, başlıklar, çobanlar, sürüler, atlar, akıncılar, renk uyumu ve ağırlık merkezini gözeterek yıldızlar gibi tuvale serpilmiş çokgenler, daha çok da renk renk beşgenler. Masaya saçılıp savrulmuş kitaplar, zarflar, kâğıtlar gibi evler evler ve İstanbul. Sonraki tabloda evler birbirinin omzuna, başına, kollarına basa basa bir yamacı tırmanıyor. Evler, apartmanlar yan yana, sırt sırta ama yine de çizgileri çok belirgin. Hiçbir sınır, hiçbir kat karışmıyor diğerine. Bu evler bize çok tanıdık geliyor. Nasıl tanıdık gelmez ki, bir kent yarası olarak büyüyüp hayatı kansere çevrilen mahallemizden yansımalar değil mi gördüğümüz? Dedim ya Atalay, sonuçta bu evlerin, bu sokakların, bizim mahallenin ressamı. Daha da önemlisi herkes gibi dünyada olduğunun, burada veya orada bulunduğunun ama asıl bir tarihe, bir kültüre, topluma ait olduğunun bilinciyle yaşar. Bu bilinç kendi içinden özünden başlayan genişlemeyle zamana, medeniyet iklimine, değer ve motiflerine doğru yayılır. Her yayılımda yeni bir sentez, bakışını değiştirir, inceltir, derinleştirir. Her bakışında yeni bir ayrışma, buluşma ile duygusu açılır, yüksek, estetik bir fark ediş aşamasında kendine has görme, duyma biçimi kıvamını bulur. Onu son kertede ayrıcalıklı kılan işte bu kendine özgü, kendine içkin bakış ve görme biçimiyle ‘fark etme’ becerisidir.
Sözün kısası o, çevresel koşul ve imkânlarla sağlanmış zorlama bir yükselişin, farkındalığın peşinde değildir. O nedenle kendi adlandırmasıyla ‘yama yama’ tekniği ve ‘Âlemler’ gibi soyut çalışmaları da dâhil, eserleri, sizde zorlama, sentetik duygular oluşturmaya yanaşmaz. Hayata, insana, zamana fildişi kulesinden, sırça sarayından, nesnel bir gözle bakmaz. Protez gözlerle bakılarak sektöre dönüştürülmüş sanatı, sentetik zevklere uygun vitrinlerle değerli kılan polyester, elyaf içeriklerle imal etmez. Onun sanatı imal edilen değil, icra (ve icat) edilen bir faaliyettir dersem belki kastım daha iyi anlaşılır. Çünkü o herkesin yaşadığı hayattan soyutlanarak bir değer kazanılacağına da, herkesin yaşadığı hayata ortak olmanın da değerini kaybettireceğine inanmaz. Ayrıcalık hakikatin ışığına yakın olmakla aydınlanmış kalbin fark etme becerisindedir. Onu ayrıcalıklı ve sanatçı kılan içten bakışla kalbi fark edişleridir. ‘Sanatıyla ifade etmeye çalıştığı felsefesi veya maneviliği’ diye ifade ettiğim keyfiyetin ana esprisi budur. Bu fark edişler sayesindedir ki herkesin baktığı ama kimsenin göremediği güzellikler seline veya sağanağına tutulmuş gibidir.
Almanya, Fransa, İsviçre ve İspanya’da sanat çalışmaları sebebiyle Modern dünyayı da tam içinden yaşayarak kavramış, adeta bir derviş gibi yaşayan sanatçımız, bir ayeti nefsinde temerküz ediyor gibidir: “Gerçek şu ki; gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur” (K.K, Hac:46) Ayetten anlaşılan evrensel gerçek, insanın kalbiyle yani idrakiyle, düşüncesi, zihni, hissi ile gördüğüdür. His, düşünce ve idrak yeteneğiniz körelmişse varlıkla zaten bütünlüğünüz dağılmış, ünsiyetin ve varoluşsal mucizenin büyüsü bozulmuş demektir. Büyü bozulunca, yani ‘hayret’ ortadan kalkınca evren ve onunla var olan sonsuz zenginlikte motifler, anlamını, önemini yitirir, sıradanlaşır. Siz öyle sanırsınız. Aslında köreldiğinden, yapısını, yaradılışını bozduğundan dolayı anlamını yitiren, ışığını kaybeden, karanlığa giren kendi ruhunuz, varlık cevherinizdir. Artık içinize çökmüş karanlıkla, üzerine perde çekilmiş kalple istediğiniz kadar bakınız gerçeği göremeyeceksiniz. Bakışınız gözün fizikî sınır ve imkânları içinde nesnel ölçülere göre değer kazanacağından, vitrinlerin, vitrine çıkarılanların ışıltısını gerçeğin parlaklığı sanma yanılgısını yaşayacak, daha da vahimi sonsuza yönelmesi gereken varoluşun ötelerdeki nuru merak eden arayışı bu ışıltıya aldanarak, metafizik ufuklardan vazgeçecektir. Oysa gerçek sanatın da sanatçının da yapması gereken görünenlerin gerisine, arkasına gizlenmiş hakikatlerin sırrına ulaşmaktır. Günümüzde daha çok da ışıltılı salonların sosyete sanatçılarda görüldüğünün tersine ve asla onlarla ilgili olmayan biçimde İlhami Atalay işte tam da bu yoğunluk noktasında hayatını yaşadı, yaşıyor ve gördüklerine bizi ortak etti, ediyor. Meğer bu umarsızca, fark etmeden yanından geçip gittiğimiz, bakıp geçtiğimiz hayatın içinde, özünde ne hikmetler, hakikatler, ne güzellikler, canlılıklar, cevherler, ne mucizeler varmış. Onları görmemiz için bir bakıma İlhami Atalay’ın fark eden gözlerini bize ödünç vermesi gerekir. Zaten ressam dünyaya bir de başka nazarla bakmamız için eserleri üzerinden gözlerini bize ödünç veren kişi değil midir?
NOT: Bu yazı Klasik Türk Sanatları Vakfı’nın 2023 yılında düzenlediği İlhami Atalay Sergisi için hazırlanan tanıtım kitapçığında yayınlanmıştır.




