İnsana Verilen Değer
- Tarih:
İnsan hayatı, sürekli bir mücadele ile geçiyor. Yapmak ile yapmamak arasındaki mücadele, canlılığını her zaman korumaya devam ediyor. İşlerimizi gerçekleştirme yolculuğumuzun nabzı, sürekli canlı kalıyor. Müspet bir sonuç aldığımızda seviniyoruz. Menfi sonuç gördüğümüzde, kalbimizin daraldığını gözlemliyoruz. Bu hayat mücadelesinde, irademiz dışında kalan bazı adımlarımız da vücut bulmuyor değil! Onları da yol kazası hükmünde değerlendiriyoruz. Yoldayız; kaza ihtimali hep oluyor ama bu ihtimal bizi yoldan alıkoymuyor. Yol kazalarının olmaması için bütün dikkatimizi seferber ediyoruz. Olduğu zaman da yolun sahibinin derin merhametine sığınmamız gerektiğini hatırlıyoruz.
Mutlaka Yardım Alıyoruz
Günlük işlerimizi yaparken, bazen yardım almak zorunda kalıyoruz. Yardım olmadan, işimizin sonuca ulaşmayacağını görüyoruz. Bunu, kendi varlığımızdan aldığımız ilhamla da gerçekleştiriyoruz.
İşimize giderken ayağımızın yardımı olmaksızın bunu başaramayacağımız, inkâr edilemez bir gerçektir. Gülün harika kokusu için, burnumuzun yadsınamaz yardımına ihtiyaç duyuyoruz. Kalemle yazı yazmayı öğreniyoruz. Bilmediklerimizi de bazen gözümüzün, bazen kulağımızın yardımıyla öğrenmiş oluyoruz.
Ufkumuzu zenginleştirmesi ve algımızı zinde tutması için de kâinata bakmak ve ders almak zorunda kalıyoruz. Futbol oynarken, kaleyi bir arkadaşımızın korumasının yanında bize topu atacak bir başka arkadaşın yardımına da ihtiyaç duyuyoruz.
Vida sıkarken, tornavidanın varlığını önemsiyoruz. Tornavida yardımı olmadan da işimizi sonuçlandırabiliriz belki ama zorlanmak istemiyoruz. Peki, insan? İnsan da sadece işimizi kolaylaştıran bir araç gibi mi görülmeli, yoksa başlı başına değer verilmesi gereken bir varlık olarak mı ele alınmalıdır?

Yardım Almanın Keyfi
Bazen yardım, sadece kolaylaştırmaz; aynı zamanda anlam da kazandırır. Yaptığımız bazı işler var ki, aldığımız yardım bu uğraşlarımıza anlam kazandırıyor. Çünkü yardım, bu uğraşların adeta bel kemiği haline geliyor. 3 top bilardo oyunu sırasında; büyük bir senkronizasyonla topların birbirine teması, oyuncuya ekstra puan kazandırıyor.
Bunun yanında bir de oyunu keyifli hale getiriyor. Bilenler için, sanki bir sanat eseri vücuda geliyor. Profesyonel futbol müsabakalarında, skorun yanında bir de topla oynama yüzdeleri tespit ediliyor. Bu da bazı değerlendirmeler açısından skor kadar önemli görülüyor.
En azından futbolcuların, futbol kabiliyetleri açısından fikir veriyor. Sadece skoru değerlendirdiğimizde, bir takım maçı kaybetmiş olabilir. Ama topla oynama yüzdelerine baktığımızda, bazen skorla tezat bir manzara ortaya çıkıyor. Topla daha çok temas eden takımın yenildiğini gördüğümüzde şaşırıyoruz. Oyundan keyif alanın ve seyirciye harika bir müsabaka izletenin, mağlup olduğunu anlıyoruz. Bu maharetlerinin, bugün olmazsa yarın, bir gün mutlaka o takımı mutlu edeceğini tahmin edebiliyoruz.
Öğrenciliğimiz sırasında, matematik dersinde denklem konusunu işlemişizdir. Konuyu anlama derecemizi tespit etmek için konuya dair sorular da çözmüşüzdür. Ders sırasında X’in v e Y’nin bulunduğu işlemi çözmeye gayret ederiz. Ama bilinmeyenlere mutlaka bir değer vermeden, sonuca ulaşamayız. Bir matematiksel işlemi sonucu ulaştırmak için bile olsa, değer vermek zorunda kalırız. Hem de matematiksel olmayan x’i ve y’yi, matematiksel olarak değerli görür ve onları aslında olmadıkları bir sayı gibi hesap ederiz.
Değer Vermek Zorundayız
Böylelikle, sırf sonuca ulaşmak için bile olsa değer vermeyi tecrübe ediyoruz. Değerin ne demek olduğunu anlıyoruz. Üstelik bunu, açıkça değeri olmayana yapıyoruz. Bu yaptığımızı da açık bir gereklilik olarak değerlendiriyoruz. Aksi takdirde sonuca ulaşamıyoruz. Peki, ya insan! İnsan, günlük hayat içinde değeri hak etmiyor mu? İnsanın değeri de değer verdiği şeylerle ölçülüyor. İkbal, para, koltuk… ya da insan.
Toplumu oluşturan ailenin de en temel yapı taşı olan insan, değer görmeyi hak ediyor. Hayatın karmaşasında insan, bazen değer vermez ve değeri hak etmez bir noktaya geliyor-hatta getiriliyor. Çok yazık oluyor.
Halbuki insanın bu değeri hak ettiğini hatırlatacak binlerce şey, hem de her gün, kendini gösteriyor. Güneş, doğmaktan vazgeçmiyor. Rüzgâr, esmekten yorulmuyor. Kalp, insan vücudundaki çarpıntısına hiç ara vermiyor. Nefes; biz uyurken bile yolculuğuna devam ediyor. Kar, kristal dokusundan asla vazgeçmiyor. Yağmur, ipeksi dokunuşuna artık gerek olmadığı kanaatine hiç gelmiyor.
John Ruskin şöyle diyor: “Bir şeyi gerçekten görmek, ona değer vermekle başlar.” Her an meydana gelen böylesi mükemmellikleri görebilmeli ve onlarla uyumlu yaşayabilmeliyiz. Dünya dönüşüne, sessiz sedasız devam ediyor. Yıldızlar, parıltısını ihmal etmiyor. Ay, gönüllere dokunan yansımasını sürdürüyor.
Karınca, ayak sesleri ile bile olsa insanı rahatsız etmemek için var gücüyle mücadele ediyor. Belki de bu uyumu en iyi anlatanlardan biri olarak Hermann Hesse, ne güzel söylüyor: “Ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık. Kendisi dışında başka bir şey olmayı arzulamaz. Yurt budur, mutluluk budur.”
İnsan üzerine böylesi bir mükemmellik inşa ediliyor. İnsana da bu mükemmelliği farkındalığıyla ve davranışlarının kainatla uyumuyla sürdürmek yakışıyor. Şunu unutmamak gerekir ki; “Kalp, ancak değer verdiği şeylerle genişler.” Tıpkı kendisine değer verildiği gibi, insanın da değer vermeyi alışkanlık haline getirmesi icap ediyor.
Umulur ki bu değer veriş, insana da şifa olur. Camının önüne kadar gelmiş olan kuşun harika sesini duymalı insan. Kelebekteki mükemmel desenleri görebilmeli. Bebeğin, harika kokusuyla anlatmak istediğini hissedebilmeli. Simone Weil şöyle diyor: “Sevgi, dikkat demektir. Dikkat ise değerin en saf hâlidir.” Kâinata dokunuştaki hassaslığı algılayabilmeliyiz.
İnsan, hayatın yollarında yürürken yalnızca yol almaz; aynı zamanda neye değer verdiğini ve duruşunu inşa eder. İnsan; değer görmeyi hak eder ama değer vererek de insan kalır. Değer vermek, sadece bir tercih değil, bir yöneliştir.
Verilen değer, kalbin yönünü tayin eder. Nasıl ki bir denklemin çözümü için bilinmeyenlere değer vermek gerekiyorsa, hayatın anlamına ulaşmak için d e insanın kendine, diğer insanlara ve varlığa değer vermesi gerekir. Çünkü değer verilmeyen hiçbir şey, hak ettiği anlamı kazanamaz. Ve insan, ancak değer verdiği kadar insan kalır.




