İmamet Teorileri: Sünnî ve Şiî Yaklaşımlar
- Tarih:
İslam siyaset düşüncesinin kalbinde, zamanın ve mekânın ötesine uzanan köklü bir soru yatar: Rehberin gidişinin ardından, geride kalan ümmetin pusulası kim olacak ve bu hakkı hangi kutsal meşruiyetten alacaktır? Hz. Peygamber’in ebediyete irtihaliyle doğan bu muazzam boşluk, siyasi gücün ve dinî otoritenin sınırlarını, inananların vahdet idealini ve devletin ruhunu tayin eden derin bir fikrî çalkantının da fitilini ateşlemiştir. Zamanla imamet kavramının etrafında örülen bu hararetli tartışmalar, İslam düşünce tarihinin nehirlerini iki ana yatağa ayırmıştır: Sünnî ve Şiî siyaset teorileri. Her iki gelenek de köklerini aynı kaynaktan—Kur’an’dan, sünnetten ve asrısaadetin hatıralarından—beslese de, iktidarın meşruiyet membaı ve mahiyeti hususunda bambaşka ufuklara yelken açmışlardır. Böylece aynı tarihin içinden, otoritenin kaynağına dair iki farklı hakikat tasavvuru doğmuştur.
Sünnî düşünüşün ufkunda imamet, ümmetin dirlik ve düzenini sağlamaya, adaleti ayakta tutmaya adanmış dünyevî ve siyasî bir kalkan, toplumsal maslahatın bir gereğidir. Lider, ümmetin iradesi ve seçimiyle başa gelen, emaneti omuzlarında taşıyan bir yöneticidir. Buna mukabil Şiî tefekküründe imamet, beşerî tercihlerin ötesinde, ilahî bir tayinle mühürlenmiş kutsal bir makamdır. O, hem bir devlet başkanı hem de dinî otoritenin ve batınî bilginin de yeryüzündeki yegâne menbaıdır.

Hz. Peygamber’in ebediyete irtihalinin hemen ardından Medine’de yaşanan ilk gelişmeler, İslam siyaset teorilerinin tarihsel temellerini atan kader anları olmuştur. Sakîfe gölgeliğinde bir araya gelen irade ve nihayetinde Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesi, Sünnî tefekkür için ümmetin ortak aklının ve şûra ilkesinin ilk muazzam tezahürüdür. Bu yaklaşımda meşruiyetin anahtarı, dinin muhafazasını, toplumun dirlik ve düzenini göğüsleyebilecek ehil kişinin seçilmesindedir. Sünnî gelenek, bu ilk dönemi “Hulefâ-yi Râşidîn” (Doğru Yolda Olan Halifeler) olarak adlandırıp baş tacı etmiş ve adaletle örülü bu kesiti, ideal yönetimin yeryüzündeki en berrak aynası saymıştır.
Buna tezat olarak Şiî yaklaşım, imamet makamının beşerî heyetlerin seçimine bırakılamayacak kadar muazzam bir emanet olduğunu savunmaktadır. Onlara göre liderlik, ilahî bir işaret (nass) ve açık bir tayinle şekillenmiştir. Hz. Peygamber’in kendisinden sonra Hz. Ali’yi halef ilan ettiğine ve bu kutlu silsilenin onun soyundan gelen seçilmiş imamlarla sürdüğüne inanmaktadırlar. Şiî tasavvurunda bir devlet başkanı ve hatta ordular sevk eden bir emir olan imam, dinî hakikatin sadık bekçisi, günahtan ve hatadan arınmış (masum) bir rehber, ilahî bilginin dünyadaki tecelligâhıdır. Böylece Şiî imamet teorisi, siyasî liderliğin sınırlarını aşarak onu metafizik bir göğe yükseltmiştir.
Sünnî siyaset düşüncesinin köşe taşlarından biri olan Ebü’l-Hasan el-Mâverdî’nin ufkunda imamet, nübüvvet kandilinin, dünya işlerini nizama sokma hususunda yeryüzüne süzülen bir aksidir. Ne var ki bu devamlılık, göklerin kapısının açık kaldığı ve vahyin sürdüğü anlamına gelmez. Peygamberlik mührü vurulmuştur, imamın mukaddes vazifesi yeni kanunlar vazederek dini yeniden kurmak değildir. Onun görevi, dinin koruyucusu olarak mevcut şeriatın gölgesinde adil bir toplumsal düzen inşa etmektir.
Mâverdî’nin tasavvur ettiği ideal lider, tesadüflere bırakılmayacak kadar ağır vasıflarla donatılmıştır. Onun nazarında bir imam, adaletin tecelligâhı, ilmin membaı, idarede ehliyet sahibi, her türlü bedenî noksanlıktan münezzeh ve geleneksel bir aidiyet olarak Kureyşsoyundan gelen bir şahsiyet olmalıdır. Ancak tüm bu ihtişamlı vasıflara rağmen, Mâverdî’nin teorisinde meşruiyetin asıl mührü göklerden inmez, yeryüzünde, ümmetin hür iradesiyle uzattığı o sadakat elinde, yani biatte hayat bulur. Kulun kula rızası, yönetimin de en büyük meşruiyet kalesidir.
Bu pragmatik ve dengeli yaklaşım, Sünnî siyaset tefekkürünün hayata ve tarihsel gerçekliğe çok daha esnek, ayakları yere basan bir pencereden bakmasını sağlamıştır. Çünkü bu gelenekte devlet, göksel hakikatlerin yeryüzündeki kusursuz ve mutlak bir temsilcisi, mukaddes, hatasız bir yapı değildir. Aksine o, inancın selametini muhafaza eden ve cemiyetin dirlik düzenini koruyan beşerî bir tezgâh, fonksiyonel bir araçtır. Bu tasavvurda siyaset sahnesindeki lider, yanılabilen, doğrunun dışına saptığında tenkit edilebilen ve emanete hıyanet ettiğinde o mevkiden azledilebilen bir fânidir. Sünnî düşünce, geliştirdiği bu nazariye sayesinde iktidarın etrafına dokunulmazlık zırhları örmekten ve siyasî otoriteyi kutsallaştırıp putlaştırmaktan özenle kaçınmıştır. Devleti egemenin mutlak mülkünden ziyade ümmetin ortak maslahatının bir hizmetkârı kılmıştır.
Şiî tefekkür dünyasında ise imam, siyaset sahnesinde boy gösteren sıradan bir fâni, iktidar hırslarıyla kuşanmış muvakkat bir aktör asla değildir. Özellikle İmamiyye Şiîliği’nin kalbinde, imamların ismet sıfatıyla donatıldığı, yani her türlü günahtan, hatadan ve noksanlıktan arındırıldığı inancı yatmaktadır. Bu inanca göre onlar yanılmazlar ve göklerin muradını yeryüzünde en berrak, en kusursuz biçimde sadece onlar temsil ederler. Bu sebeple imamın otoritesine ram olmak, öyle sıradan bir sadakat duruşu değil; bizzat imanın şartı, itikadî bir mecburiyettir. Kısacası, Şiî düşünürlerin nazarında liderlik, beşerî heveslerin, kabile asabiyetlerinin ya da insanların nankör yanılmalarına açık olan seçim mekanizmasının insafına bırakılamayacak kadar muazzam bir emanettir. İnsanoğlu, nefsinin ve cehaletinin perdesi arkasından her zaman en doğru rehberi tayin edemez, bu yüzdendir ki imam, ancak ve ancak ilahî bir takdir ve tayinle (nass) makamına oturabilir.
Bu metafizik yaklaşım, dinî ve manevî otoriteyi sarsılmaz bir kale gibi korumayı başarmışsa da, tarihin akışı içinde siyasetin soğuk gerçekliğiyle çarpıştığında muazzam bir düğümü de beraberinde getirmiştir. Özellikle On İki İmam Şiîliği’nde, son imamın (Muhammed el-Mehdî) dünyadan gizlenerek gaybete (büyük saklanışa) çekildiği inancı, yeryüzünde fiilî ve meşru bir siyasal otorite boşluğu yaratmıştır. “Masum imamın yokluğunda ümmetin sancağını kim taşıyacak, adalet kimin eliyle dağıtılacaktır?” sorusu, asırlar boyunca Şiî düşüncesinin en sancılı yarası ve en hararetli tartışma konusu olmuştur.
Asırlar süren bu bekleyiş ve belirsizliğin ardından, modern dönemde Ayetullah Humeynî tarafından ete kemiğe büründürülen “Velâyet-i Fakih” (Fahihin Velayeti) teorisi, söz konusu otorite boşluğunu devlet düzeyinde doldurma gayretinin bir ürünüdür. Bu teoriye göre, masum imamın gaybette olduğu fetret döneminde, devleti yönetme ve ahkâmı uygulama salahiyeti, din hukukunda en yüksek mertebeye ulaşmış adil bilginlere (fakihlere) aittir. Fakih, imamın yeryüzündeki gölgesi ve vekilidir. Ne var ki, devlet mekanizmasını işletmeyi başaran bu modern model bile, Şiî imamet teorisinin metafizik köklerindeki o derin ontolojik çatlağı tam manasıyla kapatamamıştır. Çünkü ne kadar derin bir ilme sahip olursa olsun, hiçbir fani fakih, asıl imamın sahip olduğu o mutlak “masumiyet” ve “ilahî rehberlik” vasfına erişemez. Bu durum, Şiî siyaset felsefesinde ideal olan ile yürürlükte olan arasındaki o mistik ve gerilimli mesafeyi her daim canlı tutmaktadır.
Sünnî tefekkür, tarih sahnesinin hırçın dalgaları karşısında çok daha esnek, koruyucu ve gerçekçi bir siyaset teorisi inşa etmiştir. Çünkü bu felsefenin pusulası, yeryüzünde asumanı temsil edecek hatasız ve kutsal bir lider arayışından ziyade ümmetin birliğini mutlak bir kaos ve dağınıklıktan korumaktır. Bu pratik ve birleştirici gaye sayesinde Sünnî gelenek, tarihin akışı içinde değişen iklimlere ve çok farklı yönetim biçimlerine uyum sağlayarak meşruiyet üretebilmiştir. Siyasetin doğası gereği yaşanan saltanat dönüşümleri—Emevîler’in ceberut devlet tecrübesi, Abbasîler’in kurumsallaşan hilafeti ve Osmanlılar’ın cihanşümul imparatorluk vizyonu—bu esnek kalkan sayesinde taşınabilmiştir. İmamet, göksel bir sır olmaktan çıkarılıp zamanın şartlarına göre biçimlenebilen pratik, işlevsel bir yönetim kurumu olarak tecrübe edilmiştir.
Ne var ki bu esneklik, Sünnî düşüncenin siyasî otoriteyi tamamen dizginsiz ve sınırsız bıraktığı anlamına gelmez. Sünnî imamet teorisinin tam kalbinde, tahtı sarsabilecek en kudretli terazi yer alır: Adalet. Yönetici, adalet dairesinden çıkıp zulme saptığı an, iktidarının altındaki ahlakî ve şer’î meşruiyet zeminini çatlatır. İslam düşünce dünyasının devasa sütunları olan İmam Gazâlî ve İbn Teymiyye gibi fakihler, devlet mekanizmasını dinin emniyeti ve kamu maslahatının (kamu düzeninin) tesisi için kaçınılmaz bir zorunluluk olarak görmüşlerdir. Onların tefekküründe ontolojik bir kutsallık atfedilmeyen devlet, insan tabiatındaki vahşeti dizginlemek için şarttır. Bu felsefeye göre, otoriteden mahrum bir toplum kaçınılmaz olarak fitne ve iç savaşın karanlığına gömülür. Bu sebeple Sünnî rasyonalizm, kusurlu, adaletsiz ve hatta zorba da olsa mevcut bir siyasî düzeni, toplumun harcını çözen, can ve mal güvenliğini yok eden kör bir anarşiye her daim tercih etmiştir. Düzen, adalet arayışının ilk ve en hayati şartıdır.
Şiî düşünce dünyasının tarihsel hafızası, asırlar boyunca büyük ölçüde bir mağduriyet, adalet arayışı ve ilahî seçilmişliğe rağmen meşru imamların sistemin dışına itilmesi trajedisi etrafında şekillenmiştir. Bu hafızanın en kor, en sönmez ateşi ise hiç şüphesiz Kerbelâ Hadisesi’dir. Kerbelâ, Şiî siyasal bilincinin ve kolektif kimliğinin merkezî sembolü, adeta kurucu mitidir. Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin çölün ortasında susuz bırakılarak şehit edilmesi, tarih kitaplarında sararıp gitmiş trajik bir yaprak olarak kalmamıştır. Elim olay, zaman ve mekândan münezzeh, ebedî bir hak ile batıl, adalet ile zulüm mücadelesi olarak algılanmaktadır. Bu amansız trajedi, Şiî tefekküründe edilgen bir yas duygusundan ziyade, haksızlığa karşı başkaldıran, zalim iktidarlara boyun eğmeyen diri bir siyasî muhalefet ve direniş ruhunu beslemiştir. Kerbelâ, her dönemin Yezid’ine karşı, her çağda bir Hüseyin olma mecburiyetinin ideolojik kalesidir.
Sünnî yaklaşım ise tarih sahnesinde vuku bulan kanlı çatışmaları ve kırılmaları, her daim ümmetin bekası ve inananların vahdet (birlik) ihtiyacını merkeze alarak okumuştur. İslam’ın erken döneminde yaşanan ve “Fitne” olarak adlandırılan iç savaşların yıkıcı, parçalayıcı etkileri, Sünnî hafızada derin izler bırakmış ve siyasî istikrarı adeta hayati bir zırh hâline getirmiştir. Bu sebeple Sünnî siyaset felsefesi, ütopik ve kusursuz bir lider arayışıyla vakit kaybetmektense, toplumsal düzenin ve nizamın korunmasını her şeyin önünde tutmuştur. Bu pratik ve koruyucu doktrin, meşruiyetini ve işleyişini üç sacayağı üzerine bina etmiştir: Şûra, biat ve maslahat.
Geçmişin derinliklerinde fıkıh ve kelam zemininde filizlenen imamet tartışmaları, tozlu raflarda kalmış eski birer vesika değildir. Aksine bu köklü teoriler, modern İslam dünyasının egemenlik, meşruiyet, halk iradesi ve din-devlet ilişkisi gibi en çetrefilli kavşaklarında hâlâ canlı birer pusula vazifesi görmektedir. Çağdaş siyasal arayışlar, asırlar önce atılan o teorik temellerin izdüşümleriyle şekillenmektedir.
Sünnî ve Şiî siyaset teorilerinin modern dünyayla imtihanı ve kurdukları köprüler ise birbirlerinden oldukça farklı manzaralar sunmaktadır:
Sünnî Tefekkürün Çoğulcu Potansiyeli: Sünnî geleneğin miras bıraktığı şûra, biat ve maslahat gibi kavramlar, modern siyasal düşüncenin “halk iradesi”, “katılımcı demokrasi” ve “hukukun üstünlüğü” gibi ilkeleriyle daha kolay harmanlanabilmektedir. İktidarı kutsallaştırmayan, onu ümmetin dünyevî bir aracı olarak gören bu esnek yaklaşım, çağdaş anayasal sistemlere ve cumhuriyet fikirlerine kapı aralayan dinamik yorumlara imkân tanımaktadır.
Şiî Tefekkürün Kurumsal Hiyerarşisi: Buna karşılık, gücün meşruiyetini ilahî bir kaynağa ve masumiyet karinesine bağlayan Şiî imamet anlayışı, modern dönemde daha merkeziyetçi, dikey ve din merkezli bir otorite modeli (Velâyet-i Fakih örneğinde olduğu gibi) doğurmuştur. Din bilginlerinin yönetimde mutlak bir denetim ve veto yetkisine sahip olduğu bu hiyerarşik yapı, kurumsal olarak güçlü bir devlet mekanizması üretse de, halk iradesini sözde ilahî iradenin gölgesinde yapılandırma eğilimindedir.
Sonuç olarak imamet teorileri, İslam siyaset düşüncesinin merkezî meselelerinden biridir. Sünnî yaklaşım, imameti ümmetin iradesine dayanan siyasî bir kurum olarak görmüş, böylece tarihsel değişimlere uyum sağlayabilen daha esnek bir model geliştirmiştir. Şiî yaklaşım ise imameti ilahî tayin ve masumiyet ilkeleri üzerine inşa ederek siyasî liderliği kutsal bir çerçeveye taşımıştır. Tarihsel süreç içerisinde toplumsal düzen, siyasal süreklilik ve kurumsal yönetim açısından Sünnî yaklaşımın daha uygulanabilir ve sürdürülebilir bir siyaset teorisi ortaya koyduğu görülmektedir.




