Picture of Salih Akyüz
Salih Akyüz

İnce Ayar İçinde Süren Yolculuk

A+ A-

Uyanıyor

Can buluyor dünya gezegeninde. İlk nefesini alıyor ve ağlamaya başlıyor. Sesi yankılanıyor, nesneden âzâde olan boşluklarda. Tutunabilmek için ailesine, bir parmak desteği olsun bakınıyor etrafına. Parmağınızı veriyorsunuz, sıkıca kavrıyor. Yeni geldiği bu dünyada bulduğu her imkâna, can simidi gibi sarılıyor. O, ne üzere var ise sadece manasını yaşıyor. Kurulu olduğu ince kurguyu yaşıyor.

Büyüyor

Güneşe değme, havayı koklama fırsatına eriyor bebek. O nefes alıyor, ailesinin içinin buzları eriyor. O nefes alıyor, etrafındaki çiçekler daha renkli görünüyor. O nefes alıyor, rüzgâr daha sıcak esiyor. Bir nefesle, birden fazla yüreğe ferahlık veriliyor.

Böylece; Bebek, bir nevi hepimizin öğretmeni oluyor. O yaşıyor, biz öğreniyoruz.İdrakimizi zenginleştiriyoruz.Belki de konuşabilseydi anlatabilirdi:“Yaşamak, başka mutluluklara sebepolmaktır.” derdi.”Başka mutluluklardan mutlu olabilmek…Ve başka mutsuzluklardan hüzünduyabilmek…:” diye de eklerdi.

Öğreniyor

Kimi zaman suyun sıçramasıyla olduğu gibi, kimi zaman da rüzgârın dokunuşuyla hayretini perçinliyor. Her durakta şaşkınlığını zenginleştirme imkanına ulaşıyor. Hayret ediyor. Gülüyor. Öğreniyor. Kimi zaman uykuda bile güldüğü oluyor. Ne için güldüğünü, bazen ailesi bile tahmin edemiyor. Gülmek, ağlamak ve öğrenmek için gereken sebeplerin tespit görevini ise büyüdüğünü düşünen bizlere bırakıyor.

Hayata Karışıyor

Avucundan bıraktığı zaman, elmanın yere düştüğünü fark ediyor. Elma ne ki, kendisi bile düşüyor. Burası dünya! Dengede durmanın ne kadar zor olduğunu öğreniyor. Düşmeyi, yürümeyi hatta koşmayı bile yeni yeni keşfediyor.

Hayat yolculuğu ilerledikçe, tecrübe havuzu zenginleşiyor. Bazı tecrübelerini, daha çok sahipleniyor. Bazılarını ise unutmak istiyor. Öğrenmenin de unutmak gibi bir tercih olduğunu tecrübe ediyor.

Cahit Sıtkı Tarancı’ya ait “35 Yaş” şiiri, hayatın kazanım imkânı olduğunu ve bu gösteride başrol oynadığımızı veciz bir şekilde vurguluyor. Bu hayatı yaşarken uğradığımız her durakta, yeni bir tecrübeyi daha heybemize itina ile yerleştirdiğimizi hatırlatıyor. Anlam dünyasında olduğumuzu ve zamanın da b u yolculuğumuza sakince eşlik ettiğini anlatıyor.

“Gökyüzünün başka rengi de varmış! / Geç fark ettim taşın sert olduğunu. / Su insanı boğar, ateş yakarmış! /Her doğan günün bir dert olduğunu, /İnsan bu yaşa gelince anlarmış…!”

Yeni Bir Durak

Şahit oldukça, anlam dünyamıza yeni duygular katılıyor. Hayat boyu, farklı karşılaşmalara denk geliyoruz. Bazen dokunup geçiyoruz. Bazen de içinin karanlık sokaklarına kadar girip kayboluyoruz.

Önümüzü bile göremez oluyoruz bazen. Nutkumuz tutuluyor. Ürperiyoruz. Tam da böylesi zamanlarda, imdadımıza yetişen gönlümüzün sesine kulak veriyoruz. O, hep oralarda bizi bekliyor. Yorulmuyor da…

Biz bizi bilmezken bilene, suyun ve rüzgârın sesini kulağımıza yakıştıran kudrete, çiçeğin rengiyle gözümüzü, kokusuyla burnumuzu buluşturan Latif olan inceliğe sığınıyoruz.

İnce Ayar

Sahi! İyilik yaptığımızda veya iyiliğe şahit olduğumuzda mutlu olmamızı sağlayanın ne olduğunu düşündük mü? Peki kötülük yaptığımızda veya kötülüğe şahit olduğumuzda üzülmemizi sağlayanın ne olduğunu? Ortada; bu kadar aşikâr olan ve aşikâr olduğu için d e gözle görülemeyen ince bir ayar olduğunun farkına varıyoruz.

Peki bunun tam tersi olsaydı, ne olurdu? Yani; İyilik yaptığımızda veya iyiliğe muhatap olduğumuzda mutlu olmak için istifimizi bozmasaydık, Kötülük yaptığımızda veya kötülüğe şahit olduğumuzda ise üzülmeseydik, Ne olurdu? Ne kadar hazin ne kadar kahredici değil mi! Aslında üzerinde fark etmeden gezindiğimiz ince kurgu, son derece olurdu, hassas dizayn edilmiş ve kusursuz düzenlenmiş bulunuyor. İçinde nefes aldığımız zamanlar, bazen karanlık sokaklarında kaybolduğumuz yollara benziyor.

Kötülüğe üzülmeliyiz. Üzülmekten kaçmamalı, üzülmeyi de başarabilmeliyiz. Kötü olana üzülmeliyiz ki iyi olanın sevinci kalbimize dokunabilsin. İyi olanın avuçlarının yumuşaklığı, gönlümüze ulaşabilsin. Latif olan ses, uzağımızda değil. Bir el uzatımında, bizi bekliyor. Elimizi olsun, uzatabilmeliyiz.

Bebekliğimizden hatırlayabileceğimiz ipeksi dokunuş, ellerimize uzanıyor. İlk nefesimize eşlik eden ağlayışın ailemize mutluluk verdiği gibi gönlümüzü sevince boğacak olan ses, bize fısıldıyor. “Benim… ben,” diyor. Kötülüğe üzülebilmek ve iyiliğe sevinebilmek, bazı zamanlarda sarp bir yokuşu tırmanmak gibi geliyor insana. Zorluyor nefesimizi.

İnsan, hayata gözlerini açtığı ilk andan itibaren bir arayışın içine bırakılıyor. Kimi zaman tutunmayı tecrübe ediyor. Bazen düşmeyi ve hayret etmeyi öğreniyor. Zamanla da unutmamayı deniyor… Oysa bütün mesele; unutmamakta gizli kalıyor. Bir damla suyun sevincini, bir nefesin kıymetini, bir iyiliğin kalpte açtığı ferahlığı unutmamak gerekiyor.

Çünkü insan, unuttuğu kadar uzaklaşır kendinden. Hatırladıkça da yaklaşır. Belki de bu yüzden hayat bize sürekli hatırlatır. Bazen bir bebekle, bazen bir rüzgârla, bazen de içimizde hiç susmayan o ince sesle konuşur. Ve insan, o sesi duyabildiği ölçüde gerçekten yaşamaya başlar.