İmzayı Ben Attım Ama Kararı “Süreç” Verdi
- Tarih:
Bir felaket yaşandığında (bir maden kazası, çöken bir bina, batırılan bir banka veya sızdırılan kişisel veriler) hepimiz aynı soruyu sorarız: “Bunu kim yaptı? Suçlu kim?”
Ancak modern dünyada bu sorunun cevabını bulmak neredeyse imkansızdır. Dosyaları açarsınız, soruşturmaları derinleştirirsiniz ama karşınızda “kötü niyetli bir canavar” bulamazsınız. Karşınıza çıkan şey sadece “işini yapan”, “mevzuata uyan”, “imzayı atıp dosyayı yan masaya ileten” yüzlerce sıradan, düzgün ve “zararsız” insandır.
Ortada bir ceset vardır ama katil yoktur. Çünkü katil bir şahıs değil, bir “İş Akış Şeması”dır.

Kötülüğün “Sıkıcı” Hali: Bürokrasi
Hannah Arendt, Nazi bürokratı Adolf Eichmann yargılanırken şok edici bir tespitte bulunmuştu. Eichmann bir canavar değildi. Sadece terfi etmeye çalışan, amirlerinin gözüne girmek isteyen, “emirleri ve prosedürleri” sorgulamadan uygulayan son derece “sıkıcı” bir bürokrattı. Arendt buna “Kötülüğün Sıradanlığı” dedi.
Bugün plazalarda, bakanlıklarda veya dev holdinglerde yaşadığımız kriz tam olarak budur. Kötülük artık sivri dişli, pelerinli bir şeytan değildir. Kötülük, sorumluluğu o kadar çok parçaya bölen (atomize eden) bir sistemdir ki, parçaların hiçbiri bütündeki felaketten kendini sorumlu hissetmez.
- Mühendis: “Ben sadece teknik raporu yazdım, bütçeyi ben belirlemedim.”
- Finansçı: “Ben sadece maliyeti kıstım, güvenliği ben onaylamadım.”
- Yönetici: “Ben sadece komisyonun kararını imzaladım.”
Herkes haklıdır. Herkes “sadece işini” yapmıştır. Ama sonuçta ortaya çıkan o büyük ahlaki yıkımın faili buharlaşmıştır.
Vicdanı Taca Atmak
Kurumsal hayatta sorumluluktan kaçmanın en modern yolu “CC’ye koymak” (Bilgi’ye eklemek) kültürüdür. Bir e-postada ne kadar çok kişi CC’de ise, sorumluluk o kadar azalır. Karar bir “komisyona” veya “kurula” havale edildiğinde, vicdan rahatlar. Çünkü “Kararı ben vermedim, biz verdik” demek, “Ben suçsuzum” demenin kurumsalcasıdır.
Buna “Sorumluluğun Anonimleşmesi” diyoruz. Kalabalıkların arkasına saklanan birey, kendi ahlaki kapasitesini (vicdanını) devre dışı bırakır. Prosedürler, yönetmelikler ve “şirket politikaları”, bireyin vicdanı ile eylemi arasına giren kalın duvarlardır. O duvarların arkasında her türlü kötülük, “teknik bir zorunluluk” kılıfına bürünebilir.
“Süreç” Tapınıcılığı
Bugün pek çok kurumda “Süreç”, Tanrı katına yükseltilmiştir. “Mevzuat böyle”, “Sistem izin vermiyor”, “Prosedür gereği…” Bu cümleler, ahlaki bir sorgulamayı daha başlamadan bitiren sihirli sözlerdir.
Bir insan, “Bu yaptığımız doğru mu?” diye sorduğunda; sistem ona “Bunu sormak senin görevin değil, senin görevin bu formu doldurmak” cevabını verir. Böylece insan, ahlaki bir özne olmaktan çıkar, devasa bir makinenin dişlisine dönüşür. Ve bir dişli, vicdan azabı çekmez. Dişli sadece döner.

Sonuç: İmzanız Sizin Onurunuzdur
Peki, bu bürokratik labirentten çıkış var mı? Var. Ama bu çıkış, sistemin değil, bireyin elindedir. Önünüze gelen o evraka, o karara veya o projeye imza atarken, aradaki prosedürleri, komisyonları, amirleri zihninizden silin. Ve şu soruyu sorun: “Eğer bu kararın tek sorumlusu ben olsaydım, yine de bu imzayı atar mıydım?”
Eğer cevabınız “Hayır” ise ama yine de o imzayı atıyorsanız; sakın “Prosedür böyleydi” diye kendinizi kandırmayın. Siz, o kötülüğün “sıradan” bir parçası olmayı seçtiniz demektir.
Unutmayın! tarih mahkemesinde “Süreçler” veya “Mevzuatlar” yargılanmaz. İnsanlar yargılanır. Ve o imza, sadece bir mürekkep izi değil, sizin ahlaki parmak izinizdir.




