Picture of Yağız Gönüler
Yağız Gönüler

İmtihan Olarak İsmimiz

A+ A-

İstanbul’u hafta içi, özellikle “iş saatleri” olarak bilinen zaman aralığında gezmenin, keşfetmenin güzelliklerini anlatır dururum epeydir. Bu elbette hayatın bir hediyesi, ne zaman hediyeyi geri alır bilinmez. Plazalarda, reklam ajanslarında, yani mesai saatleri belirsiz ve dolayısıyla acımasız ortamlarda senelerce çalışmış biri olarak, uzun zamandır “dışarıdan” mesai yapıyorum. Kültür ve tasavvuf tarihiyle yoğun biçimde ilgilendiğim için de İstanbul’u adımlamak, hiç bitmeyen ve bitmeyecek pitoresk köşelerini yeniden görmek, okumak, anlamak için hafta içini tercih ediyorum. Çünkü şehri bu kadar övmeye çalışmamızın ardında onun ölüyor oluşu da var. Acı ama gerçek.

İşte böyle günlerden bir gün. Üsküdar’da, ikindi vaktine doğru, hiç ziyaret etmediğim Çinili Camii’ne taşıdım emaneti. Günün saati gereğince güneşin en çok cilve yaptığı anlar. Hem evlerin hem de caminin etrafında sanki ışıklar dans ediyor. Özellikle eski yapıların, yani ahşap veya taş mekânların üzerinde bambaşka hissediliyor bu ışık oyunları. Caminin şadırvanına geçiyorum çeyizlenmek için. Montumu ve şapkamı asıyorum, kollarımı sıvıyorum. Sonra, çok sevdiğim bir şeyi yapıyorum: kendime birkaç adım geriden bakıyorum. Bunu nasıl yapıyorum? Montumu ve şapkamı askıda bırakıp, bulunduğum yerden kalkıp, ayakkabılarımı bile tam giymeden birkaç adım geriye atıyorum. Biraz önce orada oturuyordum, abdest alıyordum. Şimdi buradayım. Oradaki benle buradaki ben arasında ne oldu? Zaman ne kadar geçti, sahiden geçti mi? Bir değişim oldu mu? Olacak olan’dan ne kadarı payıma, idrakime, kalbime düştü? Hoşuma gidiyor bu kare, zihnimde kalsın istemiyorum sadece ve cep telefonumu çıkarıp fotoğrafını çekiyorum hemen. Neyin? Biraz önce oturup kollarımı sıvadığım, suyla buluştuğum, birbirine karışan sesler ve ışıklar içinde kendime yeni sesler ve ışıklar bulmaya çalıştığım o anın fotoğrafını. Sonra ansızın bir şey oluyor, bir fikir doğuyor zihnimde, daha doğrusu bir soru: insanın ismi, onun en büyük imtihanı olabilir mi?

Bir insanın ömür yolculuğunda karşılaştığı, geçtiği ya da aşamadığı imtihanların başında isminin geldiğine inananlardanım. Bunu bir ilimle ispatlayamam. Konuyla ilgili hiçbir rüya da görmedim mana kadehinden tattırılmış olsun. Hoca, âlim, feylesof da aşk etmedi zihnime bu meseleyi. “Varlık bir okuldur” demiş Konevî. Belki de bu bakışla bir seziş. Ama belki.

İsim, sandığımızdan daha büyük bir imtihan. Ama biz imtihan kelimesini hemen olumsuz algılıyoruz; bela gibi, kahır gibi düşünüyoruz. Oysa gayet açık: imtihan, bir tecrübeden geçme demektir, başka bir şey değil. Arabanızın lastiği ilk defa patladığında, bu konuda bir imtihan yaşar ve geçersiniz. Çok sevdiğiniz biri vefat eder, ilk kayıp imtihanınız olur. Sonrakilerde aynı paniği ya da elemi yaşar mısınız? Muamma. Bu konuda da sanırım biraz düz biriyim: ilk tesir daima en büyük tesirdir. Sonrakiler, ilkini hatırlattığı ya da geçmeye meyyal olduğu ölçüde tesirli olur. Güzel yorumdu diyorum kendi kendime. Kendimi tebrik ederim. Niye etmeyeyim?

Galiba pencereyi biraz daha açmak lazım. Hayatımız boyunca yaşadığımız maddi, manevi, fiziksel, zihinsel imtihanların her birinin ismimizle alakası var. Öğrenmemiz, kabul etmemiz, aşmamız gereken mutlaka bir şey var. Astroloji, pedagoji, numeroloji; saygım var ama bir yere kadar. ‘Varlık bir okuldur’un devamında Konevî şunu da işaret eder: Rabb öğretmen, ilahi isimler ders… Bize konmuş isimle, kalbimizdeki ilahi isimlerin ne kadar çakıştığı, yanaştığı, diğer pek çok şeyi belirliyor. Ömer’in adil bir hayat araması, Şule’nin hep bir parıltı peşinde olması, Samet’in ‘yok’la teması, Yasemin’in renk ve koku ahengi kurmaya çabalaması, Cihan’ın kendini çaresiz hissetmesi, Ali’nin bir türlü büyüyememesi, Fatih’in hiçbir kapıda rahat durmaması, Nur’un cehalet ve karanlıkla boğuşması, Emre’nin özgürlük arayışı, Tuba’nın madde/mana dengesini tutturma mücadelesi, Süheyl’in daima başkalarına yol gösteren tarafının olması, Engin’in damladaki ummanı görmek için savaşması, Çağatay’ın ve Süleyman’ın makamla kavgası, Melike ve Suzan’ın sık sık ateşle oynaması, Halit’in hayat savaşında tahta kılıçtan vazgeçmemesi…

Küçük küçük notlar alıyordum isim ve imtihan konusuna dair. Elimde de süratle okumanın zevkini tattığım bir kitap vardı: Ömer Türker, Varlık Yurduna Tutunmak. Notlarıma göz gezdirmeyi bir kenara bırakıp kitaba devam ederken karşılaştığım şu satırlar, sanırım konuya bir başka -ve derin- gözle bakmamızı sağlayacak: “Bir şey bilgimize konu olmuyorsa kendinde var olsa bile bizim için var olamaz. Nitekim Türkçede ad anlamında kullandığımız Arapça kökenli ‘isim’ kelimesi, Küfe dil ekolüne göre yükseltmek anlamındaki ‘semâ’ fiilinden türer. Çünkü bir şeye isim vermek, onu bizim nezdimizde varlık sahasına çıkarmak demektir. Bu bağlamda insan bildikçe bir yandan şeyleri kendisi için var kılar.”

Şimdi, bu cümleleri, sufilerin “En büyük iddian varlık sahibi olmaktır” ya da “Varlığın en büyük imtihandır” sözleriyle yan yana koymak gerekiyor. Bir isim sahibi olmaklığımız bir yanda, bütün isimleri biliyor oluşumuz başka bir yanda. Bizse her ikisi arasında, bir yerde. İsimlerden isimlere yolculuğumuz bir hakikat, hayatın tek başına okul olması bambaşka bir hakikat. Kader; belki de rahle-i tedrisin ta kendisi. Her yönümüzde ise Mutlak Varlık olan Allah. Mutlak Öğretici. İrşad Edici. Rabb. İlah. İlmin, Hükmün, Oluşların, Olduruşların Sahibi. Elbette burada hayret edeceğiz, etmeliyiz. Çünkü hayret bizi insanlık dairesinin içinde tutan en büyük duygulardan biri. İsimler, imtihanlar, kader ve öğrenmek. Burada bizi ayakta tutacak en büyük his, hayret etmek. Yine kitaptan, şu satırları da takdim etmek isterim: “Hayret, merak duygusunu perçinleyen, bir şeye dönük olarak bizi içten gelen bir itkiyle meraklı hale getiren aslî duygumuzdur. Fakat bu, hayvanî bir şaşkınlık hâli değildir; zaman zaman cisimleri ve onların hallerini idrakten, bazen de saf aklî veya nazarî nesneleri kavramaktan kaynaklanan aklî bir seziştir. Bu nedenle hayreti olmayan şey gerçekte insan da olamaz. İnsanın bütün bilgi çabaları, esas itibarıyla hayrete dayanır. Aklî bir seziş anlamıyla hayret olmasaydı, diğer canlılarda olduğu gibi idrak eden ve yargı veren varlıklar olabilirdik ama bilen varlıklar olamazdık. Hayret sahibi olduğumuz için biliyoruz.”

İnsanların bir kısmına yaşadığı bu hayat önceden sunulsaydı kabul etmezdi. Kimi, eğer hayata bu şartlarda geleceksem intihar ederim derdi. Başkaları, dur bakalım bir deneyelim diyebilirdi. Bazıları da “Eyvallah” deyip yola koyulurdu. Kaderle kapışmanın, hayatla kavga etmenin, şikâyeti baş köşeye koymanın, dile daima itirazı dolamanın tam karşısında olmak, kulluğun hakkını vermek demek. İsimlerimize bir de bu gözle bakmamız lazım. İsimlerimiz, bizi var kılan, varlık sahasına çıkaran, devamlı çağırılmamıza vesile olan, hatırlanmamızda ve tüm muhtaçlığımıza rağmen ihtiyaç duyulmamızda pay sahibi olan bir büyük mesele. Bu meselenin içinde telaşlar, çabalar, emekler, boşa çıkmalar, hayal kırıklıkları, güzellikler, hayırlar, şerler, çirkinlikler; velhasıl her şey var. Her şey, Nakkaş’ın dikişlerinde gizli. Bizden bir muradı var O’nun. O murada kavuşmak, imtihansız ve mücadelesiz mümkün değil. İsmimizin, esmamızın, cevherimizin, aslımızın hükmüne ayan olmak için ne kadar yorulsak da, ne kadar kenara çekilmeye yani kaçmaya meyyal olsak da çalışmak zorundayım. İsimler, ilimler ve hayret dalgaları arasında boy vermeye talip olmalıyız. Boğulmak yok, mutlaka ama mutlaka yoğrulmak var, öğrenmek var, büyümek ve terbiye var, yani ‘ol’uş var.