Picture of Hasan Bozgeyikli
Hasan Bozgeyikli

İndekslerin Gölgesinde: Bilginin Haysiyetini Kaybetmek

A+ A-

Türkiye akademisinde son ayların en çok konuşulan başlıklarından biri, YÖK’ün Web of Science’tan Scopus’a geçiş kararı oldu. Süreç, 4 Aralık 2025’te Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki Araştırma Üniversiteleri Değerlendirme Toplantısı’nda YÖK Başkanı Erol Özvar’ın “2026’dan itibaren Web of Science yerine Scopus ile devam edeceğiz” açıklamasıyla resmiyet kazandı. İlk bakışta sadece bir veri tabanı değişikliği gibi görünen bu karar, aslında akademiyi ölçen sistemlerin içerikten çok biçime odaklandığını açıkça ortaya koyuyor. Bu geçiş, yalnızca başka bir indekse değil, son dönemlerde akademinin en büyük sorunu haline gelen bilginin niteliğinden çok etiketini önceleyen bir anlayışın kalıcı olarak yerleştiğini gösteriyor. Bu yeni düzlemin ne anlama geldiğini sorgularken, zihnim beni ister istemez bilginin henüz bu kadar etiketlenmediği eski günlere götürüyor.

2000’li yılların başında akademik hayat bugünkünden çok farklı bir ritimde ilerliyordu. İnternet henüz yaşamımıza egemen değildi; kütüphanelerin sessizliğinde, kitapların ve basılı dergilerin o ağırbaşlı kokusu koridorlara yayılırdı. Bir kaynağa ulaşmak gerçek bir emek isterdi. Doktora yaparken sabahın ilk ışıklarıyla Ankara yollarına düşer, YÖK Tez Merkezi’nin kapısında mesai saatini beklerdim. Sınırlı sayıdaki tezi dar bir zaman diliminde inceleyip, o günün parasıyla hiç de ucuz olmayan fotokopileri çektirmek benim için bilginin her satırına emekle dokunmak demekti. O zamanlar bilgiye ulaşmak zordu ama ulaştığımız bilginin bir ağırlığı, zihinde uzun uzun demlenen bir karşılığı vardı.

Oysa bugün tek tıkla milyonlarca bilgiye erişiyoruz. Dijital bolluk çağında, ironik biçimde, bilginin o eski haysiyetini ve derinliğini özler hâle geldik. Çünkü sayılarla ölçülen, grafiklerle temsil edilen bir akademik performans rejimi içinde; akademik yayınlar artık düşünsel bir derinlik değil, metalaşmış bir üretim nesnesi hâline geldi. Makalenin hangi dergide yayımlandığı, kaç atıf aldığı, hangi indekste yer bulduğu — tüm bunlar, içeriğin kendisinden daha çok önemseniyor. Bilgi, artık bir amacı gerçekleştirmekten çok, bir sistemin sürekliliğini sağlamak için üretiliyor. Haysiyetini ise bu sistemin hızında, tekrarında ve yüzeyselliğinde kaybediyor. Bu değişim, esasen akademik performansın nasıl ölçüldüğüne dair anlayışın kökten dönüşmesiyle başladı.

Aslında her şey, araştırmacıların birbirinin izini sürmesini kolaylaştıracak masum birer “navigasyon sistemi” olarak başlamıştı. 1964’te Eugene Garfield, bugün Web of Science (WoS) olarak bildiğimiz sistemin temellerini attığında amacı, asla bilimsel kaliteyi ölçmek veya akademisyenleri yarıştırmak değildi. Garfield’ın tek bir hayali vardı: Bilgiye erişimi kolaylaştırmak. Bir makalenin hangi kaynaklara atıf yaptığını haritalandırarak araştırmacıların “fikirlerin soyağacını” çıkarmasını, bilginin felsefi köklerine inmesini hedefliyordu.

2004’te sahneye çıkan Scopus ise, yayıncılık devi Elsevier tarafından WoS’un o dönemki katı ve Batı merkezli yapısına bir alternatif olarak sunuldu. Scopus’un vaadi, daha geniş kapsamlı, adeta “bilimin Google’ı” gibi çalışan demokratik bir veri havuzu oluşturmaktı. Ancak zamanla bu pusulalar yol göstermek yerine yol kesmeye başladı. Araştırmacıya kılavuzluk etmesi için tasarlanan bu araçlar, hangi fikrin “değerli”, hangisinin “geçersiz” olduğuna karar veren otoriter birer trafik polisine; bilgi ise bu polislere sunulan “puanlara” dönüştü. Böylece gösterge, gösterilenin önüne geçti; cetvel, ölçtüğü değerden daha kutsal kabul edildi.

Türkiye’de bu dönüşüm özellikle 2000’li yılların başından itibaren belirgin bir şekilde yaşanmaya başladı. 1992 yılında kurulan TR Dizin, başlangıçta ulusal literatürü erişilebilir kılma hedefi taşırken; akademik yükselme kriterlerinde bir baraj haline gelmesiyle birlikte, içerikten çok biçimsel uyuma odaklanan bir ölçütler dizisine dönüştü. Ancak asıl borsa, küresel indekslerle kuruldu. Yıllarca Web of Science (WoS) metrikleri yegâne ölçü kabul edildi; atama, yükseltme, doçentlik ve akademik teşvik sistemleri tamamen bu indeksler üzerine inşa edildi. Bu zorunluluk, akademisyenlerin dilini ve zihnini de değiştirdi. Artık “Literatürdeki boşluğu dolduran nitelikli bir çalışma yaptım” demek yerine, “SSCI’da Q1 yayını yaptım” gibi borsa terimlerini andıran ifadeler duymaya başladık. Yani bilimsel çalışmaların içeriği, yerini etiketin ihtişamına bıraktı.

Oysa gerçekte “SSCI yayını” diye ayrı bir akademik tür yoktur; yalnızca akademik yayın vardır. Ancak biz, bilginin kendisini değil, ona yapıştırılan etiketleri yücelttik. Böylece bilimsel üretimden çok ölçüme dayalı bir rejim ortaya çıktı. Akademisyenler katkılarına göre değil, aldıkları puanlara göre değerlendiriliyor. Bu, akademinin ruhuna zarar veren bir yüzeyselliği beraberinde getirdi.

Tam bu noktada sormak gerekiyor: Peki, neden yılların WoS’u bırakılıp Scopus’a geçiliyor? Cevap, bilimin kalitesinden çok üniversitelerin küresel “pazarlama” stratejisinde gizli. Dünyanın en etkili üniversite sıralamaları olan Times Higher Education (THE) ve QS, değerlendirme karnelerini oluştururken Scopus verilerini temel alıyor. Dolayısıyla WoS’tan Scopus’a geçiş, basitçe daha fazla “hacim” toplamak, görünürlükte öne çıkmak ve sıralamalarda avantaj elde etmek için yapılmış bir hamledir.

İki veritabanı arasındaki fark da tam bu bakış açısını yansıtıyor:

  • WoS: Akademinin eski, katı aristokratı. Kapıları dar, seçici; sadece köklü ve yüksek eşikli dergilere yer veriyor.
  • Scopus: Modern, kapsayıcı kütüphane. Çok daha geniş bir havuza sahip; yerel dergilere, konferans bildirilerine ve özellikle sosyal bilimlerdeki çeşitliliğe daha açık.

Scopus’un bu genişliği, daha çok yayın, daha çok atıf ve dolayısıyla daha yüksek “görünürlük” demek. Özellikle sosyal bilimler ve beşeri alanlarda yerel çalışmaları görünür kılma açısından avantajlı görülüyor – bazıları bunu “daha adil” buluyor. Ancak risk de ortada: Kalite hacme, özgünlük yayın sayısına dönüşebilir.

YÖK’ün tercihi, üniversitelerimizin “Biz çok iyiyiz” demek yerine “Dünya bizi sayıca daha iri görsün” demeyi seçtiğini gösteriyor. Şimdilik bu değişim sadece araştırma üniversitelerinin izleme sürecini kapsıyor gibi görünüyor; ancak tecrübelerimiz gösteriyor ki bu tür merkezi kararların zamanla doçentlik, teşvik ve atama kriterlerine sıçraması kaçınılmazdır.

İronik olan, bu tür metrik rejimlerinin sadece bizim değil, küresel akademinin de kanayan yarası olması. Ancak dünya, bizim içinde kaybolduğumuz bu sayısal labirentten çıkış yollarını yıllar önce tartışmaya başladı. Harvard, Stanford ve Cambridge gibi öncü kurumlar, bu metriksel tiranlığın bilimsel niteliği zayıflattığını görerek DORA’yı (San Francisco Araştırma Değerlendirme Deklarasyonu) imzaladılar. Bu deklarasyonda açıkça şu söyleniyor: “Dergi etki faktörlerini (WoS/Scopus puanlarını) bireysel bilim insanlarının değerini ölçmek için kullanmayın.”

Aynı şekilde 2015’te Nature dergisinde yayımlanan Leiden Manifestosu, metriklerin bilimi yönetmemesi, sadece ona rehberlik etmesi gerektiğini savunuyor. Batı’da artık bir akademisyene “Kaç yayının var?” yerine, “Hangi problemi çözmeye çalıştın, alanında neyi değiştirdin?” soruları yöneltiliyor. Leiden Manifestosu bilginin niceliğe feda edilmesine karşı bir “dur” ihtarı niteliğinde. Manifestoda yer alan 10 temel prensip, aslında bugün akademik dünyada hepimizin hissettiği o derin rahatsızlığı bilimsel bir zeminde sistematikleştiriyor:

  • Uzman Yargısı Esastır: Nicel ölçümler sadece niteliksel uzman yargısını desteklemeli, asla onun yerine geçmemelidir (Prensip 1).
  • Misyon Odaklılık: Değerlendirme, kurumun veya araştırmacının özgün misyonuna göre yapılmalıdır; “tek model herkese uyar” anlayışı bilimi çoraklaştırır (Prensip 2).
  • Yerelliğin Haysiyeti: Yerel ve ulusal araştırmalar korunmalı; İngilizce olmayan yayınlar sırf dili nedeniyle değersizleştirilmemelidir (Prensip 3).
  • Alan Farklılıkları: Alanlara göre yayın ve atıf pratikleri farklıdır; bir sosyal bilimcinin h-indeksi, doğası gereği bir tıpçıdan farklı tartılmalıdır (Prensip 6).
  • Oyunlaştırma (Gaming) Riski: Göstergelerin sistemik etkileri öngörülmelidir; tek bir göstergeye odaklanmak, sistemi “puan toplama oyununa” davet eder (Prensip 9).
  • Sürekli Denetim: Ölçüm araçları ve göstergeler, bilimin doğasına zarar verip vermediğini anlamak için düzenli olarak gözden geçirilmelidir (Prensip 10).

YÖK’ün Scopus tercihi, tam da bu prensipler ışığında sorgulanmalı: Hedefimiz gerçek bir bilimsel katkı mı, yoksa sadece istatistiksel bir hacim artışı mı? Scopus’un genişliği yerel araştırmalara alan açma potansiyeli taşısa da bu geçiş eğer sadece “sayı odaklı” bir mantıkla yürütülürse; bilimin kalitesini değil, sadece şişkinliğini ödüllendirmiş oluruz.

Burada durup sormak gerek: Scopus’un geniş kapılarından girip gerçekten daha görünür mü olacağız, yoksa sadece sayıların şiştiği yeni bir labirente mi düşeceğiz? Belki de asıl labirent sayıların çokluğu değil, prensiplerin eksikliğidir. DORA ve Leiden Manifestosu gibi küresel çağrılara kulak verip, Türkiye’de de değerlendirmeyi “nicelik” odaklı değil; nitelik yani içerik odaklı hale getirmenin vakti geldi de geçiyor.

Sonuç olarak; bu indeks labirentlerinde kaybolmadan önce, o eski fotokopi kokusunu ve bilginin demlenme süresini hatırlamakta fayda var. Çünkü o kokuda, bugünkü steril puan tablolarında bulamadığımız bir şey vardı: Haysiyet.