Picture of Emrullah Öztürk
Emrullah Öztürk

İnsanlık, Adalet ve Sorumluluk Üzerine

A+ A-

Doç. Dr. Ufuk Bircan ile Söyleşi

Röportaj: Doç. Dr. Ufuk Bircan

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk

Savaşlar yalnızca şehirleri yıkmıyor; insanın insana bakışını, adalet duygusunu ve ortak vicdanın dilini de tahrip ediyor. Belki de bugün yaşadığımız en büyük kırılma, ölümün ve acının kendisinden çok, bunlara giderek daha az şaşırıyor oluşumuz. Ekranlardan dünyanın bütün acılarına tanıklık ederken, bir çocuğun ölümünü birkaç saniyelik bir görüntüye, binlerce insanın kaybını bir istatistiğe dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Görüntü çoğalırken duyarlılığın azalması, çağımızın en çarpıcı ahlaki paradokslarından biri olarak önümüzde duruyor.

Peki böylesi bir dünyada ahlakın, adaletin ve düşüncenin sorumluluğu nedir? Hukuk, vicdandan bağımsız olarak adaleti tesis edebilir mi? Zalim ile mazlum arasındaki eşitsizlik karşısında tarafsızlık gerçekten tarafsızlık mıdır? Sürekli tanıklık etmek merhameti diri mi tutar, yoksa zamanla bizi acıya karşı duyarsızlaştırır mı? Ve belki bütün bu soruların merkezinde duran daha temel mesele: İnsan, kendisinden olmayanın acısını hâlâ kendi acısı kadar gerçek kabul edebiliyor mu?

Doç. Dr. Ufuk Bircan ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, 7 Ekim sonrasında Gazze üzerinden görünür hâle gelen küresel ahlak krizini yalnızca siyasal gelişmeler bağlamında değil, felsefe, İslam ahlakı, insan hakları, adalet ve bireysel sorumluluk ekseninde konuştuk. Platon’dan Hannah Arendt’e, Levinas’tan Susan Sontag’a, Ziya Gökalp ve Mehmet İzzet’ten çağdaş düşüncenin tartışmalarına uzanan geniş bir çerçevede; kötülüğün kendisinden ziyade kayıtsızlığın, savaşın yıkımından ziyade ortak ahlak dilinin aşınmasının ve bilgi çağında tanıklığın sorumluluğunun izini sürdük.

E.Ö. 7 Ekim’den sonra dünya düzenine baktığınızda, sizi en çok endişelendiren ahlaki kırılma nedir? Savaşın kendisi mi, ona verilen tepkiler mi, yoksa yaşananların giderek normalleşmesi mi?

U.B. Beni en çok kaygılandıran, yaşananların giderek normalleşmesidir. Savaş, insanlık tarihi boyunca hep dehşet vericiydi ve savaşla ilgili tepkiler de her zaman çelişkili olmuştur. Fakat asıl tehlikeli olan, bir çocuğun ölüm görüntüsünün artık nefesimizi kesmemeye başlamasıdır. Ahlaki hayat, kötülük karşısında sarsılabilme kapasitemize dayanır sarsılmayı yitirdiğimizde vicdan da körelir. Hannah Arendt’in ‘düşüncesizlik’ dediği hâl tam da budur: Kötülüğü olağan bir arka plan gürültüsüne dönüştüren o alışkanlıktır. Bugün rakamlar büyüdükçe duyarlılığın azalması, bir toplumun ahlaki bağışıklığının çöküşüne işaret eder. Burada evrensel bir ölçüye dayanmak zorundayız. Bombalar altındaki Gazzeli çocuklar için masum bir hayatın yitişi karşısında irkilmeyi bıraktığımız an kendi insanlığımızı da yitirmeye başlarız. Normalleşme, vicdanın anestezisidir normalleşme, en sessiz, en sinsi ve bu yüzden en yıkıcı kırılmadır. Savaşın kendisi bir felakettir ama felaketi sıradan saymaya başlamak, felaketten daha derin bir çöküştür. 7 Ekim’den sonra ortaya çıkan tablo bize şunu net bir şekilde göstermiştir: Mesele sadece bir coğrafyadaki savaş değil, küresel vicdanın ve ahlakın imtihanıdır. Savaşın kendisi büyük bir yıkımdır verilen ikiyüzlü tepkiler adalet duygusunu katletmiştir ancak yaşananların normalleşmesi insanlığın ruhunu öldürmektedir. İslam’ın bize yüklediği sorumluluk ne pahasına olursa olsun hakkı haykırmak, mazlumun yanında durmak ve bu kanıksama zırhını kırarak vicdanları diri tutmaktır. Çünkü tepkisiz kaldığımız her zulüm, yarın kendi kapımızı çalacak ahlaki çürümenin zeminini hazırlar.

E.Ö. Gazze ve İsrail bağlamında yaşananları yalnızca uluslararası hukukla açıklamak yeterli mi? Yoksa hukukun öncesinde konuşmamız gereken daha temel bir ahlak problemi mi var?

U.B. Hukuk gereklidir ama tek başına yetersizdir. Çünkü hukuk, kendisinden önce gelen bir ahlaki mutabakatın billurlaşmış hâlidir. Yalnızca hukuki-teknik terimlerle (orantılılık, tanımlar, istisnalar) tartıştığımızda, çoğu zaman daha temel soruyu çoktan geride bırakmış oluruz. Bu, adil mi? Hukukun öncesinde vicdan ve ötekinin insanlığını tanımak vardır. İslam ahlakının “bir cana kıyan, bütün insanlığı öldürmüş gibidir” (Mâide, 32) ilkesi ile evrensel insanlık etiği bu noktada buluşur. Masum hayatın dokunulmazlığı, hiçbir siyasi gerekçeye feda edilemez. Bugün tanıklık ettiğimiz kriz, hukukun teknik bir yetersizliğinden ziyade, hukuku uygulayacak ve denetleyecek olan küresel vicdanın ve ahlaki pusulanın çöküşüdür.Hukuku ahlaki temelinden kopardığımızda, o hukuk güçlünün elinde bir araca dönüşür. Aynı fiil, kimin işlediğine göre bir yerde suç başka yerde meşru savunma sayılır. Bu yüzden önce ahlaki dili yeniden kurmalıyız. Hukuk, adaletin dilidir ama adaletin kendisi hukuktan değil insan onuruna duyulan saygıdan doğar. Ahlak zemini çökmüşse en kusursuz hukuki metin bile adaleti getirmez. İslam ahlakında insan, inancından veya ırkından bağımsız olarak sırf insan olması hasebiyle “mükerrem” (onurlu) kılınmıştır. Oysa bugün uluslararası düzen, insan hayatı arasında örtük bir değer hiyerarşisi kurmuştur. Batılı veya egemen gücün müttefiki olan bir sivilin hayatı “dokunulmaz” kabul edilirken, Gazze’deki bir çocuğun, kadının veya sivilin ölümü “istatistiksel bir detay” veya “kaçınılmaz yan hasar” olarak kodlanmaktadır. Bu durum hukukun değil çifte standartlı ahlaki çürümenin bir sonucudur. İslam adalet anlayışının temeli, Hz. Ebu Bekir’in halife seçildiğinde söylediği şu ilkeye dayanır: “İçinizde en zayıf olanınız, hakkını alıp teslim edinceye kadar benim yanımda en güçlü kimsedir”. Uluslararası hukuk ise teoride adaleti vadetmesine rağmen, pratikte güçlü olanın hukuku eğip bükebildiği bir güç aygıtına dönüşmüştür. Bugün dünya, yeni uluslararası sözleşmelerden ziyade, insanlığı yeniden “insan” kılacak, güce değil hakka tapan, mazlumun kimliğine bakmaksızın adaleti ayakta tutan küresel bir ahlak devrimine muhtaçtır. Ahlakın olmadığı bir dünyada hukuk, zalimlerin elinde bir mazeret, mağdurların gözünde ise boş bir vaatten öteye geçemez.

E.Ö. Platon’un erdem anlayışı açısından düşündüğümüzde, bugün devletlerin kararlarında hikmet, ölçülülük ve adalet erdemlerinden hangisinin en çok eksildiğini düşünüyorsunuz?

U.B. Platon’un Devlet’inde adalet, her parçanın kendine düşen işi uyum içinde yapmasıdır. Ölçülülük ise aşırılığı dizginleyen erdemdir. Bugün en çok eksilen bana göre ölçülülüktür ve onunla birlikte adaletin çökmesidir. Çünkü ölçü kaybolduğunda yani sınır tanımayan bir güç kullanımı, orantısızlık ve ne pahasına olursa olsun mantığı devreye girdiğinde herkese hakkını vermek anlamındaki adalet de imkânsızlaşır. Hikmet (bilgelik) ise ölçüden ve adaletten koptuğunda bilgelik olmaktan çıkar salt kurnazlığa, yani soğuk bir reelpolitiğe dönüşür. Platon’un asıl uyarısı da buydu diye düşünüyorum. Erdemler birbirinden ayrılamaz biri eksildiğinde diğerleri de yozlaşır. Ölçüsüz güç, kendini akıl ve zorunluluk kılığında sunar oysa bu, ruhun ve devletin dengesinin bozulmasıdır. Devletlerin kararlarında bugün gördüğümüz şey çoğu zaman hikmet görünümlü bir hesapçılığın, ölçüyü ve adaleti gölgede bırakmasıdır. Erdem, güçle değil sınır bilinciyle başlar. Görünürde bugün en çok aradığımız ve feryat ettiğimiz şey “Adalet”tir. Ancak Platon’un erdem mimarisine baktığımızda, adaleti doğuracak olan kök erdem Hikmet’tir. Platon’a göre hikmet, sadece bilgi sahibi olmak veya stratejik zekâ göstermek demek değildir. Hikmet; neyin “iyi” olduğunu bilmek, eylemlerin nihai amacını insanlığın ve hakikatin hayrına göre tayin edebilmektedir. Bugün devletleri yöneten akıl, hikmetten yoksun bir araçsal akla dönüşmüştür. Bugün devletler güç, teknoloji ve zenginlik bakımından insanlık tarihinin en zirve noktasındadır. Ancak “neyin iyi, neyin doğru ve neyin adil” olduğuna dair metafizik ve ahlaki pusulalarını (hikmeti) kaybettikleri için, ellerindeki bu devasa gücü yıkım, zulüm ve adaletsizlik üretmek için kullanmaktadırlar. Dolayısıyla bugün küresel siyasette en çok eksilen şey gücü hakikatin emrine veren insan onurunu tüm çıkarların üstünde tutan Platoncu anlamda bir “Hikmet”tir. Platon, “Filozoflar kral ya da krallar filozof olmadıkça kentlerin yüzü gülmez” derken tam olarak bunu kasteder. Hikmetin olmadığı yerde devlet aklı, kaba gücün ve tiranlaşan arzuların hizmetkârına dönüşür.

E.Ö. Modern dünyada ‘tarafsız kalmak’ gerçekten ahlaki bir tutum olabilir mi? Yoksa bazı durumlarda sessizlik de ahlaki bir tercih ve hatta sorumluluk mudur?

U.B. Burada ince bir ayrım yapmak gerekir. Zalim ile mazlum arasında ‘tarafsızlık’, çoğu zaman Desmond Tutu’ya atfedilen sözle, aslında zalimin tarafını tutmaktır. Çünkü eşit olmayan bir ilişkide sessizlik, güçlünün lehine işler. Kitlesel bir sivil acı karşısında ‘ben karışmam’ demek genellikle yanlış olanıdır. Ancak sessizliğin de iki türü vardır. Korkudan, çıkardan ya da rahatını bozmama arzusundan doğan sessizlik suç ortaklığıdır. Buna karşılık, meselenin karmaşıklığı önünde alçakgönüllülükten ya da linç kültürüne, nefret diline katkı vermemek için susmak, sorumlu bir sükût olabilir. Buradaki ölçüt şudur: Benim tavrım kimi koruyor güçlüyü mü, kırılganı mı? Adaletsizliği görünür kılıyor mu, yoksa üstünü mü örtüyor? Tarafsızlık bir yöntem olarak değerli olabilir ama insanlık suçları karşısında bir kayıtsızlık kılıfına dönüştüğünde, ahlaki bir tutum olmaktan çıkar. Kimi zaman konuşmak farzdır kimi zaman da dehümanizasyona ortak olmamak için susmak en dürüst sözdür. Modern dünya herkesin her konuda anında beyan vermesini, bir saf seçmesini ve bunu sosyal medyada ilan etmesini şart koşar. Oysa Byung-Chul Han’ın deyimiyle “şeffaflık ve gürültü toplumunda”, sırf takımdan sayılmak için içi boş sloganlar atmaktansa, derinlikli bir duruş için sessiz kalıp eyleme (yardım etmeye, çalışmaya) odaklanmak çok daha ahlaki bir tutumdur. Özetle, modern dünyada sessizliğin ve tarafsızlığın ahlaki bir değer taşıyıp taşımadığı konuyla olan mesafeniz ve durumun netliği ile ölçülür. Açık bir insani trajedi, soykırım ve zulüm karşısında tarafsızlık veya sessizlik kesinlikle ahlaki değildir. Bu durum suça ortaklık ve ahlaki çürümedir. Karanlık, muğlak, manipülatif ve bilgiye dayanmayan tartışmalarda susmak ve acele karar vermemek ahlaki bir zorunluluktur. Gündem ne kadar gürültülü olursa olsun, insanın asıl ahlaki görevi ne kulakları sağır eden koroya uymak için rastgele bağırmak ne de gözlerinin önünde işlenen vahşete karşı başını kuma gömmektir. Hakiki duruş; hakikatin tarafında olup vicdanın sesini yükseltmektir.

E.Ö. Sosyal medya çağında acıya sürekli tanıklık ediyoruz. Sürekli görüntü tüketmek vicdanı diri mi tutuyor, yoksa zamanla merhameti aşındırıyor mu?

U.B. Sosyal medya çağında her gün akıllı telefon ekranlarımızdan savaşlara, katliamlara, doğal afetlere ve bireysel trajedilere canlı yayında tanıklık ediyoruz. Felsefe, sosyoloji ve psikoloji literatüründe bu durum “Ekranize Edilmiş Acı” veya Susan Sontag’ın ifadesiyle “Başkalarının Acısına Bakmak” olarak tanımlanır. Görünürde acıyı görmek vicdanı uyandırmalıdır ancak sürekli ve kontrolsüz görüntü tüketimi, zamanla vicdanı diri tutmak bir yana merhameti aşındıran ve duygusal felç yaratan bir mekanizmaya dönüşür.

Acıya sürekli tanıklık etmekteikisi de mümkündür ve tam da bu ikircikli yapı, çağımızın ahlaki sınavıdır. Bir yanda tanıklık, vicdanı uyanık tutabilir; görmezden gelmeyi zorlaştırır, uzaktaki acıyı yakınımıza taşır. Öte yanda sürekli görüntü akışı, ‘merhamet yorgunluğu’ üretebilir ve acıyı bir gösteriye, hatta tüketim nesnesine dönüştürebilir. Susan Sontag’ın ‘Başkalarının Acısına Bakmak’ta gösterdiği gibi, görüntünün bolluğu duyarlılığı köreltebilir. Asıl tehlike, imgenin eylemin yerine geçmesidir. Ekranı kaydırırız, bir an üzülürüz, sonra geçeriz ve bu ‘hissetme’, sorumluluğun yerine ikame edilir. Oysa tanıklık, ancak bir bağlılığa, bir eyleme dönüştüğünde ahlakidir. Aksi hâlde acıya bakmak, giderek bakmaya alışmaya, bakmaya alışmak da hissetmemeye dönüşür. Ekranın merhameti diri tutması, gördüğümüzün bizi bir şey yapmaya (yardıma, sahiciliğe, hakikati savunmaya) çağırmasına bağlıdır. Görüntü çoğaldıkça vicdanın azalması, çağın en sessiz trajedisidir. Özetle sürekli ve kontrolsüz görüntü tüketmek merhameti nasırlaştırır. Vicdanı diri tutan şey gözün gördüğü dehşetin çokluğu değil o dehşet karşısında kalbin gösterdiği ahlaki direnç ve elin uzattığı somut faydadır.

E.Ö. Bugün sıradan bir bireyin sorumluluğu nedir? Bir savaşın tarafı olmayan bir insan, ahlaki olarak ne yapabilir; neyi yapmadığında sorumluluk altına girer?

U.B. İslam düşüncesinde ve ahlakında “tarafsızlık” veya “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışının bir karşılığı yoktur. Çatışma bölgesinin binlerce kilometre uzağında yaşayan, elinde ne siyasi bir güç ne de askeri bir yetki bulunan sıradan bir Müslüman, coğrafi olarak savaşın tarafı olmasa da ahlaken hakkın ve hakikatin tarafındadır. Sıradan bireyin elinde sanılandan daha fazlası vardır. Öncelikle dürüst tanıklık vardır ki yaşananı çarpıtmadan görmek ve görmezden gelmemektir. İkincisi, hiçbir tarafı insanlıktan çıkarmamak nefret ve dehümanizasyon diline ortak olmamak. Üçüncüsü, adaletsizliğe karşı sözünü söylemek, kırılganın yanında durmak, imkânı ölçüsünde yardım etmek ve propagandaya karşı uyanık olmak. Levinas’ın dediği gibi, sorumluluk ötekinin yüzüyle, onun çağrısıyla başlar yani cevap verebilme gücümüz olan her yerde sorumluluk doğar. Birey, bir savaşı durduramadığı için değil yalan söylediğinde, zulmü alkışladığında ya da elinden bir şey gelirken kayıtsız kaldığında sorumluluk altına girer. Bizden dünyayı kurtarmamız istenmiyor bizden istenen, vicdanımıza ihanet etmememizdir. Küçük görünen dürüstlük edimleri doğru bilgi paylaşmak, mazlumun sesini duyurmak, ayrım yapmadan acıya saygı göstermek, ahlaki dünyayı ayakta tutan sütunlardır. Sorumluluk, kudretle değil, cevap verebilme iradesiyle ölçülür. Sıradan bir birey dünyayı tek başına değiştiremez, savaşları tek celseyle bitiremez. Ancak kendi gücünün yettiği alanda ne yaptığından hesaba çekilecektir. Nemrut Hz. İbrahim’i ateşe attığında, ağzında bir damla suyla ateşe koşan karıncaya “Senin bu suyun bu devasa ateşi söndürmeye yetmeyeceğini bilmiyor musun?” dediklerinde, karınca şu cevabı vermiştir: “Evet biliyorum, ama en azından hangi tarafta olduğum belli olsun.” Sıradan bir Müslümanın bugün üzerine düşen nihai ahlaki sorumluluk, safını netleştirmek, gücü yettiğince zalimin karşısında durmak, mağdura el uzatmak ve dünyevi sonuç ne olursa olsun hakikatin şahidi olmaktır.

E.Ö. Sizce çağımızın en büyük ahlak problemi kötülük mü, kayıtsızlık mı? Hangisi toplumları daha derinden yaralıyor?

U.B. İslam düşünce medeniyeti ve ahlak felsefesi (ilmü’l-ahlâk) açısından bakıldığında, çağımızın en büyük ve en yıkıcı ahlak problemi kötülüğün kendisinden ziyade “kayıtsızlık”tır. Kötülük her devirde var olan, somut ve sınırı belli bir tahribattır. Oysa kayıtsızlık, kötülüğün yayılmasına, zemin bulmasına ve sıradanlaşmasına imkân tanıyan zihinsel ve ruhsal bir felç halidir. Toplumları asıl derinden yaralayan ve çürüten şey, kötülüğün varlığı değil iyilerin ve çoğunluğun o kötülük karşısında sergilediği tepkisizliktir.

Çağımızın en derin yarası kayıtsızlıktır. Elie Wiesel’in ifadesiyle, sevginin zıddı nefret değil, kayıtsızlıktır. Kötülük gürültülüdür ama sınırlıdır kayıtsızlık ise sessiz ve engindir üstelik kötülüğün içinde yeşerdiği topraktır. Nefret, hiç değilse ötekini hâlâ görür, onunla bir ilişki içindedir fakat kayıtsızlık ötekini büsbütün siler yok sayar. Bir toplum, açık kötülükle yüzleşip onu adlandırabildiğinde ona direnebilir fakat umursamazlık normalleştiğinde direnecek zemin kalmaz. Tarihin en büyük felaketleri, yalnızca birkaç ‘canavarın’ eseri değil milyonlarca sıradan insanın ‘beni ilgilendirmez’ demesiyle mümkün olmuştur. Bu yüzden toplumları asıl çökerten şey kötülüğün varlığından çok iyilerin sessizliği ve ilgisizliğidir. Kötülüğe karşı öfke duyabiliriz; ama kayıtsızlığa karşı önce kendi içimizde uyanık olmalıyız. Merhametin aşınması, bir uygarlığın en sessiz ölümüdür. İslam düşünce medeniyeti açısından kötülük bir yara, kayıtsızlık ise vücudun kangren olmasıdır. Yara tedavi edilebilir ancak organ hissetmeyi kestiğinde canlılığını yitirir. Bugün dünyada yaşanan vahşetleri, adaletsizlikleri ve sömürüyü ayakta tutan şey zalimlerin sayısı veya gücü değildir milyarlarca insanın ekran başındaki sessiz, pasif ve kayıtsız tanıklığıdır. Bu yüzden toplumları derinden yaralayan ve insanlığı ruhen çürüten asıl büyük ahlak problemi kayıtsızlıktır.

E.Ö. İnsan hakları söyleminin evrenselliği, son yıllardaki savaşlar ve özellikle Gazze süreciyle birlikte ciddi biçimde tartışılıyor. Sizce evrensel değerler gerçekten evrensel mi, yoksa güç ilişkileri tarafından mı belirleniyor?

U.B. Öncelikle bu sorunun kendisi bile, yarım asırdır haykırdığımız büyük hakikatlerin nihayet anlaşılmaya başlandığının en açık ispatıdır. Siz bugün Batı’nın “insan hakları”, “evrensel değerler”, “uluslararası hukuk” dediği kavramların Gazze’deki katliamlar ve soykırım karşısında nasıl yerle bir olduğunu görüyorsunuz. Siyonizm ve Batı tefekkürü, kendi menfaatinden başka hiçbir kutsalı tanımaz!” Bakınız, ortada çok net bir hakikat var. “Evrensel İnsan Hakları” dedikleri şey, evrensel falan değildir! Bu kavramlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist güçler tarafından kurulmuş Siyonist Küresel Düzenin tatlı niyet beyanlarından ibarettir. Birçok kimse diyor ki: “Canım, Batı kendi değerleriyle çelişiyor, çifte standart uyguluyor.” Batı çifte standart uygulamıyor. Batı zihniyeti doğası gereği böyle işler. Çünkü Batı medeniyetinin temelinde iki yanlış anlayış vardır: Hakkı Güçte Gören Anlayış ve Çifte Standartlı İnsan Anlayışı. Çözüm, Batı’nın kokuşmuş değerlerinin peşinden koşmak değil, kendi medeniyet köklerimize dönmektir. İslam medeniyetinde hak, güçlü olana göre değil Allah’ın yarattığı her varlığa adil ve şartsız tanınan kutsal bir emanettir. Bizim medeniyetimizde insan, “mükerrem”dir. İnsan onuru, Batı’nın ya da herhangi bir merkezin imtiyazı değildir bütün insanlığın ortak mirasıdır. Evrenselliğin ölçütü, en zayıfın haklarını, bunu savunmanın en zor ve en maliyetli olduğu yerde de koruyabilmektir.

E.Ö. Türk düşünce tarihinde Mehmet İzzet, Ziya Gökalp gibi isimlerin toplum, ahlak ve devlet üzerine tartışmaları bugün bize nasıl bir perspektif sunabilir? Bu miras güncel krizleri anlamada hâlâ yol gösterici olabilir mi?

U.B. Türk düşünce tarihinin II. Meşrutiyet ve Erken Cumhuriyet dönemleri, tıpkı günümüzde olduğu gibi devasa bir toplumsal dönüşüm, kimlik krizi ve devletin yeniden yapılanması sancılarına sahne olmuştur. Bu dönemin en özgün zihinlerinden Ziya Gökalp ve Mehmet İzzet’in toplum, ahlak ve devlet üzerine yürüttüğü tartışmalar, bugün yaşadığımız küresel ve yerel krizleri anlamada bize sığ sarsıntılardan uzak, son derece köklü bir perspektif sunmaktadır. Bu isimler bize, ahlakı ve toplumu birlikte hem kendi kültürüne kök salmış hem de evrensele açık biçimde düşünmenin bir modelini sunar. Ziya Gökalp’in hars (kültür) ile medeniyet ayrımı hem köksüz bir taklitçiliğe hem de kapalı bir şovenizme karşı bir uyarıdır: Kendi değerlerimizi yitirmeden evrensel ahlakla buluşabiliriz. Mehmet İzzet’in mefkûre (ülkü) etiği ve birey-toplum bağına dair çözümlemeleri ise ahlakın ne katıksız bireycilik ne de bireyi eritip yok eden bir kolektivizm olduğunu hatırlatır. Ahlak, bireyin sorumlulukla topluma ve insanlığa açılmasıdır. Bu miras bugün özellikle şunu öğretir: Evrensel değerler Batı’nın tekelinde değildir; adalet, merhamet ve insan onuru bizim kendi ahlaki-düşünsel geleneğimizde de temellendirilebilir. Gazze gibi krizleri okurken bu perspektif, hem ‘bizim acımız’ etrafında kapanan bir tikelciliğe hem de köksüz bir evrenselcilik iddiasına düşmeden, kökü olan bir evrenselliği mümkün kılar. Bu yönüyle söz konusu miras hâlâ diri ve yol göstericidir. Gökalp’in toplumsal kenetlenme ve kültür vurgusu ile Mehmet İzzet’in bireysel vicdan ve evrensel adalet vurgusunu sentezleyebildiğimiz ölçüde 21. yüzyılın karmaşık krizlerine karşı dirençli ve ahlaki bir toplum inşa edebiliriz.

E.Ö. Bir filozofun görevi nedir? Böylesi kriz dönemlerinde filozof yalnızca analiz mi yapmalı, yoksa kamu vicdanına seslenen bir entelektüel sorumluluk da üstlenmeli midir?

U.B. Filozofun görevi, hakikati aramaktır kriz dönemlerinde ise filozof, hakikati masada bırakmayıp kamu vicdanını harekete geçiren bir şahitlik ve ahlaki sorumluluk üstlenmelidir. Müslüman düşünce geleneğinde hikmet (felsefe), zihinsel bir entelektüel oyun veya dünyadan kopuk steril bir akademi faaliyeti değildir. İslam filozofları hikmeti “İnsanın, gücü yettiğince eşyanın hakikatini bilmesi ve eylemini bu bilgiye göre ahlakileştirmesi” (el-istikmâlü’n-nefs) olarak tanımlarlar. Dolayısıyla çağımızın bu büyük insani ve ahlaki krizleri karşısında bir filozofun rolü, sadece soğuk bir fildişi kulede analizle sınırlandırılamaz. Bugün Gazze’de, Doğu Türkistan’da veya küresel ölçekteki insani trajedilerde bir filozofun görevi sadece olayları tanımlamak değil kavramların içinin boşaltılmasına (örneğin “insan hakları”, “meşru müdafaa”, “terör” gibi kavramların zalimler tarafından manipüle edilmesine) karşı kavramsal bir mücadele yürütmektir. Güçlülerin diliyle değil hakikatin diliyle konuşarak zihinsel işgalleri kırmaktır. Bugünün dünyasında Müslüman bir düşünürün entelektüel sorumluluğu üç ana aşamadan oluşur. Birinci olarak zihinsel illüzyonları yıkmak: Batı merkezli egemen güçlerin “evrensel değerler” adı altında pazarladığı ikiyüzlü dili ve çifte standartları deşifre etmek. İkinci oalrak kayıtsızlığa karşı vicdanı uyandırmak: Algoritmaların ve tüketim kültürünün uyuşturduğu kitlelere, insan onurunu ve ilahi adaleti hatırlatarak toplumun uyuyan vicdanına sarsıcı sorular sormak. Üçüncü olarak alternatif bir adalet arayışı sunmak: Filozof sadece eleştirmekle kalmamalı gücü değil hakkı üstün tutmalı, insanı araç değil “mükerrem varlık” olarak görmeli nihayetinde yeni bir medeniyet ve insan hakları tasavvurunun teorik zeminini inşa etmeye çabalamalıdır.

Filozofun görevi yalnızca çözümleme değildir. Sokrates’ten bu yana felsefe, şehrin vicdanını dürten bir ‘at sineği’ olmuştur. Bağlılıktan yoksun bir analiz, çoğu zaman bir kaçış ve mazerete dönüşür analizden yoksun bir bağlılık ise propagandaya dönüşür. Hakikate sadık, ama sessiz kalmayan bir düşünceyi elde tutmalıyız. Edward Said’in ‘entelektüelin temsili’nde vurguladığı gibi aydının yeri iktidara hakikati söyleyebilmektir hem de bunu kabile sadakatiyle değil, hakikatin ve kırılganın yanında durarak söylemelidir. Kriz dönemlerinde filozofun kamu vicdanına bir söz borcu vardır ama bu söz, ölçülü, doğru ve cesur olmalıdır. Filozof, tarafların hepsinin insanlığını görebilen, kolay slogana teslim olmayan ama adaletsizlik karşısında da susmayan kişidir. Yani ne fildişi kulede seyirci ne de sürünün sesidir. Onun görevi, düşünmeyi ve vicdanı aynı anda diri tutmaktır.

E.Ö. Genç kuşaklarda sıkça gördüğümüz ‘hiçbir şey değişmez’ duygusu, ahlaki eylemi nasıl etkiliyor? Umutsuzluk, insanın etik sorumluluğunu ortadan kaldırabilir mi?

U.B. ‘Hiçbir şey değişmez’ duygusu, ahlaki bir felçtir ve gençlerde giderek yaygınlaşması ciddi bir tehlikedir. Ancak etik sorumluluğumuz, garantili sonuçlara bağlı değildir. Bir şeyi, işe yarayacağı kesin olduğu için değil doğru olduğu için yaparız. Bu hem Kant’ın ödev etiğinin hem de ahlakın ortak sezgisidir. Sonuç bizim elimizde olmayabilir ama tutum bizim elimizdedir. Umutsuzluk anlaşılırdır fakat ona bir alışkanlık gibi teslim olmak, kendi kendini gerçekleştiren bir yenilgidir. Gramsci’nin ifadesiyle, ‘aklın kötümserliği’ gerçekçiliğimizi beslesin ama ‘iradenin iyimserliği’ eylemimizi ayakta tutsun. Üstelik değişim, çoğu zaman görünmeyen küçük vicdan edimlerinin birikimiyle gelir. Umut, saf bir beklenti değildir bir pratiktir. Sorumluluğu ortadan kaldıran umutsuzluk değil umutsuzluğa teslimiyettir. Bugünün gençlerine söylenecek söz şudur: Dünyayı tek başına kurtaramazsın ama vicdanını diri tutarak dünyanın ahlaki dokusunu ayakta tutabilirsin.

E.Ö.  Savaşların en görünmeyen sonucu sizce nedir? Yıkılan şehirler mi, kaybolan nesiller mi, yoksa insanlığın ortak ahlak dilinin zedelenmesi mi?

U.B. En görünmez ve belki en kalıcı sonuç, insanlığın ortak ahlak dilinin zedelenmesidir. Yıkılan şehirler yeniden kurulabilir kaybolan nesillerin yası ne kadar ağır olsa da hafızada taşınabilir. Fakat ‘insan’, ‘masum’, ‘adalet’, ‘sivil’ gibi kelimeler ortak anlamını yitirdiğinde, yani bir tarafın çocuğu yas tutulmaya değer sayılıp öbürününki sayılmadığında, barışı kurmak için gereken ortak grameri de kaybederiz. Ahlak dili, farklı halkların birbirini yeniden insan olarak tanıyabilmesinin zeminidir o zemin çatladığında, savaş bittikten sonra bile barış mümkün olmaz. Kelimeler kirlendiğinde, hakikat de kirlenir. Katliam, ‘operasyon’, işgal ‘güvenlik’, çocuk ‘tehdit’ diye adlandırılmaya başlanır. Bu dilsel-ahlaki aşınma, enkazdan çok daha uzun ömürlüdür ve kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu yüzden savaşın en derin tahribatı taşta ve toprakta değil, insanın insana bakışında ve ortak vicdanın dilindedir. Onu onarmak, şehirleri onarmaktan çok daha zordur.

E.Ö. Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ kavramı bugün yeniden çok konuşuluyor. Sizce Gazze ve benzeri krizlerde asıl tehlike, kötülüğün sıradanlaşması mı, yoksa vicdanın sıradanlaşması mı?

U.B. Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ kavramının bugün asıl işaret ettiği şey, bana göre vicdanın sıradanlaşmasıdır. Arendt, Eichmann’da bir canavar değil, düşünmeyi bırakmış sıradan bir memur görmüştü kötülüğü mümkün kılan, esas olarak bu ‘düşüncesizlik’ti. Yani asıl tehlike, kötülüğü işleyen dev figürler değil muhakeme etmeyi, yargılamayı ve hissetmeyi bırakan sıradan insanların çokluğudur. Vicdan sıradanlaştığında yani prosedüre, alışkanlığa, ‘emir böyle’, ‘herkes yapıyor’ mantığına indirgendiğinde en büyük felaketlerin zemini hazırlanmış olur. Kötülüğün sıradanlaşması ile vicdanın sıradanlaşması aslında aynı sürecin iki yüzüdür. Kötülük, ancak vicdanlar sustuğunda ‘olağan’ hâle gelebilir. Bu yüzden panzehir, yargılama yetimizi yani neyin doğru neyin yanlış olduğunu düşünme ve hissetme kapasitemizi canlı tutmaktır. Arendt’in bize bıraktığı ödev, olağanüstü koşullarda bile ‘olağan’ bir vicdansızlığa teslim olmamaktır. Düşünmek, burada ahlaki bir direniş biçimidir.

E.Ö.  Eğer bundan elli yıl sonra bugünkü dönemi anlatacak bir ‘ahlak tarihi’ yazılacak olsaydı, sizce bu çağ hangi kavramla tanımlanırdı: güç, korku, kayıtsızlık, adalet arayışı, teknoloji, propaganda… Neden?

U.B. Korkarım ki bu çağ, ‘kayıtsızlık çağı’ olarak anılırdı daha da kesin bir ifadeyle, ‘her şeyi görüp giderek daha az hissetme’ paradoksuyla, yani tanıklığa rağmen kayıtsızlıkla tanımlanırdı. Çünkü hiçbir kuşak, acının bu kadar çok görüntüsüne sahip olmadı ve çoğu zaman hiçbir kuşak bu kadar çok görüp bu kadar az sarsılmadı. Teknoloji ve propaganda bu tablonun araçları, güç ve korku ise itici kuvvetleridir ama hepsinin buluştuğu ahlaki sonuç, duyarlılığın aşınmasıdır. Bununla birlikte, tarih henüz yazılmadı ve bu adlandırma kaderimiz değildir. Aynı çağ, pekâlâ ‘adalet arayışı çağı’ olarak da anılabilir bu, bugün bizim ne yapacağımıza bağlıdır. Elli yıl sonraki tarihçi, ya ‘gördüler ve sustular’ diye yazacak, ya da ‘gördüler ve vicdanlarını ayağa kaldırdılar’ diye yazacak. Hangi cümlenin yazılacağını belirleyen, tam da şu an gösterdiğimiz ya da esirgediğimiz merhamettir. Umudum, bu çağın kayıtsızlıkla değil yeniden dirilen bir adalet duyarlılığıyla hatırlanmasıdır.

E.Ö.  Son olarak, 7 Ekim’den bugüne yaşananları yalnızca siyasi değil, felsefi bir cümleyle özetlemenizi istesek; bugünün insanına hangi soruyu miras bırakmak isterdiniz?

U.B. Bu yılların bize bıraktığı en derin mesele şudur: Biz’den olmayanın insanlığını hâlâ tanıyabiliyor muyuz? Yaşananları felsefi bir cümleyle özetlersek çağımız, gözün her şeyi gördüğü ama kalbin giderek daha azını hissettiği bir sınavdır ve bu sınavın adı, ötekinin acısını gerçek sayabilme sınavıdır. Bugünün insanına bırakmak istediğim soru da budur: ‘Başkasının çocuğunun acısı, kendi çocuğumuzun acısı kadar gerçek mi bizim için?’ Bu soruya yalnızca sözde değil, eylemde de ‘evet’ diyebildiğimiz gün, iyileşmeye başlarız. Çünkü adalet, en nihayetinde, ötekinin acısını kendi acımız kadar ciddiye alabilme yetisidir. Merhamet evrenselleşmediği sürece, hiçbir barış kalıcı olmaz. Miras bırakmak istediğim bir cevap değil, diri tutulması gereken bir vicdan sorusudur çünkü asıl tehlike, yanlış cevaplar değil soruyu sormaktan büsbütün vazgeçmektir.

Doç. Dr. Ufuk BİRCAN Kimdir?

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü

E-posta: ufuk.bircan@gmail.com

ORCID: 0000-0003-0644-2769

1997 yılında Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun olan Ufuk Bircan, akademik kariyerine 1999-2001 yılları arasında Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak başlamıştır. 2001-2003 yılları arasında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimini tamamlayan Bircan, “Kierkegaard’ın Hegel Sistemindeki Aklı Eleştirisi” başlıklı çalışmasıyla yüksek lisans derecesini almıştır.

2003-2009 yılları arasında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı’nda doktora eğitimini tamamlayan Bircan, “Michel Foucault’ta Özne Tarihinin Yeniden Okunuşu” başlıklı teziyle doktor unvanını kazanmıştır. 2023 yılında doçent unvanını alan Bircan, akademik çalışmalarını modern ve çağdaş felsefe ekseninde sürdürmektedir.

Hâlen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde görev yapmakta olan Doç. Dr. Ufuk Bircan; varoluşçuluk, Kierkegaard düşüncesi, yapısalcılık ve postyapısalcılık, göstergebilim, mantık ve özgürlük felsefesi alanlarında lisans ve lisansüstü dersler vermektedir. Çalışmaları özellikle özne, iktidar ve modern düşünce bağlamında yoğunlaşmaktadır.