Picture of Salih Akyüz
Salih Akyüz

İncelik ve Kabalık

A+ A-

Kırtasiye

İnsan yazmak ister. Kalem, kâğıdın üzerinde zarif hareketlerle döner. Arzı endam eder. Yazar da yazar. Yazan, içinde ne biriktirdiyse döker kâğıdın üzerindeki boşluğa. Hikâye henüz bitmemiştir ama uç incelir. Kalemin ucu gittikçe erir. Daha fazla ilerleyemeyeceğini anlar. Her incelen nesne gibi, o da kırılır. Tükenmek kalem ucuna aittir, hikâyeye değil.

Hikâyenin ve kalemin gideceği yol, henüz bitmemiştir. Kalemin sahibi, hikayesine devam etmek ister ve onu yeniler. Yoluna da kaldığı yerden devam eder. Hikayesi var olduğu sürece, yazma isteği de artarak devam eder.

Kıyafet

Elbise de öyledir, yırtılabilir. Nice zamanlar, kahrını çeker hayatın. Yaz demeden kış demeden, bedenin en zor hareketlerine bile katlanır. Nitekim Aşık Veysel de: “Uzun ince bir yoldayım, / Gidiyorum gündüz gece.” diyerek, anlama kucak açmış ve sarmalamıştır.

İşi, hiç kolay değildir. Yolu uzun, yükü ağırdır. Ne büyük mutlulukla satın alındığını bilir. Sahibini soğuk havadan korur.  Sıcak havalarda d a derinin nefes almasını sağlar. Gel zaman git zaman derken, kumaşı incelmeye başlar. An gelir, yırtılır. “Artık benden bu kadar.” der. Ustasını bulursa tamir edilir. Mahir bir el bulamazsa, yenisi ile değiştirilir. Yani incelmek, onun da makus talihi olmuştur.

Bitki

Ağaç bu, nice yıllar meyveye durmuştur. Yılların dili olsa d a anlatsa ağacın hikayesini. Herman Hesse, ‘Ağaçlar’ isimli kitabında şöyle der: “Ağaç anlatır hikayesini, dinlemesini bilene: Gücüm güvenden gelir benim. Atalarımı hiç bilmem ben. Her yıl benden doğan binlerce evladımı tanımam. Tohumun sırrını yaşarım, sonuna dek. Başka tasam yoktur benim. Yaratanın içimde olmasına güvenirim. Uğraşımın kutsallığına inanırım ben. Bu güvenle yaşarım.”

Ağaç, yağan yağmuru bile meyveleri için fırsat bilmiştir. Onu büyük bir sevinçle karşılamıştır. Rüzgârın sertliğinden şikâyet etmemiş, onu toparlanmasına bahane etmiştir. Kar yağınca ise çok mutlu olmuştur. Suyunu yudum yudum içecek, yapraklarını bile doyuncaya kadar besleyecektir. Karacaoğlan, kar tanelerinin inceliklerini ve duruşlarını ortaya koymak adına: “İncecikten bir kar yağar, tozar Elif Elif diye.” diyerek, gönüllerimizi beslemiştir.

Onun için, güneş de ayrı bir huzur kaynağıdır. Açık alanda, onu doya doya içine çeker. Üzerinde, güneşin değmediği hiçbir yer bırakmamaya çalışır. Önce çiçeklenir ağaç. Çiçekleri, göreni çok mutlu eder. Gözler, bayram eder. Çünkü, az sonra doğacak olan lezzetin habercisi sayılır çiçekler. Nihayet meyveye durur ağaç. Meyveleri insana gıda olur. Sadece insan mı, hayvanlar bile istifade eder.

Kuşlar, nağmelerini besler meyvelerle. Günün ilk ışıklarını, harika nağme uyumlarıyla bezerler. Kurtlar ve bütün böcekler, afiyetle yer meyveleri. Dalında veya yere düşmüş, fark etmez. Sonra hizalanırlar, tabiatta onlar için ayrılmış köşelere. Kimi zaman meyvelerin bolluğu, incecik dalı daha da güçsüzleştirir. Zavallı dal, eğildikçe eğilir. Yükünü taşıyamayacak duruma gelince de kırılır.

Kırılmak Yazısı

Kırılmak, tabiata yazılmış bir mecburiyet gibidir. Her incelen kırılıyor, kopuyor, yırtılıyor. İncelmek ve gitmek, ikiz kardeş gibi duruyor. Her yaşayan ölüyor, her yeni de eski oluyor. Dünya, kendi gündeminde dönüyor. Tabiat, sürekli bir deveran halinde ve ilerliyor. Bu deveran boyunca da yükü artan varlık, inceliyor. İnceldikçe, kırılmaya yaklaşıyor. Canlı cansız bütün varlıklar, bu mukadderattan nasibini alıyor. Demir, iplik, kalem ve yaprak… Aklımıza gelebilecek her şey, bu mecburiyete doğru yolculuk ediyor. İncelen, güçsüzleşiyor. Gücünü kaybeden, varlığını yitiriyor.

a fountain pen on a piece of paper

Hikâye Değişiyor

Bütün varlığa yazılan kırılma sebebi incelik oluyorken, Bir tek insanın kırılma sebebi, kabalık oluyor. Kırmanın kaynağı da yine kabalıktır. İnsan kaba olunca, tarumar ediyor. Kabalaşınca, kırıyor. Züccaciye dükkanına giren fil gibi oluyor. Yürüse kırıyor. Dönse kırıyor. Otursa kırıyor. Yunus Emre: “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namazdeğil.” diyerek, günlük yaşantının çokötesinde bir kayıp ihtimalini dahagüçlendiriyor.

Konuşunca, kırıcı oluyor. Söylenmemesi gereken şeyi, söylememesi gereken yerde ve adeta haykırırcasına anlatıyor. Söylenmemesi gereken kişiyi özellikle seçse, neredeyse başarılı bile addedilecek oluyor. Günlük kelimelerle ve günlük bir olaya bile isabet edememesi şöyle dursun! Teşbih de yapamıyor. Başarısızlığını da “Teşbihte hata olmaz.” sözünü, yanlış anlayarak ve yanlış yorumlayarak örtmeye çalışıyor.

Bir çuval inciri yine berbat ediyor. Konuşmadaki başarısızlığı bir kenara! Konuşmamayı da başaramıyor. Sessizliğini koruyamıyor. ‘Söz gümüş ise, sükût altındır’ atasözünü duymamış gibi davranıyor. ‘Biraz dinlenirsem, bu yaşam yolunda daha emin adımlarla ilerleyebilirim’ demiyor. İnsan kaba olunca, kırılıyor da! Bu, ilk bakışta bir tezat gibi görünüyor. Kabalıkla kırıcı olmak, belki örtüşüyor ama! Kabalık ve kırılmak, aynı tabloda resmedilemiyor gibi duruyor. Şöyle ki; İnsanların öğretmenleri, kendi dönemlerinde yaşamış peygamberlerdir. Onlar, davranışlarıyla toplumlarına örnek olmuşlardır.

Konuşurken, inceliğin sınırlarını tahminlerin de ötesine ulaştırmaya dikkat etmişlerdir. Sustukları zaman da aynı esası öğretmeye, devam etmişlerdir. Sözleriyle olduğu kadar, sükûtlarıyla da öğretmişlerdir. Sustuklarında ders vermişler, konuştuklarında da derslerine devam etmişlerdir.

Toplumun bütün kesimlerine ideal olanın nasıllığını göstermişlerdir. Toplumlarının köle olarak tanımladıklarını, son derece sıcak bir dost olarak kabul etmişlerdir. Bir köpek leşine iğrenerek bakanlara, “Ama dişleri çok güzel.” diyerek, önümüze çıkanda bile güzel olanı arama mücadelesinde örnek olmuştur. Çocukla çocuk olmayı, onlarla oyunlar oynayarak başarabilmişlerdir. Çocuğun gündemine girmeyi başarmışlardır. Kuşu ölen 5 yaşındaki çocuğa taziyeye gitmiş ve b u ziyareti sırasında sadece ölen kuşu ve kuşun özelliklerini konuşarak, güzelliklerini konu etmiştir. Bir diğeri; yemek ikram edebilmek için misafir gözler olmuştur.

Bir diğeri de gücünün karşısında bir tane karıncanın bile ezilmemesi için dikkatini seferber etmiştir. Başka bir tanesi; insanlara tavsiye ettiği güzelliklerin onlarca itibar edilmemesine sorumlu olarak, yine kendisini göstermiştir. Allah’tan, kendisini kabahatli göstererek, özür dilemiştir. İncelmenin; kırmaya engel olmasının yanında kırılmamaya, gücenmemeye ve küsmemeye de yardımcı olduğunu yaşayarak örneklendirmişlerdir.

Kabalaşmak ve kabalık görmek, insan ilişkilerinde kırılmanın sebebi gibi algılanabilir. İncelmek ve incelik aramak, toplum yaşamında en doğal insan hakkı olarak değerlendirilebilir. Ama örnekler ortadadır. İncelen insan kırmaz. Çok daha incelenlerin, ne ile muhatap olursa olsun kırılmadığı da ortadadır.

Velhasıl, Varlık âleminde incelmek, kırılmanın habercisi olarak değerlendirilebilir. Kalem, incelince kırılır. Dal, incelince kopar. Kumaş, incelince yırtılır. Bu, tabiatın değişmez kanunu olabilir. Lakin insan, bunun dışında bir imtihana tâbidir. Onun kırması ve kırılması incelikten değil, kabalıktan kaynaklanmaktadır. Örnekler ise ortadadır. Kabalığa muhatap olsa bile kırılmamak, en ideal olanıdır.

Zarafet, insanın yükünü hafifleten en görünmez kuvvettir. Bu sebeple insan için asıl maharet, kalem gibi tükenmeden yazmakta değil; ağaç gibi, yük altında eğilirken bile zarafetini korumakta gizlidir. Zira incelerek kırılmak mukadder olabilir; ama kabalaşarak kırmak, bütünüyle bir tercihtir.